Hadi gelin birde sevda ve atalay kısmına bakalım!!
Şehrin en lüks, en seçkin otellerinden birinin en üst katındaki loş ışıkları ve çalan hafif caz müziğiyle ağır bir atmosfere sahipti. Burası paranın, gücün ve sırların döndüğü bir yerdi.
Annem Sevda, barda yüksek bir taburenin üzerinde oturuyordu. Üzerindeki derin yırtmaçlı, zümrüt yeşili saten elbise, dalgalı koyu renk saçları ve yüzündeki o yorgun ama büyüleyici ifadeyle mekandaki tüm kadınlardan ayrılıyordu. O, bu lüks dünyanın içinde hayatta kalabilmek, her ay gelen o ağır faturaları ödeyebilmek için buradaydı bir escort olarak, sadece parasını alıyor ve işini yapardı. bu gecenin bir an önce bitmesini diliyordu.
Tam o sırada, mekanın ağır ahşap kapısı açıldı ve içeriye korumaları eşliğinde **Atalay Öztürk** girdi.
Atalay, Öztürk soyadının arkasındaki o kaskatı, dünyaya hükmeden, gözlerinde tek bir merhamet kırıntısı bile barındırmayan adamdı. Holdingler yönetiyor, milyarlık anlaşmalara imza atıyordu. İş ortaklarıyla birlikte kendisi için ayrılan locaya doğru yürürken, gözleri gayrimehsur bar kısmına kaydı.
Ve o an, zaman Atalay Öztürk için tamamen durdu.
Atalay, hayatı boyunca binlerce kadın görmüştü; en asillerini, en ünlülerini... Ama bar taburesinde oturan o kadına, Sevda’ya baktığı an, içindeki o kaskatı duvarların ilk kez çatladığını hissetti(yada eskort gördüğü için sevindi.d). Sevda’nın gözlerindeki o hüzün, o kimseye eyvallahı olmayan ama derinden kırılmış bakış... Kızı zaten bir canavarın elindeydi. Atalay’ı tam kalbinden vurdu. O an onun ne iş yaptığının, kim olduğunun, oraya neden geldiğinin hiçbir önemi kalmamıştı. Atalay Öztürk, hayatında ilk kez kontrolünü kaybediyordu.(Hehe)
İş ortaklarının şaşkın bakışlarına aldırmadan adımlarını doğrudan bara doğru yönlendirdi.
Sevda, yanına yaklaşan bu heybetli adamın gölgesini hissettiğinde başını yavaşça kaldırdı. hafifçe gülümsedi. "Bir kadeh bir şey ister misiniz?" diye sordu, sesi yumuşaktı.
Atalay, Sevda’nın tam önünde durdu. Gözlerini kadının gözlerinden bir saniye bile ayırmıyordu. O sert, acımasız adamın bakışlarında aniden saf, sırılsıklam bir aşkın ve hayranlığın parıltısı belirdi.
Atalay, ceketinin önünü iliklerken ses tonu alışılmışın dışında bir nezaketle ve derinden gelen bir hayranlıkla tınladı:
"Sizinle tanışmak için bütün paramı buraya gömebilirim," dedi Atalay, gözlerini Sevda'nın yüzünde gezdirerek. "Adınız ne?"
Sevda, erkeklerin ona hep arsızca, sahiplenici bakmasına alışkındı.
"Sevda..." diye fısıldadı, büyülenmiş gibi.
Atalay yavaşça elini uzattı, Sevda’nın titreyen parmak uçlarını büyük bir kibarlıkla kavradı ve dudaklarına götürdü. "Ben de Atalay," dedi. "Ve bu gece, Sevda... Benim için değerli olacak."
Mekandaki kimse, o V loş ışıkları altında, şehrin en güçlü adamı ile bir escort kadının arasında, dünyayı yerinden oynatacak, aileleri yıkacak ve çocuklarının kaderini sonsuza dek değiştirecek o devasa, hastalıklı ama sırılsıklam aşkın tam şu saniyede başladığını bilmiyordu. Onlar sadece birbirlerinin gözlerinin içinde kaybolmuşlardı..
.
.
.
.
.
Neden?" diye fısıldadım karanlığa doğru. Sesim çatlak duvarlarda kayboldu. "Neden benden bu kadar nefret ediyorsun, Ayaz?"
