İçeriğe geç

Gölgede Kalan Ruh

Bölüm 2 · 17 dk okuma

Gölgede Kalan Ruh

Bölüm 2

1.BÖLÜM

Sabah güneşi, incecik ağaç yapraklarının arasından usulca süzülerek ormanın derinliklerine doğru uzanıyordu. Huzurun ve dinginliğin hüküm sürdüğü bu yerde, yaprakların hafif hışırtısı ve kuşların tatlı cıvıltısı dışında hiçbir ses yoktu. Hava, taze çiçek kokuları ve nemli toprak kokusuyla doluydu.

Ormanın kalbinde, parlak ciltleriyle adeta ışık saçan Ayelari halkı uyanıyordu. Onlar, doğanın nazik bekçileri, yaralarını iyileştiren, kalpleri şefkatle dolduran şifacı perilerdi. Göz kamaştıran güzellikleri, yumuşak gülümsemeleri etraflarına sıcaklık yayıyordu.

Elira, sabah ışığının altında derin bir nefes aldı. Bugün, ormanın sessizliğinde yeni bir günün umutlarını taşıyordu.

Elira’nın teninde sabahın ilk ışıkları adeta küçük yıldızlar gibi parıldayan altın sarısı bir ışıltı bırakıyordu. Uzun, dalgalı sarı saçları ormanın yeşiliyle uyum içinde, hafif esen rüzgarla dans ediyordu. Parlak ve pürüzsüz cildi, etrafına yumuşak bir ışık halesi yayıyor, onun varlığı adeta ormanın kendisiyle bütünleşmiş bir mucize gibi görünüyordu.

Ormanın içindeki çiçeklerle bezenmiş küçük kulübede, diğer peri dostları da uyanmaya başlamıştı. Her biri, doğayla kurdukları derin bağ sayesinde iyileştirici güçlere sahipti; dokundukları yerde açan çiçekler, akan sulara can veren nektarlar onlarındı. Ellerinden çıkan ışıltılarla bitkiler daha hızlı büyür, hayvanlar daha çabuk iyileşirdi.

Elira’nın gözleri, ormanın içindeki derin göle doğru çevrildi. Gölde yansıyan sabah ışıkları, sanki sihirle boyanmış gibiydi.

Kulübeden dışarı adım attığında, ormanın taze kokusu ve hafif serinliği içine doldu. Ağaçlarla çevrili göle doğru naif adımlarını attı. Yumuşak yosunların üzerinde çıplak ayaklarıyla yürürken, yanından geçen küçük kelebekler ve minik orman yaratıkları ona dostça bakıyordu. Burada, her canlı birbiriyle uyum içinde yaşıyor, sevgi ve şefkatle birbirlerini koruyordu.

Elira’nın elbisesi, vücudunu ince bir ikinci deri gibi saran ama sert değil, akışkan dokulu bir kumaştandı. Kumaş, Ayelari halkının “ay tozu dokuması” dediği, gece çiğlerinden dokunan özel bir iplikle hazırlanmıştı—bu yüzden elbise hem satenin ışıltısına sahipti hem de tül kadar hafifti.

Elbise gece mavisiyle zümrüt yeşilinin arasında, değişken bir renkteydi. Işığın geliş açısına göre bazen lacivert gibi koyulaşıyor, bazen yosun yeşiline dönüyordu. Elira yürüdükçe kumaş dalgalanıyor, parıltılar sanki üzerindeki yıldız tozlarıymış gibi kıpırdanıyordu.

Omuzlar, biraz yukarıda ve keskin çizgilerle şekillendirilmişti; sanki zırh gibi, Elira’ya kararlı bir duruş kazandırıyordu. Elbise kolsuz değildi: kollar, dirsekten sonra daralarak bileklere kadar iniyordu. Kumaş burada daha inceydi, neredeyse tül gibi; ama bileklerinde siyah taşlarla işlenmiş manşetler vardı. Taşlar mat değil, grimsi siyah renkteydi ve sert köşelere sahipti; tıpkı bir hançer ucu gibi.

Bel kısmında, zarif ama dikkat çeken bir kemer vardı. İnce bir gümüş şeritten oluşuyor, üzerine ay ve yıldız motifleri işlenmişti. Kemerin ucundaki küçük metal parçalar, Elira hareket ettikçe çıtırtısız ama parlak bir tınıyla birbirine dokunuyordu.

