İçeriğe geç

Gölgedeki izler

Bölüm 1 · 14 dk okuma

Gölgedeki izler

Bölüm 1

Zümrüt Bir Basamak

Şöhret kulağa ne kadar şatafatlı geliyor, değil mi? O "bitmez" dediğiniz ne paraymış... "Dünyayı aldılar, hâlâ doymadılar," diye yapılan boy boy magazin haberleri artık sadece bir rüya gibi geliyor. O bitmek bilmez para ve şöhret bir anda bitti. Işıklar söndüğünde, alkışlar kesildiğinde ve o devasa kapılar yüzüme kapandığında anladım: Aslında sahip olduğum her şey kumdan bir kaleymiş. Her şey gerçek olamayacak kadar yalan, yalan olamayacak kadar da gerçekti. Kim bilebilirdi ki bunca yaşananın arkasında birinin parmağı olduğunu? Kim bilebilirdi ki bu kumpası düzenleyenlerin en yakınımızdakiler olduğunu?

Yaşananları size kısaca özetleyeyim. Ailemizin bir ilaç şirketi var. İçeride ne dolaplar dönüyor, az çok biliyorum. Beni ve kız kardeşim Melsa'yı şirketten ve üretilen ilaçlardan hep uzak tuttular. Yirmi yıllık hayatımda o binaya sadece üç kere gitmişimdir. Psikoloji ilaçlarını biz yapıyoruz, geri kalan her şeyi ise babamın ortağı Cengiz Altun hallediyor. Şimdi soracaksınız; madem şirketin sahibi sizsiniz, neden çoğunluk sizde değil? Çünkü daha önce ortaklık yaptığımız birkaç şirket, psikoloji ilaçlarına uyuşturucu katıyordu. Bunu öğrendiğimizde tüm magazinler bu haberle çalkalanıyordu: "İlaçlarına uyuşturucu katarak tedavi yaptıklarını sanırlarken katil oldular!" İşte bu yüzden psikoloji ilaçlarını biz devralmıştık. Ancak Zümrüt Holdingin artık ne yarısı bizimdi ne de çeyreği; iflas etmiştik. Bu süreçte babamın "yakınım" dediği kimse bize elini uzatmamıştı. Harun Çelik yok sayılmıştı. Babam yok sayılmıştı ve tüm emekleri çalınmıştı. Babaannemin mirası, hatta onun adı bile yok sayılmıştı.

Yol boyunca kulaklığımla müzik dinlemiş ve kitap okumuştum. Nereye gittiğimize dair bir bilgim yoktu; sadece yeni bir eve ve yeni bir hayata doğru yol aldığımızı biliyordum. Gittiğimiz yerde üniversite veya kardeşim için bir lise var mıydı, bilmiyordum. Burada tek bir dostum bile yoktu, zaten eski dostluklarım da kalmamıştı. Daha iflas ettiğimizi bile öğrenmeden her yerden engel yemiştim. Sadece biri, çocukken parkta tanıştığım o kız, İnci Kıra... Tek o yanımdaydı. "Liseden kalma dostluklar elbet son bulur," derlerdi; o zamanlar inanmazdım. Beni gerçekten karakterim için sevdiklerini düşünürdüm ama yanılmıştım.

Annem Handan Çelik ile her zaman gurur duydum. Hiçbir zaman parayı bir araç olarak kullanarak bir yerlere gelmeye çalışmadı. Kendisi eski bir mankendi ama bize her zaman şefkati, nazik olmayı ve kendi ayaklarımızın üzerinde durmamız gerektiğini öğretti. "Baba parasıyla bir yere gelemezsiniz," sözü onun dilinden düşmezdi. Hayatın gerçekliğini ve emeğin kıymetini bize daha çocukken aşılamıştı. Ancak bugün arkama dönüp baktığımda, bu sözlerin sadece benim aklımda yer ettiğini, sadece benim ruhuma işlediğini görüyorum. Melsa için bu sözler sanki rüzgarda savrulan boş kelimelerden ibaretti. Yol boyu söylenmiş ve içinde bulunduğumuz durumdan dolayı bizi suçlamıştı. Sanki bu kumpası biz kurmuşuz, sanki babamın emeklerini biz ellerimizle başkalarına teslim etmişiz gibi her dakika ayrı bir nefret cümlesi kuruyordu: "Siz ortakların yaptığı şeyleri polise söyleyip içeriye tıktırmasaydınız şu an zengindik, düştüğümüz duruma bak!"

