Bölüm 3: Paslı Gerçekler
Saat tam yediye yaklaşırken, Sanayi Mahallesi'nin ıssız ve loş sokaklarında adımlarım yankılanıyordu. Sokak lambalarının çoğu kırıktı, sağlam olanlar ise etrafa cılız, turuncu bir ışık saçıyordu. 12. Sokak'a döndüğümde, mideme koca bir taş oturmuş gibi hissettim. No: 4; eski, kepenkleri yarıya kadar inik, terk edilmiş bir oto tamirhanesiydi. Havada ağır bir motor yağı ve pas kokusu vardı.
"Bunu hayallerim için yapıyorum," diye fısıldadım kendi kendime. Derin bir nefes alıp paslı demir kapıyı araladım. Menteşelerden çıkan acı gıcırtı, içerideki ölümcül sessizliği bıçak gibi kesti.
İçerisi dışarıdan daha karanlıktı. Tavandan sarkan tek bir florasan lamba, mekanın sadece ortasını aydınlatıyordu. Etrafta eski araba parçaları, üst üste yığılmış lastikler ve metal variller vardı. Kimse görünmüyordu.
"Geldin," dedi karanlığın içinden gelen o tanıdık, tok ses.
Sıçradım. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken, Demir yavaş adımlarla ışığın altına doğru yürüdü. Üzerinde dünkü gibi pahalı kıyafetler değil, siyah salaş bir tişört ve deri bir ceket vardı. Okuldaki o etrafı kalabalık, ulaşılmaz kral silüetinden eser yoktu; burada, bu döküntü mekanda daha yırtıcı, daha tehlikeli görünüyordu.
"Beni buraya neden çağırdın?" Sesim beklediğimden daha gür çıkmıştı. "Ödev falan olmadığını ikimiz de biliyoruz."
Demir hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme gözlerine ulaşmadı. Yanında durduğu metal varilden uzaklaşıp bana doğru birkaç adım attı. Aramızda sadece birkaç metre kalana kadar durmadı.
"Cesur olduğunu düşünmüştüm," dedi başını hafifçe yana eğerek. "Ama buraya kadar tek başına gelmen... Bu cesaret değil, aptallık."
"Okuldaki notlarım senin çocukça egondan daha önemli," diyerek çenemi dikleştirdim. "Benden ne istiyorsun Demir? Ne istiyorsun da beni buraya kadar sürükledin?"
Omuz silkti. "Sadece sınırlarını merak ettim. Okuldaki herkes bana boyun eğerken, senin o gün koridorda gözlerimin içine baka baka konuşman... Sinir bozucuydu." Bir adım daha yaklaştı. Şimdi o kadar yakındı ki, üzerindeki hafif parfüm kokusuyla karışık o metalik kokuyu alabiliyordum. "İnsanların zayıf noktalarını bulmayı severim. Seninki belli ki o çok değer verdiğin akademik başarın. Hayallerin."
"Onlara dokunamazsın," diye fısıldadım. Geri adım atmamaya kararlıydım.
"Dokunursam ne yaparsın?" diye sordu, sesi bir meydan okumaydı. Eğilip yüzünü yüzüme hizaladı. Gözlerindeki karanlık o an için o kadar derindi ki, bir an nefes almayı unuttum. "Bana savaş mı açarsın? Benim dünyamda, benim kurallarımla hayatta kalamazsın."
"Senin dünyan burası mı?" diye sordum alaycı bir tavırla, etraftaki paslı metal yığınlarını işaret ederek.
Beklenmedik bir şekilde, bu sözüm yüzündeki o alaycı ifadeyi sildi. Gözlerinde anlık, çok hızlı geçip giden bir öfke—belki de yaralanmışlık—belirdi. O meşhur duvarında küçücük bir çatlak görmüştüm sanki.
Bir an için aramızdaki o gerilim şekil değiştirdi. Sadece ezen ve ezilen değil, karanlıkta birbirinin gözlerinin içine bakan iki insan gibiydik. Ama o an çok kısa sürdü. Demir aniden geri çekildi, yüzüne o bildik, soğuk maskesini taktı.
"Bu gecelik bu kadar oyun yeter," dedi arkasını dönüp karanlığa doğru yürürken. "Pazartesi günü hoca sana yeni bir proje ödevi verecek. Notunu sıfırlamadım. Ama unutma..." Başını omzunun üzerinden hafifçe bana doğru çevirdi. "Bu hikayede kuralları hâlâ ben koyuyorum. Ve sen, sadece benim izin verdiğim kadar güvendesin."
O, deponun arka tarafındaki karanlıkta kaybolurken, yerimde öylece kalakaldım. Ellerim titriyordu ama bu kez sadece korkudan değildi. Bu savaşın sandığımdan çok daha karmaşık ve tehlikeli olacağını o an, o pas kokulu deponun ortasında kesin olarak anlamıştım.