Elbisenin etek kısmı, yere kadar uzanıyor ama ayak bileklerinde hafifçe açılıyordu. Ön kısmı düz inerken, arkaya doğru uzayan yarım bir kuyruk gibi kıvrılıyordu. Kumaşın alt kısmı, ince ince işlenmiş desenlerle bezenmişti; uzaklardan bakan biri desenleri fark etmezdi ama yakından bakıldığında, bunların Ayelari halkının kadim simgeleri olduğu anlaşılırdı.

Gösterişli kıyafetinden sıyrılıp kıyıya bıraktı. Göl ağaçlarla çevrili olduğundan kendini rahat hissediyordu. Her sabah buraya gelir, kafasını dinlerdi; onu gören olmazdı. Suya hızla daldı. Birkaç metre gölde ilerledi ve kafasını sudan çıkardı.

Parlak sarı saçları çıplak sırtına yapışmış huylandırıyordu onu. Kafasını geriye atıp saçlarını suya bıraktı.

Elira, gölün serin sularında rahatlamış, günün huzurunu içselleştirmişti. Tam o anda, suyun hemen kıyısında beliriveren gölgeye şaşırdı. Karşısında, sert bakışlarıyla durgun suyu izleyen adam vardı.

Adamın gözleri, derin bir gizem ve mesafeyle Elira’ya kilitlendi. Söz söylemeden, sadece ormanın sessizliğini bozan bir hava vardı aralarında.

Orman perisi, telaşla suya saklandı. “Burada ne arıyorsun? Burası senin yurdun değil.”

Adam, dudaklarını hafifçe kıvırarak cevap verdi:

“Belki senin gibi değilim ama bu ormanın sınırlarını bilirim.”

“Ben buranın koruyucusuyum,” dedi Elira, sesi kararlı ve sertleşmişti.

“Ve buraya yabancı biri giremez.”

Adam, kıyıya doğru birkaç adım attı, Elira’nın çıkardığı kıyafetlere baktı:

“Koruyucu olmakla, korumak farklı şeyler. Sen bunu anlamıyorsun.” dedi ve tekrar gözlerini periye çevirdi.

Elira, kollarını göğsünde birleştirdi, adeta taş kesildi.

“Bizim huzurumuzu bozamazsın. Git buradan.”

Adam, hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki soğukluk kaybolmadı.

“Belki... ama yollarımız çok kez kesişecek.”

Sessizce aralarındaki gerilim havada asılı kalırken, adam geri çekildi ve ormanda kayboldu. Elira, gölün kıyısında durup derin bir nefes aldı, kalbinde beliren kaygıyla birlikte. Ormanın sakinliği, bu karşılaşmayla ilk kez bozulmuştu.

Elira, kıyıdaki kıyafetlerini hızla giydi. Saçındaki suyun fazlalığından kurtulmak için saçını sıktı. Göl kıyısından uzaklaşırken, yüreğinde tarif edemediği bir huzursuzluk vardı. Ormanın sakinliği, sanki onun için bir koruma kalkanı olmaktan çıkmıştı. Gözlerini kapattığında, adamın sert bakışları zihninde yeniden canlandı. O an, bu adamın sıradan biri olmadığını biliyordu. Tekrar karşılacaklarını söylemişti. Kıyafetlerinden de anladığı kadarıyla adam Gölgegezginlerdendi. Hem geleceği açıklamıştı, başkası olamazdı.

Öte yandan, gizemli adam da ormanın kenarında durmuş, Elira’nın arkasından bakıyordu. İçinde karışık duygular vardı; saygı, merak, hatta direnç. Ve o an, ormanın kalbinde yeni bir hikaye başlamıştı. Liraeth’in Kalbi bir kaderi yazmıştı. Elira ve gizemli Gölgegezgin’in karşılaşması, bu bir tesadüf değil bir kaderdi.

Elira, göl kıyısından uzaklaşırken omzunun üzerinden son bir kez geriye baktı. Sanki gözle göremediği bir bakışın ağırlığını hâlâ sırtında hissediyordu. Kalbi huzursuzdu ama korku değildi bu—bilinmezliğin çağrısıydı. Suyun yüzeyinde oluşan dalgalanmalar, biraz önce orada olan sessiz büyünün yankısı gibiydi.

Ormanın kenarında sessizce izleyen adam ise hâlâ kımıldamıyordu. Gölgegezginlerin çoğu gibi karanlıkta yürümeyi, iz bırakmamayı öğrenmişti ama Elira'nın varlığı onu sarsmıştı. Gördüğü rüyaların çoğunda bu kız vardı… Ve her seferinde ormanın derinliklerinde, sisli bir aynanın önünde buluyordu onu. Bu karşılaşma yalnızca bir başlangıçtı.

