İçeriğe geç

Gölge ve civa

Bölüm 1 · 2 dk okuma

Gölge ve civa

Bölüm 1

​Bölüm 1: Mühürlü Kilit

​Sokak lambasının sarı ışığı, tezgâhın üzerindeki pirinç dişlilerin üzerinde cılız bir şekilde parıldıyordu. Saat gecenin üçünü çoktan geçmişti. Parfüm, eski kağıt ve oksitlenmiş bakır kokusunun birbirine karıştığı küçük atölyemde zaman kavramı genellikle bu saatlerde eriyip giderdi.

​Cımbızın ucuyla küçücük bir çarkı yerine oturtmaya çalışırken dışarıdan gelen fren sesiyle irkildim. Yağmurun ıslattığı asfaltın çıkardığı o tiz ses, mahalledeki hiçbir taksiye ait olamayacak kadar pürüzsüzdü.

​Aletleri yavaşça tezgaha bıraktım. Parmak uçlarımdaki hafif karıncalanma, tezgâhtaki mekanik parçalardan değil, yaklaşan bir tehlikenin habercisi gibi cildimin altında gezinmeye başladı. Bende bu vardı; eski objelerin geçmişini hissedebildiğim gibi, ortama giren ağır bir enerjiyi de henüz kapı açılmadan sezebiliyordum.

​Ağır ahşap kapının üzerindeki pirinç çan çalmadı. Kapı, sanki gıcırdamaya bile cesaret edemiyormuş gibi sessizce aralandı.

​İçeri giren adamın boyu kapı eşiğini neredeyse tamamen kapatıyordu. Üzerindeki koyu palto ıslaktı ama duruşunda yağmurdan kaçan bir insanın aceleciliğinden eser yoktu. Siyah saçları geriye doğru taranmıştı, gözleri ise atölyenin loşluğuna rağmen soğuk ve keskin bir gri tonda parlıyordu.

​Kerem Soykan.

​Şehrin cemiyet haberlerinde adı sadece hayır kurumlarına yapılan devasa bağışlarla geçen, ama sokakların dilinde adı fısıltıyla anılan adam. Ailemin beş yıl önce arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolduğu gece, babamın telefonunda gördüğüm son isim.

​"Burası çalışma saatleri dışında, Bay Soykan," dedim, sesimin titremediğinden emin olarak. Tezgahın altındaki metal cetvele doğru elime hafifçe kaydırdım.

​Kerem adımlarını acelesizce tezgaha doğru attı. Deri eldivenli elini cebine soktu ve gümüş rengi, üzeri karmaşık sembollerle kazınmış avuç içi büyüklüğünde bir kutuyu tezgâhın tam ortasına bıraktı. Kutu, ahşap yüzeye dokunduğu an parmak uçlarımdaki karıncalanma sert bir elektrik akımına dönüştü. İçimden bir ses bana o kutudan uzak durmamı bağırıyordu.

​"Saatlerle ilgilenmiyorum Alis," dedi. Sesi, derinden gelen, pürüzsüz ama emredici bir tondaydı. Adımı söyleyiş şekli sanki bu anı uzun zamandır bekliyormuş gibi doğaldı. "Bu mekanizmanın dili sadece senin atölyende konuşulabiliyormuş. Öyle duydum."

​Gözlerimi kutudan ayırıp doğrudan onun gri gözlerine diktim. "Yanlış duymuşsunuz. Ben sadece tarihi objeleri restore ederim. Sizin geldiğiniz yerdeki karanlık işleri değil."

​Kerem dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi ama bu gülüşte en ufak bir sıcaklık yoktu. Tezgaha doğru biraz daha eğildi, aramızdaki mesafeyi tehlikeli bir boyuta indirdi.

​"Bu kutu sıradan bir obje değil," diye fısıldadı. "Ve bunun içinde, beş yıl önce babanın yarım bıraktığı bir harita var. Onu sadece sen açabilirsin. Ya bu gece bu kilidi kırarsın ya da babanın bıraktığı yerden devam etmek için neyi beklediğini bana anlatırsın."

​Sözleri atölyenin soğuk havasında asılı kaldı. Kalbimin ritmi hızlanırken, tezgahtaki kutunun üzerindeki oymalar hafifçe parıldamaya başladı. Kerem Soykan buraya sadece bir tamirat için gelmemişti. Beni, kaçmaya çalıştığım geçmişin tam ortasına çekmek için gelmişti.

​Ve en kötüsü, tezgâhtaki o lanetli kutu, dokunmam için bana yalvarıyordu.

Bölüm sonu

3 yorum