Araba yavaşladığında merakla dışarıyı süzdüm. Tabelalar Bursa sınırlarına girdiğimizi fısıldıyordu ama karşımda uzanan bu eşsiz manzara, bildiğim Bursa karelerinden çok farklıydı. İstanbul'daki o soğuk ve gösterişli malikanemize hiç benzemeyen, bambaşka bir ruhu vardı buranın. Etrafımızdaki yapıların çoğunluğu zamana yenik düşmüş, duvarları çatlamış, boyaları deniz tuzuyla kavrulup dökülmüş, adeta yorgun binalardan ibaretti. Ancak bu yıkık dökük halin içinde bile, İstanbul'un o sahte parıltısında bulamadığım ham ve büyüleyici bir güzellik gizliydi. Şatafatlı evler yoktu belki ama her çatlağın anlattığı, her dökülen boyanın sakladığı gerçek bir hikaye vardı. Yol biraz daha ilerlediğinde, tam deniz kıyısında duran o mütevazı ama huzur veren evle karşılaştık. İstanbul'daki o devasa taş yığınlarının aksine, bu ev sanki denizin bir parçası gibiydi. Bahçe girişindeki tabelada babamın ismini gördüğümde içimde garip bir sızı oluştu. Yeni evimiz artık burasıydı. Babam, koca imparatorluğunu geride bırakıp bu küçük eve sığınmayı seçmişti.

Melsa'nın yüzündeki ifadeyi görmemek ise imkansızdı. Dudaklarını büzmüş, kaşlarını çatmıştı; burayı sevmediği, hatta buradan nefret ettiği her halinden belli oluyordu. Onun için bu ev, bir yuvadan ziyade içine hapsedildiği bir kafesti. Ancak benim için o tabelada parlayan isim, her şeye rağmen onurumuzun hâlâ ayakta olduğunu gösteren en gerçek kanıttı.

Babam arabayı durdurdu ama kontağı hemen kapatmadı; ellerini direksiyondan çekmiyordu, sanki ellerini çekerse her şey bitecek gibi duruyordu. Sessizliği bozan şey Melsa'nın bağırışı oldu.

"Şaka mı bu?" dedi pencereden eve bakarken. "Harun Çelik'in kızı olarak bu harabede mi yaşayacağım ben?" Babam yavaşça kafasını çevirdi; bakışları o kadar yorgundu ki Melsa'nın öfkesi çocukça kalıyordu.

"Burası bizim evimiz Melsa," dedi babam. Sesi o kadar yorgun çıkıyordu ki bir haftadır doğru düzgün uyuduğunu sanmıyordum. "Güvende olacağımız tek yer burası."

"Güvenli mi? Baba, burada internet bile çekmiyordur!" Melsa kapıyı sertçe açıp dışarı fırladı. "Benim hayatım İstanbul'da kaldı. Siz o herifleri ele verip kahramanlık yaparken benim geleceğimi çöpe attınız!"

Annem dayanamayıp söze girdi. Sesi her zamanki gibi nazik ama bir o kadar da sertti: "Geleceğin, insanların hayatını karartan o ilaçların parasıyla kurulacaksa, varsın o gelecek hiç olmasın Melsa. Kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğreneceksiniz. Hepimiz öğreneceğiz."

Melsa anneme bakıp sinir bozucu bir kahkaha attı. "Senin o mankenlik yıllarındaki asaletine burada sadece balıkçılar hayran kalır anne, biz değil!"

Melsa bavulunu kapıp bahçe kapısını sertçe açtı ve içeri daldı. Babam kafasını direksiyona yasladı; belli ki zihninde bir türlü susturamadığı derin düşünceler vardı. Desteğimi hissettirmek için elimi usulca omzuna koydum. "Burası İstanbul'dan daha güzel baba, hem bak tam deniz kıyısında," diye mırıldandım.