O an ormanın üstünde, belli belirsiz bir uğultu yükseldi. Kuşlar birden havalandı. Toprakta bir titreşim hissedildi—Liraeth’in Kalbi, yeniden atmaya başlamıştı. Kadim kehanetlere göre bu sadece seçilmiş ruhların bir araya geldiği anlarda olurdu.

Gölgegezgin gözlerini kapattı. Elira’nın adını zihninde yankılandırdı. Sanki tanıdığı bir şeydi o isim, sanki geçmişinden kalan, unuttuğu bir melodi gibi.

Elira ise yavaş yavaş patikadan içeri girerken göğsünde beliren ılık bir titreşimi fark etti. Kolyesindeki küçük taş—büyüyle mühürlenmiş olan—hafifçe parladı. Bu ışık, sadece bir şey onu bekliyorsa yanardı. Belki de bir cevap ya da bir sır.

Ve böylece iki ruh, kendi yollarından ilerlemeye başladı. Ama artık ne Elira ne de Gölgegezgin eskisi gibi olamayacaktı. Ormanın kalbinde yazılan hikâye onları çağırıyordu. Her adımda kader düğümleri çözülüyor, yollar görünmez iplerle birbirine dolanıyordu.

Elira, göl kıyısındaki o sessiz karşılaşmadan sonra yolunu bildiği gibi ormanın dar patikalarından geçip köyüne döndü. Ağaçların arasından sıyrılan güneş ışığı artık daha parlak görünüyordu—ya da ona öyle geliyordu. Sanki her şey daha canlıydı, daha dikkatli izliyordu onu.

Köyün girişinde çocukların neşeli çığlıkları duyuluyordu. Rüzgâr, evlerin arasındaki kurumuş ot kokusunu taşıyordu. Her şey aynıydı. Ve bir şey tamamen farklıydı.

"Elira! Nerelerdeydin?" diye seslendi yaşlı Nima, elinde sepetiyle pazara giderken.

Elira tebessüm etti ama yanıt vermedi. O sırada köyün tam ortasında, meydandaki eski taş sunakta bir şey parladı.

Kalbin yankısı…

Toprak hafifçe titredi. Ardından uzaklardan bir uğultu yayıldı. Köy halkı irkildi, bazıları dizlerinin üzerine çöktü, yaşlılar dua etmeye başladı. Birkaç çocuk ağlamaya başladı ama kimse neden olduğunu bilmiyordu.

Sadece Elira biliyordu.

Kolyesine dokundu. O anda taş, bir kez daha ışıldadı ve gökyüzünde dalgalanır gibi bir parıltı oluştu.

"Kalp… uyanmış." diye fısıldadı biri.

"Kiminle? Hangi ruhla?" diye sordu başka bir ses.

Bir anda herkesin bakışları Elira’ya döndü. Fısıltılar yayıldı.

"Bu bir işaret…" dedi köyün yaşlı büyücüsü Tahrien, kalabalığı yararak Elira’ya doğru ilerlerken. "Liraeth’in Kalbi ancak seçilmiş ruh uyandığında yeniden atar. Liraeth kaderi yazmış çoktan."

Elira'nın kalbi güm güm atıyordu. Herkes aynı soruyu soruyordu: Kalp neden şimdi uyandı? Ve neden Elira?

Tam o sırada yaşlı büyücü Tahrien, ağır adımlarla kalabalığın ortasına çıktı. Asasını yanındaki taşa üç kez vurdu.

“Yeter!” dedi, sesi beklenmedik şekilde tok ve sarsıcıydı. “Bugün sorularınızı değil, görevlerinizi taşıyın omuzlarınızda. Kalp uyanmış olabilir ama köy hâlâ sizlerin omzunda taşınmak zorunda.”

Bir uğultu daha yayıldı kalabalığın arasında ama insanlar yavaş yavaş dağılmaya başladı. Kimisi tarla yollarına döndü, kimisi ormanın kenarındaki ağları toplamaya, kimi de su toplamak için tepelere yöneldi. Ama herkesin içinde aynı kıvılcım vardı: Merak.

Elira, meydanın köşesindeki taş bankta oturuyordu. Bir an sonra yanına biri oturdu. Güneş, yaprakların arasından süzülerek gelen bu kişiyi aydınlattığında gülümsedi.

“Çok göz önündesin bugün,” dedi yumuşak bir ses.

Elira başını çevirdi. Gelen kişi, çocukluk arkadaşı Vean’dı. Elira’nın en çok güvendiği, birlikte ormanda sayısız defa mantar toplayıp yaban meyveleri ayıkladığı kişi.