Aniden, yukarıdaki demir kapının kilidi büyük bir gürültüyle yeniden döndü. Şaşkınlıkla gözlerimi araladım. basamakları hızla inen o tanıdık gölgeyi önüme düşürdü.
Ayaz geri gelmişti.
Gitmemişti, gidememişti. Ağır ve öfkeli adımlarla yanıma kadar geldi. Tam önümde durduğunda, gölgesi üzerime bir karabasan gibi çöktü. sanki yukarıda kendi kendisiyle büyük bir savaş vermiş ve kaybetmiş gibiydi. Hızla önümde diz çöktü.
Hiçbir şey söylemeden, sertçe bileğimi kavradı ve beni oturduğum yerden yukarıya, kendisine doğru çekti. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o saf öfkeyi ve ardındaki anlamlandıramadığım o karmaşayı görebiliyordum. Ama bu öfkenin sebebini o da bilmiyordu yada biliyordu, ben bilmiyordum ama, sadece içindeki o bastıramadığı karanlığı bana kusmak istiyordu.
"Bana öyle bakmayı kes," diye tısladı Ayaz(yılan Mubarek) çenesi kasılarak. "Sanki dünyadaki tek kurban senmişsin gibi, sanki canı yanan tek kişi senmişsin gibi bakma bana, Ayza!"
"Bırak beni..." dedim, sesim neredeyse çıkmayacak kadar kısıktı. "Madem bir hiçim senin için, madem arkamdan ağlayacak kimsem yok... neden buradasın? Neden gitmiyorsun?"
Ayaz’ın parmakları bileğimi daha da sıktı, canımın acısıyla dişlerimi sıktım. Gözleri bir an için dudaklarıma, ardından moraran yanağıma kaydı. Yüzündeki o kibirli maske bir anlığına titrer gibi oldu ama hemen ardından daha da sertleşti.
"Çünkü senin bu zavallı halin bile beni çileden çıkarıyor!" diye bağırdı aniden. Sesi bodrumda yankılandı. "Sen o ilacı benim içkime atarken, beni o odaya kilitlerken ne hissettiysem... Şu an senin bu çaresizliğini izlerken de aynı şeyi hissediyorum. Sen benim kontrolümü bozuyorsun, Ayza. Ve ben bundan nefret ediyorum!"
Çok fazla dayanamayarak
" Yeter! Tek sorun ilaç yada başka şey mi?bana bak ayaz Öztürk! Ben daha fazla dayanamıyorum bende diğer insalar gibi olmak istiyorum neden ben? Senin evinde tutsak değilde,evime gidebilmek istiyorum mutlu olmak istiyorum."
"Mutlu olman için fedakarlık Yapman gerekir güzelim."
İkimiz de gerçeğin kıyısından bile geçmiyorduk. O benim acımı, ben onun öfkesini kendi küçük savaşımız sanıyorduk. Dışarıdaki o devasa fırtınadan, ailelerimizi kökünden sarsacak o gece hayatındaki tanışmadan tamamen habersizdik.
Ayaz aniden bileğimi bıraktı ve beni sertçe geriye doğru itti. Ayağa kalktı, ellerini saçlarının arasından geçirerek arkasını döndü. Gitmek istiyor ama adımları onu merdivene götürmüyordu.
"Burçak..." dedim, yerdeki tozların arasından ona bakarak. "Ona bir şey yapmalarına izin verme. Eğer benden nefret ediyorsan, bedelini bana ödet. Ama onu bırak."
Ayaz omuzlarının arkasından bana baktı. Gözlerinde ilk kez ne nefret vardı ne de kibir; sadece derin, dipsiz bir karanlık.
"Burada sadece ikimiz varız, Ayza," dedi sesi aniden buz keserek. "Ve bu kapı arkamdan kapandığında, dışarıda ne Burçak kalacak ne de senin o zavallı geçmişin. Sadece sen ve benim sana vereceğim acı kalacak."
Arkasını döndü ve bu kez arkasına bile bakmadan merdivenleri tırmandı. Demir kapı kapandı, kilit sesleri zifiri karanlıkta yankılandı. Ben yine o soğuk betonda, ellerimle yüzümü kapatarak ağlamaya devam ettim. Hiçbir şey bilmeden, yaklaşan o büyük fırtınanın tam ortasında, birbirimizin
canını yakarak karanlıkta kayboluyorduk.