Babam elimi tuttu ve gözlerini sıkıca kapattı. "Yalanlar dışarıda kalır mı bilmem kızım," dedi fısıltıyla. "Ama sırlar her zaman seninle gelir." Arabadan inip babamı ve annemi arkamda bıraktığımda denizden esen sert rüzgar saçlarımı savurdu. Bahçeye adım attığımda, ayaklarımın altındaki yabani otların hışırtısı buranın ne kadar uzun süredir sahipsiz kaldığını haykırıyordu. Boyası dökülmüş ahşap kapının önüne geldiğimde duraksadım. Babam ve annem ardımdan gelerek anahtarı ahşap kapıya soktu. Metalden çıkan paslı sesler kulaklarımı acıtırken kapı açıldı. İçeriden gelen koku, karanlık geçmişimize benzerdi; rutubet ve nem kokusu tüm evi sarmış, her yer toz içindeydi.

"Işıkları açma," dedi babam bir şeylerden rahatsız gibi. "Perdeleri kapatalım hemen, geldiğimizi bilmelerine gerek yok."

Melsa kendinden beklenmeyecek şekilde önden girdi içeri. Etraf zifiri karanlıktı, nereye gittiğini anlamam güçtü ama ani bir çığlıkla karşımdaki odaya girdiğini anladım. "Burada dev gibi bir örümcek var! Anne, ben burada bir saniye bile duramam!" Annem hiçbir şey demeden içeri girdi. Çantasından çıkardığı küçük bir fenerle yolu aydınlatırken ışık hüzmesi toz zerrelerinin havada dans edişini gösteriyordu.

Işık duvarda asılı duran eski bir fotoğrafa çarptığında durdum. Siyah beyaz, kenarları sararmış bir fotoğraftı bu. Babam henüz çok gençken yanında tanıdık bir yüz vardı ama çıkaramadım; babamla birlikte bu evin önünde duruyordu. Ama fotoğrafta bir gariplik vardı; babamın yüzü neşeyle gülerken yanındaki adamın elinde tuhaf, metal bir çanta vardı. Babam fenerin ışığını hemen o fotoğraftan kaçırdı.

"Eşyaları taşımaya başlayalım," dedi sertçe. "Vakit kaybediyoruz."

Kendi kolilerimi ve valizimi yukarı çıkarmıştım. Odaları gezerken içinde babaannemin fotoğrafları ile dolu bir oda gördüm; öyle güzel bir odaydı ki etkilenmemek elde değildi. Eşyalarımı yerleştirmek için valizimle birlikte içeri girdim. Zümrüt yeşili duvarları ve bej rengi dolaplarıyla tam babaannemin ruhunu yansıtan, huzur dolu bir odaydı.

Valizimi kapı eşiğine bırakıp odayı incelemeye başladığımda, kendimi Zümrüt Çelik'in ruhuna hapsolmuş bir ruh gibi hissetmeye başlamıştım. Odanın her köşesinde ayrı bir kuş amblemi ve renk renk çiçek desenleri vardı. Babaannemle zevklerimiz hep aynıydı; genelde elbiselerimi o seçerdi zaten. Dolapların kapağını açtığımda sanki onun o zarif dokunuşunu hâlâ üzerinde taşıyan kıyafetlerin kokusu burnuma geldi. Seçtiği her elbise, odayı süsleyen bu kuşlar ve çiçekler gibi hayat doluydu. Kendi kıyafetlerimi onun seçtiği elbiselerin yanına asarken zevklerimizin bu kadar örtüşmesinin tesadüf olmadığını bir kez daha anladım. O zümrüt yeşili duvarların arasında onun ruhuyla benimki birbirine karışmış gibiydi; sanki o an orada, hemen yanımda durmuş, yeni yerleştiğim bu odada bana rehberlik ediyordu. Bu anlık huzurum eşikten gelen ayak sesleri ile son buldu. Melsa bu odayı keşfetmiş, adeta büyülenmiş gibi etrafta gezdirdiği gözlerini bir anda üzerime çevirdi. Burada bulunmam onu rahatsız ediyor olacaktı ki o memnun ifadesi bir anda soldu; yerini kasvetli ve sinir bozucu bir sırıtış aldı.