“Sen de duydun, değil mi?” dedi Elira, başını önüne eğerek.

“Duyan duymayan kalmadı,” dedi Vean. “Ama önemli olan senin ne duyduğun.”

Elira bir süre sustu. Rüzgâr saçlarının arasından geçti, sanki cevap verir gibi. Sonra ayağa kalktı.

“Hadi,” dedi. “Ağaçların ruhlarını temizlememiz gerekiyor. Buğday çizgisine mantar sarmıştı geçen hafta. Gecikirsek kökleri çürür.”

Vean başını salladı ve birlikte ormanın kenarındaki dar yola girdiler.

Patika, sabah güneşinin yavaşça süzüldüğü uzun otların arasından kıvrılarak ilerliyordu. Yolun kenarlarında yer yer minik sarmaşıklar uzamış, taşları sarmıştı. Bazı taşların üstünde yosun vardı, bazılarına ise periler zamanında işaretler çizmişti—doğayı koruyan eski semboller. Hava hafif serindi ama güneşin sıcaklığı omuzlarına vuruyordu. Ağaçların gövdeleri henüz tam olarak üstlerini örtmemişti ama ilerledikçe ormanın gölgesi daha baskın hâle geliyordu.

Bir süre sessiz yürüdüler. Ayaklarının altında çıtırdayan kuru yapraklar, çantalarında çınlayan küçük metal aletler dışında tek bir ses yoktu.

Elira sonunda konuştu:

“Bu sabah ne hissettin?”

Vean başını yana eğdi. “Toprak uyandı gibi... ama sanki bizden korkuyor. Ya da beklediği biri başka biri.”

“Ben değilim yani?” dedi Elira alayla ama içinde gerçek bir kırılganlık vardı.

“Bilmiyorum,” dedi Vean, hafifçe omzunu silkip. “Ama sen bir şeysin. Bu belli. Sadece ne olduğunu çözemedik daha.”

Yol hafif bir eğimle ormanın içine doğru kıvrıldığında güneşin ışıkları yapraklar arasında parlamaya başladı. Kuş sesleri giderek belirginleşiyor, hafifçe çürümüş yaprak kokusu havaya yayılıyordu. Patikanın yanından ince bir dere geçiyordu. Su berraktı ama içinde yosunlar kıvrılıyor, üstünde minik mavi sinekler dans ediyordu.

Yolun az ilerisinde belirli aralıklarla dikilmiş Ulurya bitkileri, kendi aralarında uğultu çıkararak haberleşiyordu. Ulurya bitkisi kökleri toprağa sabit ama gövdesi yılan gibi kıvrılarak yükselen, yaprakları havada dalgalanır gibi duran, devasa ve yarı bilinçli bir canlıdır. Çok duygu yüklü olan bu varlıklar ağaç gibi sabit durmaz; yavaşça hareket eder, çevresine uyum sağlar, hatta tehlikeyi sezerse savunmaya geçebilir. Sahipleriyle kalpten bağlıdır. Haberleşebilirler kendi ayelari ile. Gövdesi içten içe mor renkle ışıldar, sanki damarlarında canlı bir enerji dolaşır gibi… Bu Ulurya bitkileri, Ayelari ırkındaki ailelerin her birini temsil ediyordu. Her aile kuran bireyler buraya bir ulurya diker her zaman onlarla bağ kurardı. Ulurya ne kadar sarmışsa kendini aile o kadar güçlü bağlarla birbirine bağlanırdı. Zavallı Elira’nın uluryası hiç olmamıştı. Uluryayı geç anne baba nedir bilmezdi. Tek bildiği yaşlı Nima’nın onu büyüttüğüydü.

“Bu sabah göle gittim,” dedi Elira. Sesi neredeyse fısıltıydı. “Ve orada biri vardı.”

Vean durdu. Kaşlarını çattı. “Kim?”

“Bilmiyorum… Gölgeyle yürüyordu. İnsan gibi ama... gölgegezginlere de benziyordu. Kıyafeti... sesi...”

“Konuştu mu seninle?” diye sordu Vean dikkatle.

“Evet,” dedi Elira. “Tekrardan karşılaşacağımızı söyledi.”

Vean’ın gözleri büyüdü. “Geleceği söylediğine göre gerçekten de gölgegezgin. İyi de Liraeth’de ne işi var buraya oldukça uzak onun halkı?”

Elira eliyle kolyesini tuttu. Hâlâ belli belirsiz bir sıcaklık yayılıyordu.

“Bilmiyorum.” dedi. Sesi çok kısık çıkmıştı.

