Atölyenin içindeki hava, dakikalar geçtikçe kalınlaşıyor, nefes almayı neredeyse imkansız hale getiriyordu. Kerem Soykan’ın varlığı, küçük dükkânın her köşesini işgal etmiş gibiydi. Yağmurluk kaplı omuzlarından süzülen su damlalarının ahşap zemine tıp tıp damlayışı, göğsümün ortasında patlamaya hazır bir bombanın geri sayımı gibiydi.
Gözlerimi onun gri, duygusuz gözlerinden çekip tezgâhın üzerindeki gümüş kutuya indirdim. Kutunun üzerindeki ince işlenmiş oymalar, parmak uçlarıma santimler kala sanki kendi kendine ısınıyordu.
"Ona dokunmak istiyorsun," dedi Kerem. Sesi bir fısıltıdan farksızdı ama atölyenin sessizliğinde devasa bir yankı uyandırdı. "Bunu gözlerinde görebiliyorum, Alis."
"Ona dokunmak istemiyorum," diye yalan söyledim. Sesimdeki hafif titremeyi gizleyebilmek için çenemi sıktım. "Sadece senin buradan gitmeni istiyorum."
Kerem bir adım daha attı. Araya giren her adımında, aramızdaki o görünmez sınır biraz daha eriyordu. Tam arkamda durduğunda, üstünden yayılan o soğuk yağmur ve pahalı odunsu koku bütünüyle etrafımı sardı. Kaçacak hiçbir yerim kalmamıştı; sırtım onun geniş göğsüne neredeyse temas ediyordu.
"Benden nefret ediyorsun," diye fısıldadı tam kulağımın arkasından. Ilık nefesi tenime çarptığında boynumdaki ince tüyler dikeldi. İçimde yükselen o karşı konulmaz elektrik dalgası, mantığıma baskın çıkmak üzereydi. "Aileni kaybettiğin gece için beni suçluyorsun. Haklısın da. Ama şu an o kutuyu benden daha çok açmak istediğini ikimiz de biliyoruz."
Yavaşça arkama döndüm. Bu bir hataydı. Dönmemle birlikte aramızdaki mesafe sıfırlandı. Kafamı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kaldım; boyu o kadar uzundu ki, gölgesi tamamen üzerime düşüyordu. Kirpikleri yağmura maruz kaldığı için nemliydi, dudakları ise sert ve kararlı bir hat çitmişti.
Gözlerindeki o tekinsiz ışıkta kendi yansımamı gördüm: Korkmuş ama aynı zamanda ona çekilen bir kadın. Bu çekim canımı yakıyordu. Ondan nefret etmem gerekiyordu, ailesinin ve kendisinin hayatımı mahvettiğine inanıyordum; ama ellerim onun paltonun kumaşına dokunmak, o sert göğsün altında atan kalbi hissetmek için delice bir istek duyuyordu.
"Bana dokunma," dedim. Sesim bu kez fısıltı halinde çıkmıştı.
"Ben sana dokunmuyorum," dedi Kerem. Bakışları dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerime tırmandı. Aramızdaki gerilim o kadar yoğun, o kadar sıcaktı ki tezgâhtaki buz gibi bakır aletler bile ısınmış gibiydi. "Sen bana yaklaşıyorsun."
Haklıydı. Geriye doğru bir adım atabileceğim halde olduğum yerde çakılı kalmış, hatta farkında olmadan ona doğru meyletmiştim. Kerem yavaşça elini kaldırdı. Deri eldivenini ağır ağır çıkardı; çıplak, uzun ve kemikli parmakları bel belirdi.
Cildinin cildime değeceği anın korkusuyla nefesimi tuttum.
Sıcak parmak uçları, çenemin hemen altındaki hassas noktaya, yanağımın kenarına dokundu. O an sanki vücudumdan bir yıldırım geçti. Odadaki ısı bir anda yükseldi, içimdeki cıva gibi akışkan, kontrolsüz duygu dalgası kontrolden çıktı. Gözlerimi kapatmamak için kendimle savaştım. Dokunuşu sert değildi; aksine, tehlikeli bir yumuşaklığa sahipti. Bir avcının avını incelerken gösterdiği o karanlık özen vardı üzerinde.
"Parmakların titriyor, Alis," dedi, başparmağı yanağımın üzerinden yavaşça alt dudağımın kenarına kayarken. Dokunduğu her yer alev alıyordu.
"Senden..." dedim, sesim boğazımda tıkandı. Başparmağının baskısı hafifçe arttı, kelimelerimi yuttu.
"Biliyorum," diye tamamladı cümlemi. Birkaç santim daha yaklaştı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, dudaklarının hareketini cildimde hissedebiliyordum. Gözleri tamamen kararmıştı. Aramızdaki o düşmanca nefret, bir anda yön değiştirip bambaşka, yakıcı bir arzuya dönüşmüştü.
Bizi birbirimize bağlayan şey sadece geçmişin sırları değildi; bu, engellenemez bir çekimdi. İki farklı dünyanın, birleştiği an patlayacağını bile bile birbirine çekilmesiydi.
Eli yavaşça en enseme kaydı, saçlarımın arasına karıştı. Beni kendine doğru biraz daha çektiğinde göğsüm göğsüne çarptı. Kalbinin ritmini hissettim; benimki kadar hızlı, benimki kadar düzensizdi. O soğuk, ulaşılamaz adamın da bu yangında en az benim kadar yandığını görmek içimde tehlikeli bir zafer hissi uyandırdı.
Nefesini dudaklarımda hissettiğim an, dünyayla olan bütün bağım koptu. Beni öpmesini istedim; bu mantıksızdı, tehlikeliydi ama o an tek istediğim şey onun karanlığına teslim olmaktı.
Ancak Kerem son anda kendini durdurdu. Dudakları dudaklarımın hemen kenarına, yanağıma sıcak ve derin bir öpücük kondurdu. O temasın bıraktığı sıcaklık bütün vücuduma yayıldı. Ardından alnını alnıma dayadı. İkimiz de soluk soluğaydık.
"Eğer o kutuyu açarsan," dedi, sesi kısıktı ve aramızdaki yakınlıktan dolayı hafifçe titriyordu, "bir daha benden kaçamazsın. Çünkü bu gece buradan çıktığımızda, sadece bu sırrı değil, beni de taşımak zorunda kalacaksın."
Beni yavaşça bıraktı. Araya giren mesafe bir anda buz gibi bir soğukluk yarattı. Zihnim hâlâ onun dokunuşunun sarhoşluğuyla uyuşmuşken, Kerem arkasını döndü ve tezgâhtaki gümüş kutuyu işaret etti.
Kutunun üzerindeki mühür, az önce aramızda yaşanan o patlamanın enerjisiyle tam ortasından çatlamıştı.