Odanın o zümrüt yeşili huzuru Melsa'nın zehirli bakışlarıyla bir anda dağılıverdi. Az önce kendimi içinde bulduğum o sıcak ruh, kuşların kanat çırpışlarıyla sıcak ülkelere göç etmişti. Geride sadece kıştan kalma bir ayaz ve o eşikte dikilen karanlık Silüet kalmıştı. Zümrüt Çelik'in asil ruhuyla harmanlanan bu nadide oda, bir anda Melsa'nın kasvetli ve sinir bozucu sırıtışıyla kirlenmişti adeta. Oysa ne kadar da muazzamdı babaannemin zevkiyle bezenmiş o kuş amblemleri ve her biri ayrı bir hikaye anlatan renk renk çiçek desenleri... Şimdi ise sanki hepsi Melsa'nın o memnuniyetini yitirmiş ifadesi karşısında boyunlarını bükmüştü.

Melsa kapı pervazına yaslanmış, hayran bakışlarla odayı incelemeye devam ederken ben de elbiselerimi katlamaya devam ettim.

"Bu oda sanki babaannem buradaymış gibi hissettiriyor," diye mırıldandı. Odada bu kadar uzun süre oyalanma nedenini elbette biliyordum ama bu odayı ona vermek gibi bir niyetim yoktu. Babaannem benim sığınağımdı. Babaannem beni her şeyden çok severdi, dizinin dibinden ayırmazdı hiç. "Burası senin mülkün, senin kalbin olacak," derdi. Vefat etmeden önce o mahir elleriyle ilmek ilmek işlediği, ruhundan parça kattığı ne kadar eşyası varsa hepsini bana hediye etmişti. Satın aldığı, vitrinleri süsleyen o hazır ve ruhsuz ürünleri ise Melsa'ya bırakmıştı. O zaman bile benim paranın sahte ışıltısına değil; emeğe, ince işçiliğe ve insanın kalbine dokunan o derin sızıya kıymet verdiğimi bilirdi. Melsa'nın bakışları camların üzerindeki kabartmalı kuş figürlerinde nefretle geziniyordu.

Onun gözünde bu oda şan, şöhret ve gösterişten başka bir şey değildi; biliyordum. Ama ben bu eve, bu odaya bakınca küllerinden yeniden doğmayı bekleyen imparatorluğumuzun küllerini görüyordum. O zehirli sırıtışını tekrar yüzüne yerleştirip bana doğru bir adım attı.

Bu sırada içeriye giren annemle bakışları bir anda dondu. Yine istediği olmamıştı. Bu durum onu fazlasıyla öfkelendirse de elinden gelen hiçbir şey olmadığını en iyi o biliyordu. Annem odayı baştan sona süzdü. Ardından gözleri Melsa'yı buldu.

"Kızım, sen hâlâ yerleşmedin mi? Baban aşağıda tek başına kolileri taşıyor. Hadi eşyalarını al da millete iş çıkarma." Melsa'nın parmakları kasılmaktan beyazlamış, elleri yumruk hâline gelmişti. Yan taraftaki o küçücük, rutubet kokan odayı istemiyordu. Ama orada kalmaya mecbur olduğunu o da biliyordu. Bu yüzden tek kelime etmeden yanımızdan ayrıldı ve sessiz adımlarla aşağı indi.

Bursa'ya geleli yaklaşık beş saat olmuştu. Ben çoktan odama yerleşmiş, evdekilere yardım etmeye başlamıştım. Melsa'nın odası, yerleştirdiğimiz süslü eşyalar sayesinde daha şık bir hâl almıştı. Yine de odanın içine sinmiş rutubet kokusu kaybolmuyordu. Bunun için camı açmış, kendi hava temizleyicimi ona vermiş ve içine birkaç damla lavanta kokusu eklemiştim.