“Bu… işaret olabilir,” dedi Vean. “Tahrien kaderin yazıldığını söyledi.”

Yavaşça yürümeye devam ettiler. Yol artık tamamen ağaçların gölgesine girmişti. Güneş ışığı ince çizgiler hâlinde yaprakların arasından geçiyor, zemine dans eden lekeler düşürüyordu. Patika biraz daha daraldı; burada artık orman tamamen çevrelerini sarmıştı.

Bir süre daha sustular. Sonra Elira aniden durdu. Elini bir ağacın gövdesine koydu, nemini kontrol etti.

“İşte burası,” dedi. “Bu kısımdaki kökleri geçen hafta kontrol etmiştim. Ama buğday çizgisine mantar sarmaya başlamış.”

Vean çantasından küçük tahta bir spatula çıkardı. Diz çöküp kökleri açmaya başladı.

Diz çöktü ve yumuşak hareketlerle toprağı aralamaya başladı. Köklerin etrafında ince gri iplikçikler görünüyordu—nemli toprakta sessizce yayılan mantar ağları.

“Eğer bunlar yayılırsa, toprak suyu tutamaz. Diğer kökler de kurur,” dedi Elira, endişeyle.

“Biliyorum,” dedi Vean, sesi alışıldık bir dinginlikle. “Ama hâlâ erken. Kurtarabiliriz. Şuraya biraz kurutulmuş ateşçiçeği tozu serpsek iyi gelir. Geçen sene denemiştik, hatırlıyor musun?”

Elira başını salladı ama sonra sessizleşti. Birkaç saniye boyunca sadece spatulanın toprağı kazıma sesi duyuldu. Ağaçların üstünde serçeler ötüşüyor, uzaklardan suyun şırıltısı geliyordu. Ama Elira’nın zihni çok daha uzaklardaydı.

“Sabah olanlardan sonra... kolyem parladı,” dedi nihayet.

Vean kazmayı bıraktı, başını çevirdi. “Gölden mi bahsediyorsun?”

Elira yavaşça evet anlamında başını salladı. “O adam gittikten sonra gölden çıktım ve üstümü giydim. İçimde bir kötü his oluştu. Ve o an... kolyem parladı.”

Vean’ın yüzünde bir gölge geçti. “ Tahrien, biz küçükken bahsetmişti Gölgegezginlerden. Rüyalar aracılığıyla bilinçaltımıza giriyorlar. Ayrıca geleceğin belli anlarını görebiliyorlar. Ama kolye hakkında hiçbir bilgim yok.”

“Gerçekti,” dedi Elira net bir sesle. “Rüya görmüyordum. Her şey olması gerektiği gibiydi ama aynı zamanda hiç olmaması gerekiyormuş gibiydi.”

Vean ayağa kalktı, spatulayı hafifçe toprağa sapladı. “Kolyen parlarken ne hissettin?”

Elira bir an düşündü. “Sanki içimde biri uyanıyordu. Ve sadece bakışarak, o yabancı bana bir şey hatırlatmış gibi... Ama ben o şeyi hiç yaşamamıştım.”

Vean yakındaki bir ağacın gövdesine yaslandı. Gözleri Elira’da, ama sesi yumuşaktı. “Gölgegezgin masallarında anlatılan bir şey bu. Rüyaların içinden geçip yaşayanların kalbine dokunurlar. Ama onlar hep çok uzakta kalırdı. Şimdi biri seni bulduysa... bu bir işaret olabilir.”

Elira dizlerinin üzerinde duruyordu, elleri hâlâ toprağa gömülüydü. Ama gözleri uzak bir noktaya takılmıştı. “Ya gerçekten kaderse bu? Kalbin uyanışı, kolyenin parlaması, onun gelişi... Hepsi birbiriyle bağlıysa?”

Vean, yumuşak ama kararlı bir sesle cevap verdi. “Bağlıysa da, çözmek sana ait. Ama yalnız olmadığını unutma. Hep yanında olacağım, gölgeler ne kadar derinse o kadar güçlü ışık getiririm sana.”

Elira gözlerini kaçırmadan ona baktı, gözlerinde hem minnet hem karışıklık vardı.

“Teşekkür ederim,” dedi kısık sesle.

O an rüzgâr biraz daha serin esti. Ağaçların dalları birbirine değdi, hafif bir hışırtı çıktı. Sanki ormanın kendisi onları dinliyor, aralarındaki konuşmayı usulca içine çekiyordu.