Ben ayza, zorbalık gören biriyim size içime açmak istiyorum...
Çok bıktım. Gerçekten, ruhumun en derinindeki hücreye kadar çok bıktım artık.
Bu bodrumun soğuk betonundan, genzimi yakan o lanet rutubet kokusundan, her gün üzerime bir karabasan gibi çöken bu zifiri karanlıktan o kadar yoruldum ki... Ama en çok insanlardan bıktım. Haklıymışsınız ben dokunduğu her şeyi kirleten, varlığı bile bu dünyaya fazla gelen o zavallı, ezik kız çocuğuyum. Kendimi bildim bileli sırtımda başkalarının günahlarını, başkalarının öfkelerini taşımaktan kamburum çıktı.
Anne... Beni yaşatmak için o parıltılı ama pis gecelerin içinde kaybolduğunu biliyorum yada belki zevk için. Ama bak, yaşayamıyorum. Kurtarmaya çalıştığım Burçak bile benim yüzümden bu cehennemin ortasında kaldı. Ben kime el uzatsam, onu da kendimle birlikte o dipsiz kuyuya çekiyorum. Ben bu hayatta neyin bedelini ödüyorum, anne?
Ve sen, Ayaz...
İçindeki o canavarla beni her gün parça parça etmekten zevk alan sadist bir canavarsın. "Sana sadece benim vereceğim acı kalacak" diyorsun ya, haklısın. Senin o kaskatı nefretinden, beni her gördüğünde kontrolünü kaybetmenden, o zifiri gözlerindeki bitmek bilmeyen saplantılı deliliğinden o kadar çok bıktım ki. Beni bu bodruma kilitleyerek beni yok ettiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Ben zaten senin o benim zayıf noktamdan vurduğun gün, içimde kırılacak tek bir parça bile bırakmadın/m. Sen sadece bir ölünün canını yakmaya çalışıyorsun.
Savaşmaktan bıktım. Her gün "ben de buradayım, ben de bir insanım" diye kendimi kanıtlamaya çalışmaktan, sevilmeyi dilenmekten nefret ettim artık. Fiziksel acı geçiyor, morluklar elbet siliniyor ama bu ruhsal acı insanın içini diri diri çürütüyor.
Avcumun içinde tuttuğum bu soğuk metal parçasının bana fısıldadığı o kolay kaçış bile bana yasak, biliyorum. Ayaz bana o zaferi bile vermeyecek kadar acımasız.
Ama bilin... Ben bu karanlığın içinde, o çok güvendiğiniz dünyalarınızın tam ortasında sessizce yok olurken, geriye sadece sizin o kirli elleriniz ve benim bu bıkmış, yorgun ruhum kalacak. Ben çoktan vazgeçtim. En çok da kendimden...ama ben deliler gibi ayaza aşığım.lanet olsun ki ne yapsada.. Bu, bu dünyadaki en büyük lanetim, en ağır utancım. Kendimden nefret etme sebebim. Beni bu bodruma kilitleyen, saçlarımdan sürükleyen, canımı acıtmaktan tek bir saniye bile pişmanlık duymayan bir canavara kalbimi teslim ettim ben.
O boğazımı sıkarken, nefesi tenimi bir alev gibi yakarken içimin titremesinden nefret ediyorum. Gözlerindeki o saf deliliğin içinde, beni eriten, beni kendine çeken o hastalıklı güce karşı koyamamaktan bıktım. O bana nefretle her baktığında, ben o gözlerde yok olmayı isteyecek kadar delirmişim meğer. Onun o karanlığı, benim zaten can çekişen ruhumu bir sarmaşık gibi sardı ve ben buna izin verdim.
Keşke benden sadece nefret etseydi, keşke ben de ondan sadece nefret edebilseydim. Ama o demir kapıyı üzerime kapatıp beni bu zifiri karanlıkta bıraktığında, canımı yakan şey betonun soğukluğu ya da yalnızlık olmuyor onun gidişi oluyor. Bir pisliğe, bir zalime duyulan bu aşk benim en büyük infazım.
Ayaz... Sen benim hem katilim hem de aldığım o kesik nefessin. Ve ben bu karanlıkta, senin bana vereceğin her acıyı sırılsıklam bir aşkla kabullenecek kadar çoktan kayboldum.