Melsa uzun bir süre odanın içinde dolaşmış, birbirinden farklı Chanel parfümlerini odanın köşesindeki devasa rafa özenle yerleştirmişti. Hava temizleyicisini çalıştırdığım anda bana döndü. "Bu lavanta mı?" diye sordu merakla. Cihaza yaklaşırken yanındaki lavanta şişesini eline almıştı.

Başımı hafifçe salladım. "Odadaki kokuyu bastırır diye düşünmüştüm." Melsa elindeki lavanta şişesine kısa bir süre baktıktan sonra kapağını açıp kokladı. O sert yüz ifadesi bir anlığına yumuşamış gibiydi.

"güzelmiş" dedi arkasını dönüp odadan çıkmadan önce bir dakika bir dakika ben melsa ile ilk defa kavga etmeden insan gibi konuşmuştum bunun gerçekliğini bir süre sorgulasam iyi olur. İçeriden kopan çığlık sesi ile bu düşüncelerden kurtulmam bir oldu , Aşağı indiğimde melsa merdivenin sonunda oturuyor annem telaş ile melsayı soru yağmuruna tutarken babam şoktaydı.

Harun Çelik 1980

"Sekiz, dokuz, on! Önüm, arkam, sağım, solum sobe! Saklanmayan ebe!" Gözlerimi gömüldüğüm zümrüt yeşili duvardan çekip arkamı döndüm. Evin içi loş, dışarıda ise ihtilalin o tekinsiz, sessiz havası vardı. Annem Zümrüt, mutfakta akşam yemeği hazırlıyordu ama kafası televizyondaki haberlerdeydi. Babam ise alt kattaki çalışma odasında, o gün İstanbul'dan gelen ortağı Özgür ince ile kilitli kapılar ardında fısıldaşıyordu.

Aslı kıkırdadı. Sesi yukarıdan, o dik ahşap merdivenlerin tepesinden gelmişti. Beş yaşındaki bir çocuğun saklanmayı beceremeyen o saf, tatlı neşesiyle bana ipucu veriyordu.

"Aslııı, sesini duydum! Geliyorum!" diye seslendim. Amacım yukarı çıkıp onu bulmak, sonra da oyunu bitirip babamın misafirinin getirdiği o esrarengiz şeyi incelemekti.

Özgür amca eve girerken elinde sımsıkı tuttuğu, parıl parıl parlayan o metal çantayı görmüştüm. Holdeki masanın üzerine bırakmışlardı. Kenarı hafifçe aralık kalmıştı ve içeride ne olduğunu deli gibi merak ediyordum. Belki yeni ilaç formülleri, belki de o dönem herkesin fısıldadığı o gizli evraklar... On iki yaşındaki merakım, o an her şeyin önündeydi.

Merdivenleri ikişer ikişer tırmanmaya başladım. Tam ortasına geldiğimde Aslı merdiven başındaki trabzanların arasından bana bakıp dil çıkardı. Kıvırcık saçları iki yana sallanıyordu.

"Ebeleyemezsin ki!" dedi ve odasına doğru koşmaya yeltendi.

"Aslı, dur, koşma düşeceksin!" diye bağırdım ama aklım hâlâ aşağıda, masanın üzerindeki o metal çantadaydı. Çalışma odasının kapısı aralandı, içeriden babamla özgür amca,nın sertleşen sesleri yükseldi. Bir kavgaydı bu. Ne dediklerini duymak için kulak kabarttım, adımlarım merdivenin tam ortasında yavaşladı.

Aslı, onunla ilgilenmediğimi fark edince geri döndü. Merdivenin en üst basamağına kadar gelip hırkamın eteğinden çekiştirmeye başladı. "Abi hadi ama, oynamıyor musun? Sıkıldım ben!"

"Bırak Aslı, dur bir dakika," dedim gözlerimi aşağıya, holdeki masaya dikerek.

"Hayır, oyna benimle!" diye ısrar etti, daha sert asıldı hırkama. Küçük ayakları, cilası henüz kurumuş o kaygan ahşap basamağın tam ucundaydı.