Birlikte, köklerin arasına şifa serperek çalışmaya devam ettiler. Ama artık sadece toprağı iyileştirmiyorlardı.

Elira’nın içinde bir şey çatlamıştı—ve oradan dışarıya, yeni bir hikâye sızıyordu.

Saat ilerledikçe güneş gökyüzünde daha alçak bir yere süzüldü. Işık, yaprakların arasından altın sarısı bir dokunuşla geçiyor, gölgeleri uzatıyor, ormanın havasına o huzurlu ikindi tonunu yayıyordu.

Elira son kökün çevresini temizlerken yavaşça iç çekti. “Sanırım burası tamam. Nem iyi, toprak yeterince havalandı.”

Vean, yanındaki deri keseden sarımsı bir toz çıkararak toprağa serpti. “Ateşçiçeği özü. Bu gece kökleri sararsa sabaha kadar mantar geri çekilir.”

Toprağı dikkatle kapattılar. Her hareketlerinde bir ritüel havası vardı—doğayla anlaşmayı bozmamak için yapılan dikkatli bir çaba gibi. Ağaçlara kısa bir saygı selamı verdikten sonra aletlerini toplayıp çantalarına yerleştirdiler.

Ormanın içindeki sessizlik derindi ama rahatsız edici değildi. Elira, toprakta çalışan ellerini eteğine silerken başını gökyüzüne kaldırdı. Güneşin turuncuya dönen ışığı yapraklarda yavaşça dans ediyordu.

“Hadi,” dedi Vean. “Yol uzamadan dönelim. Akşam soğukları başlamadan yetişiriz.”

Beraber patikaya geri döndüler. Bu sefer yolları sessizlikle doluydu. Ama bu sessizlik bir boşluk değil, yolda paylaşılan düşüncelerle örülmüş bir huzurdu.

Yol boyunca çalıların arasından fırlayan bir sincap, uzaktan öten bir kuş ve eğrelti otlarının arasından kayan bir yılan dışında her şey sanki günün bitimine hazırlanıyordu. Güneş, aralarındaki gölgeleri uzatırken, Elira'nın düşünceleri de günle birlikte ağırlaşıyordu.

“Vean,” dedi bir ara. “Sence bu... normal mi? Böyle hissetmek. Her şeyin değişeceğini bilmek ama hâlâ aynı kökleri toprağa gömüyor gibi davranmak?”

Vean yürürken hafifçe başını ona çevirdi. “Bilmiyorum. Belki de normallik, bizim birbirimize tuttuğumuz şeydir. Ne değişirse değişsin, o kökler yine senin ellerinle dokunuluyor. O yüzden gerçek kalıyor.”

Elira gülümsedi ama iç çekişiyle gülümsemesi iç içe geçti. “Keşke her şey bu kadar basit olsa.”

“Hiçbir şey basit değil,” dedi Vean. “Ama biz bazen basit davranarak hayatta kalıyoruz.”

Köyün kenarındaki ilk ağaçlar göründüğünde gökyüzü morla lacivert arasında bir renge bürünmüştü. Evlerin çatılarından hafif dumanlar yükseliyordu; bazıları akşam yemeğine oturmuş, bazıları da günün yorgunluğunu sessizce taşıyordu.

Elira ve Vean, yolun sonunda birbirlerine baktılar. Artık konuşacak bir şey kalmamış gibiydi—ama her şey söylenmişti zaten.

“Ben doğrudan eve gideceğim,” dedi Elira.

Vean başını olumsuzca salladı. “Olmaz! Bu gece Bay Tahrien’nin 574. doğum günü. Meydanda kutlama yapılıyor, katılmazsan kırılır.”

Elira hafifçe başını eğdi, “Tamamen aklımdan çıkmış. Üstüme çekidüzen verdikten sonra geleceğim. Sen beni bekleme.” Vean onu onayladı ve yollarını ayırdılar. Elira evine yaklaştıkça ayakları yavaşladı. Bahçesindeki taşlara, duvardaki sarmaşıklara baktı—her biri tanıdıktı ama artık biraz değişmiş gibiydi. Kapısını açtı, içeri girdi. Yaşlı Nima evde değildi. “Meydandaki akşam kutlamasında olmalı,” diye düşündü Elira.

Ev, loştu. Pencereden süzülen son ışık, toz zerreciklerini havada altın gibi parlatıyordu. Elira, kolyesine dokundu. Taş hâlâ sıcaktı… ama sessizdi. Şimdilik.

Elini çeşmede yıkadı. Kuruladı. Aynadan kendini inceledi. Kafayı yiyecekmiş gibi hissediyordu. Daha fazla yalnız kalmak istemedi. Odasına gidip her zamanki gösterişli kıyafetlerinden birini giydi ve evden çıktı.