Aşağıdaki fısıltılar şiddetlendi. Kaçırmamak gerekiyordu. Dikkatimi dağıtan, beni çekiştiren o küçük ellerden, o çocuksu mızmızlanmadan bir anlık öfkeyle kurtulmak istedim. Sadece beni serbest bıraksın, biraz sussun istemiştim.

Kolumu hızla geriye doğru çektim ve onu göğsünden geriye doğru, sertçe ittim. "Bırak dedim sana!"

Sadece beş yaşındaydı. Benim on iki yaşındaki gücüm, onun o minik bedeninin dengesini altüst etmeye yetti.

Aslı'nın gözleri bir anlığına kocaman açıldı. İçinde ne nefret vardı ne öfke; sadece büyük bir şaşkınlık ve korku. Havayı yırtan, kulaklarımı ömrüm boyunca terk etmeyecek olan o kısa, tiz çığlık koptu dudaklarından.

Sonra o ses başladı.

Güm. Pat. Güm.

Küçük bedeni dik merdivenlerden aşağıya, basamaklara çarpa çarpa yuvarlanıyordu. Durdurmak için elimi uzattım ama çok geçti. Parmaklarım sadece havayı yakalayabildi. Zaman yavaşladı, sanki her bir basamağa çarpışı asırlar sürdü.

En alt basamaktan da kaydı ve holün o sert, taş zeminine düştü. Tam masanın altına... O gizemli, metal çantanın hemen yanına.

Evin içindeki tüm sesler bıçakla kesilir gibi sustu. Ben merdivenin ortasında, elim havada, nefes almayı unutmuş şekilde donakaldım.

Mutfaktan bir hışırtı koptu. Annem Zümrüt'ün elindeki porselen tabak yere düşüp bin bir parçaya ayrıldı. Koşarak hole geldi. Aslı'nın yanına çöktü, onu omuzlarından sarsmaya çalıştı. Ama Aslı uyanmıyordu. Başından sızan o sıcak, koyu kırmızı kan, masanın ayağına ve Özgür amcanın çok merak ettiğim metal çantasının gri yüzeyine bulaşıyordu.

Annem başını yavaşça yukarı kaldırdı. Ağlamıyordu bile; yüzünde donmuş, ölmekten daha beter bir ifade vardı. Bakışları merdivenin ortasında titreyen beni buldu. Elime baktı. Az önce kız kardeşini iten o katil elime... Gerçeği o an, tek bir bakışla anladı.

Aşağıda kıyamet koparken, özgür amca panikle masanın altındaki kanlı çantayı kavradı. "Polis gelmeden gitmeliyim, bu çanta burada kalamaz!" diye soludu. Babam ise akıl sağlığını yitirmiş gibiydi. Gözyaşları içinde, elindeki eski fotoğraf makinesini kaldırdı. Ortaklığın, suçun ve ölümün belgesi olsun ister gibi, özgür amca kapıdan çıkarken o kanlı çantayla son bir fotoğrafını çekti. O gece, Bursa'nın o dar ve karanlık sokaklarında ambulans sirenleri değil, ihtilalin askeri araçlarının sesleri yankılanıyor. Babamla Özgür İnce, kucağına aldıkları kız kardeşimin o hareketsiz, minik bedenini arabanın arka koltuğuna alelacele yatırıyorlar. Tam şu an arabanın en köşesine büzülmüş durumdayım. Katil bir hayalet gibi ellerime bakıyorum. Kimse bana tek bir kelime bile etmiyor; ne bir azarlama var ne de bir soru... İşte bu korkunç sessizlik beni diri diri gömüyor.

Devlet hastanesinin o soğuk, kasvetli ve iyot kokan koridoruna adım attığımız an zaman büsbütün duruyor. Yeşil boyaları dökülmüş, loş ışıkların altında titreyen o uzun koridor, günahlarımın sergilendiği bir mahkeme salonu gibi önümde uzanıyor. Aslı'yı alelacele o beyaz, çift kanatlı kapının ardındaki acil müdahale odasına alıyorlar. O devasa kapılar yüzümüze kapandığı an, içeriden gelen metal alet sesleri kulaklarımı tırmalamaya başlıyor.

Annem Zümrüt, koridordaki o rahatsız demir sandalyelerden birine çöküyor. Üzerindeki o zarif mutfak önlüğünde hâlâ un izleri var ve tam ortasında, Aslı'yı kucakladığında bulaşan o taze, koyu kırmızı kan lekesi büyüyor. Başını ellerinin arasına alıyor. Ağlamıyor, tek bir damla gözyaşı bile dökmüyor. O asil, dik duruşu gitmiş, yerine buzdan bir heykel gelmiş gibi.

Yavaşça ona doğru bir adım atıyorum. On iki yaşındaki bir çocuğun çaresizliğiyle, "Anne..." diye fısıldıyorum. Sadece bana sarılmasını, "Geçecek" demesini, beni bu karanlıktan çekip çıkarmasını istiyorum.

Annem başını kaldırıyor. O zümrüt yeşili gözleri doğrudan benim gözlerimin içine dikiliyor. O bakışta ne şefkat var ne de bir anne sıcaklığı... Sadece dipsiz, karanlık bir nefret ve bir daha asla tamir edilemeyecek bir kırgınlık görüyorum. Tek bir kelime bile etmiyor. Ama o suskunluğuyla ruhuma öyle bir mühür vuruyor ki, o an orada ölmek istiyorum. Beni polise ihbar etmeyeceğini, ailemizin adını korumak için bu sırrı yutacağını ama beni bir daha Bakışlarını benden tiksinir gibi hızla kaçırıp tekrar kapıya dönüyor.

Babam ise koridorun diğer ucunda, Özgür İnce ile fısıldaşıyor. Özgür Amca'nın elinde hâlâ o uğursuz metal çanta var. Hastaneye bile o çantayla gelmiş, bir an olsun yanından ayırmıyor.

"Raporu halletmemiz lazım Harun," diye fısıldıyor Özgür İnce, sesindeki panik duvarlara çarpıp bana kadar geliyor. "Bu durum duyulursa şubedeki müfettişler eve gelir. Ev aranırsa o ilaçların formülleri de, bu çantadakiler de patlar. Hepimiz hapislerde çürürüz. Çocuğun ayağı kaydı, merdivenden düştü diyeceğiz. Başka yolu yok."

Babam saçlarını geriye doğru tarıyor, elleri zangır zangır titriyor. Gözleri bir anlığına koridorun ortasında tek başına titreyen beni buluyor. Kendi canından olan kızının katili, hemen karşılarında duruyor. Ama o, ailesini ve o lanetli şirketi kurtarmak için adaleti satmayı seçiyor. Başını çaresizce sallıyor. "Tamam," diye fısıldıyor, "Kaza diyeceğiz."

Korkak adımlarla koridorun en köşesindeki o pencereli duvara doğru yürüyorum. Alnımı o buz gibi soğuk cama yaslıyorum. Dışarıda Bursa'nın ayazı var, denizden esen rüzgar hastanenin eski pencerelerini sarsıyor. İçimdeki o çocuksu merak, o metal çantaya duyduğum o aptalca ilgi şu saniye yok oluyor, yerini ömür boyu taşıyacağım bir ceset torbasına bırakıyor.

Birkaç saat sonra o beyaz kapı yavaşça açılıyor. Doktorun yüzündeki o yorgun ve çaresiz ifadeyi gördüğüm an, Aslı'nın o güzel kıvırcık saçlarını bir daha asla okşayamayacağımı anlıyorum. Annemin koridorda yankılanan o sessiz, derinden gelen hıçkırığı ilk defa tam şu an kopuyor.

Kız kardeşim öldü onu ben öldürdüm. Ve bu hastane koridorunda, tıpraporlarına "merdivenden düşme" olarak geçecek olan o devasa yalan, bizimilk büyük sırrımız olarak tarihe gömülüyor. Annem beni koruyor ama tam şu an benikendi kalbinden sürgün ediyor. Yüzüme her baktığında Aslı'nın katilini görecek. Beni hiç affetmeyecekti

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.