Meydan evlerine çok uzak sayılmazdı. İki dakikalık yürümenin ardından meydana ulaştı. Tahta masalar birbirine eklenmiş, üzerine taze pişmiş ekmekler, peynirler, kurutulmuş meyveler ve közde pişen etler dizilmişti. Hava, yazın son günlerine ait o tatlı serinlikle doluydu. Fenerler yakılmış, aralarına yaban çiçekleri serpiştirilmişti. Çocuklar iplerle oynuyor, yaşlılar eski halk ezgilerini mırıldanıyordu.

Elira, kalabalığın içine karışmıştı ama tam anlamıyla ait değildi artık. Yanında oturan çocukluk arkadaşı Mira ona eski günlerden bir şeyler anlatıyor, güldürmeye çalışıyordu. Elira da gülümsüyordu ama gözleri uzaklarda, sanki gölgelerin arasında bir şey arıyordu.

Arada bir bakışlar çaktırmadan ona çevriliyordu. Kimi hayranlıkla, kimi kuşkuyla… Hatta birkaç kişi, Tahrien’in onunla konuşmak için neden bu kadar sabırsız olduğunu sorgular gibiydi. Kalbin uyanışı, köyde daha önce hiç yaşanmamıştı. Bu büyüğe ait bir hikâyeydi, genç bir kıza değil.

"Bu kadar sessiz olman tuhaf," dedi Mira, ekmeğinin ucunu koparırken. "Yine göle mi gittin? Bir şey oldu, değil mi orada?"

Elira cevap vermedi. Sadece başını hafifçe salladı. Mira'nın gözlerinde kısa bir an korku belirdi ama sonra hemen gülümsedi.

“Her neyse,” dedi. “Bu gece müzik var. Göl bile kıskansın neşemizi.”

Biraz ötede bir kadın fısıldadı: "Gözlerinde başka bir yerin ışığı var artık."

Yanındakiyse burnunu kıvırarak cevapladı: "O ışık, karanlık da olabilir."

Elira tüm bu sözleri duymuyormuş gibi yaptı ama kolyesine düşen bakışları hissedebiliyordu. Taş hâlâ belli belirsiz sıcaklığını koruyordu. Gölgegezgin’le yolları kesiştiğinden beri, içindeki her şey değişmişti. Ama bu değişimin neye hizmet ettiğini kimse bilmiyordu.

Gece, ne kahkahalar gerçek ne de ekmek tam anlamıyla doyurucuydu. Gecenin içinde bir ağırlık vardı—sanki herkes bir rüyadaydı ve ne zaman uyanacaklarını bilmiyordu.

Meydanın ışıkları altında kutlama devam ederken, Elira kalabalığın arasında sessizce duruyordu. Herkes neşeyle şarkılar söylüyor, dans ediyordu ama Elira’nın gözleri uzaklarda, zihni karmaşık düşüncelerdeydi.

Tahrien, yanına yaklaştığında hafif bir tebessümle onu karşıladı. “Elira, bugün benim için özel bir gün. Senin de burada olman beni mutlu ediyor.”

Elira, başını hafifçe salladı ama gözlerini kaçırdı. İçinden geçenler ağırdı: “Ne kadar isterdim, ona sarılıp her şeyi unutmak… Ama korkularım, sorumluluklarım, hepsi içimi kemiriyor.”

Bir nefes aldı, kalbinde derin bir huzursuzlukla: “Üzgünüm Tahrien kafam o kadar karışık ki doğum gününü bile kutlayamadım.” dedi ve ayağa kalkıp boynuna sarıldı. “İyi ki varsın.”

Tahrien, Elira’nın saçını okşayıp gülümsedi. “Teşekkür ederim Elira. Zamanla her şey yoluna girecek,” dedi, sesi yumuşak ve sabırlı. “Bazen en büyük güç, sabretmekte gizlidir.”

Elira geri çekildi, hafifçe başını eğdi, kalbinde pişmanlık ve kararsızlık birbirine karışmıştı. “Seni hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum,” dedi fısıltıyla.

Tahrien gözlerini Elira’dan ayırmadı, içtenlikle: “Beni asla hayal kırıklığına uğratmazsın. Biliyorum, senin yolun kendi kaderini bulmak.”

Konuşmayı Tahrien’in bacaklarında dolaşan minik Ayelariler böldü. Kıpır kıpır halleriyle fısıldaşarak onun eteklerine tutunmuşlardı. Elira miniklere gülümseyerek baktı, sonra gözlerini yeniden Tahrien’e çevirdi.

“Yarın görüşürüz,” dedi yumuşak bir sesle. “Kendine iyi bak!”

Tahrien başıyla selam verdi, gözleri hâlâ Elira’nın arkasından bakıyordu. “Sen de, Elira.”

Tahrien, başını eğip Ayelarilere döndü. Minikler, gözlerinde yaramaz bir parıltıyla hâlâ onun çevresinde dolanıyordu.

“Hadi bakalım, yaramazlar… biraz sakinleşin.” dedi. Sihirli kelimeleri söyledi. Sonra avuçlarını birbirine sürter gibi hafifçe ovaladı. Parmaklarının arasından parıltılı bir çiğ damlası sızar gibi oldu ve havada asılı kaldı. Çocuklar hemen dikkat kesildiler.

“Size birer hediye getirdim,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama dikkat edin, bunlar sıradan hediyeler değil.”

Parmaklarını şıklattığında, havada dönen minik ışık parçacıkları iki şekle büründü.

Birincisi, zarif bir çiçekten yapılmış gibi duran, içi hafifçe ışıldayan boncuklardı. Tahrien bunlardan birini hemen sağındaki iki çocuğun avucuna bıraktı.

“Bu, bir düşçiçeği boncuğu. Gece yastığının altına koyarsan, sana güzel rüyalar fısıldar. Ama sadece kalbin temizse rüyaların içinden geçebilir.”

Çocuğun gözleri parladı. Diğerleri sabırsızlıkla beklerken, Tahrien ikinci hediyeyi oluşturdu. Elini çevirdiğinde, avuç içinden bir ışık kelebeği süzüldü—rengârenk, yumuşak bir parıltıyla uçuyordu.

“Bu da ruh kelebeği,” dedi ve bir diğer çocuğa uzattı. “Senin arkadaşın olacak. Mutluyken seninle birlikte parlar, üzülürsen sana rüzgârla şarkı fısıldar. Ama sadece seninle konuşur.”

Minikler hayranlıkla hediyelere sarıldılar. Tahrien hafifçe gülümsedi, başını yana eğdi.

“Ama dikkat edin yaramazlar… Ruh kelebekleri sır saklamayı pek sevmez.”

Çocuklar gülüşerek uzaklaştı, hediyeleri ellerinde döne döne koşarken, fener ışıkları onları izliyordu.

Kutlama henüz bitmemişti lakin yaşlı Nima yorgun düştüğü için partiden erken ayrılmak zorunda kalmışlardı. Elira ve yaşlı Nima birlikte ormanın patikasından kulübeye doğru yürüyordu.

Nima, ağır adımlarla ilerlerken sessizliği bozdu:

“Bugün kalbindeki değişimi hissettin, değil mi?”

Elira başını salladı. “Evet. Göldeki adam, kolyemin parlaması… içim karmakarışık.”

Nima derin bir nefes aldı, gözleri uzaklara daldı:

“Liraeth’in Kalbi uyanıyor. Bu, büyük bir gücün işaretidir ama aynı zamanda sorumluluk demektir. Korkma, ama hazırlıklı ol. Her şey yazıldı.”

Elira biraz düşünerek: “Ama neden ben? Normal bir Ayelari olmaktan başka ne gibi özelliğim var Nima?”

Nima nazikçe omzuna dokundu:

“Hiç kimse her şeyi bilemez. Asıl önemli olan, kalbinin sesini dinlemek ve yanında olanlara güvenmektir. Sen yalnız değilsin.”

Kulübeye varınca, Nima sobanın yanındaki eski sandalyeye oturdu. Elira da yakındaki minderine çömeldi.

“Yarın başlayacak yeni yolculuğun öncesinde, iyi dinle,” dedi Nima, sesi ağır ve bilgece. “Rüyalar kapılarını açacak, orada gizlenen sırlar seni bekliyor. Kendini hazır tut.”

Elira gözlerini kapattı, sessizce başını salladı. “Hazır mıyım bilmiyorum, Nima. Daha ne yaşadığımı bile bilmiyorum. Bilinmezliğin içinde kalmışım gibi hissediyorum. ”

“Bilinmezliğin içinde umut saklıdır; yüreğin ışığıyla karanlık eninde sonunda aydınlanır.” yaşlı Nima son sözünü söyleyip odasına girdi.

Sobadan yükselen hafif çıtırtılarla gece sessizce çökerken, Elira bilinmezliğe doğru ilk adımlarını atmaya hazırlanıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.