İçeriğe geç

Gölge Dokunan Çiçek

Bölüm 4 · 7 dk okuma

Gölge Dokunan Çiçek

Bölüm 4

Bal Köpüğü Gözler

ŞIRNAK

Şırnak'a vardığımızda saat gece bir olmuştu. Helikopterden indiğimizde bizi bekleyen, istihbarat ekibinden olduğunu düşündüğüm bir tim vardı. Bizi görür görmez hazır ola geçtiler.

— Rahat asker.

Timimin komutanı olan Ali öne çıktı.

— Hoş geldiniz tertip, Şırnak'a.

Ali kollarını iki yana açmış, bana bakıyordu. Karşımda Ali'yi göreceğimi hiç tahmin etmemiştim. Hiç beklemeden ona sarıldım.

Ali, askerliğe başladığımdan beri birlikte eğitim aldığım insanlardan biriydi. Daha sonra tayini başka bir şehre çıkmış, gitmesinin ardından bir daha yüz yüze görüşme fırsatımız olmamıştı. Arada telefonla konuşuyorduk ama bu, onu görmenin verdiği mutluluğun yerini tutmuyordu.

— Nasılsın kardeşim? dedi.

Gülümsedim.

— Seni görünce daha iyi oldum, tertip.

Ali'ye çok yardım etmiştim, o da bana her zaman destek olmuştu. Birbirimizin sırtını defalarca kollamıştık.

Ali benden uzaklaşıp arkamda duran timime baktı.

— Siz de hoş geldiniz arkadaşlar.

Ardından araçları gösterdi.

— Hadi, size kalacağınız yeri gösterelim.

— Tamam.

Araçlara doğru ilerledik. Ben ve timim aynı araca bindik. Ali ve timi ise yolu göstermek için önden ilerliyordu.

Bizimkiler kendi aralarında sohbet etmeye başlamıştı. Ben ise başımı cama çevirmiş, çevreyi dikkatlice kontrol ediyordum.

Burası küçük bir köydü.

Köyleri severdim. Sessizliği, sakinliği hoşuma giderdi. Fakat buranın sınıra yakın olması ve çevrede yaşananlar içimde garip bir huzursuzluk oluşturuyordu.

Araç yavaşladı.

Bahçeli, müstakil bir evin önünde durduk. Araçlardan inip evin bahçesine girdik.

Yolculuğumuz yaklaşık üç-dört saat sürmüştü. Çevrede fazla ev yoktu. Sınıra yakın olduğumuz için bölge oldukça tenhaydı.

Ali de bizimle birlikte bahçeye kadar geldi.

— Burası sizin kalacağınız yer, tertip.

— Tamam.

— Var mı benden istediğiniz bir şey, tertip?

— Yok, sağ ol.

Elimi Ali'ye uzattım. Elimi sıkarken yüzüme bakıp:

— Önce Allah'a, sonra birbirinize emanetsiniz, tertip, dedi.

Sonra sırtını bize dönüp aracına bindi. Birkaç saniye içinde araç uzaklaşarak gözden kayboldu.

Biz de eve girdik.

Daha içeri adımımızı atar atmaz Atilla kendini koltuğa bıraktı.

Alaycı, Pençe'nin kafasına hafifçe vurdu.

— Ulan sığır, buraya tatile mi geldin? Böyle atıyorsun kendini koltuğa.

Pençe ne yaptığını sonradan anlamış gibi hızla ayağa kalktı. Elini ensesine götürüp mahcup bir ifadeyle bana baktı.

— Özür dilerim komutanım. On üç saat boyunca arabada oturunca her yerim tutuldu.

Gülümseyerek başımı salladım.

— Sorun değil. Bugün keyfinize bakın. Yarın zaten planı kuracak ve harekete geçeceğiz.

Mutfağa doğru ilerledim. Buzdolabını açıp yiyecek bir şeyler aradım fakat neredeyse hiçbir şey yoktu. Yanımızda getirdiklerimizi de hemen tüketemezdik. Olası bir durumda zor durumda kalmamak için onları saklamamız gerekiyordu.

Salona geri döndüğümde Hafız dışında herkes oturuyordu.

— Hafız nerede?

Atilla cevap verdi.

— Namaz kılacaktı. Başka odaya geçti.

Başımı salladım.

— Tamam.

Sonra herkese baktım.

— Dolapta yiyecek bir şey yok. Dışarı çıkıp alacağım.

Tam o sırada Hafız arkamdan geldi.

— Komutanım, biz de sizinle gelelim o zaman.

— Yok. Hepimiz gitmeyelim. Yarımız evde kalalım.

— Peki kim gidecek, kim kalacak komutanım? diye sordu Atilla.

— Sen, ben ve Hafız gideceğiz.

Aybike hemen araya girdi.

— Komutanım, biz de gelseydik.

— Gerek yok. Biz gider, alır geliriz.

— Emredersiniz komutanım.

Yanımda duran Hafız'ın sırtına hafifçe dokunup gelmesini işaret ettim. Ben kapıdan çıkarken Atilla ve Hafız da arkamdan geldi.

Evden çıktığımızda Atilla konuştu.

— Komutanım, bu saatte açık market veya bakkal bulunur mu?

— Bilmem Atilla. Bakacağız.

Hafız birkaç adım sonra sordu:

— Komutanım, peki nereden bulacağız marketi ya da bakkalı?

— Birilerine sorarız. Bize tarif ederler.

— Peki komutanım.

Biraz ilerledikten sonra yol kenarında, bahçe sandalyelerinde oturan bir kadın ve küçük bir kız çocuğu gördük.

Hafız kadını gösterdi.

— Komutanım, şu kadına sorsak olur mu?

— Tamam.

Onlara doğru ilerlemeye başladık.

Yaklaştığımızda küçük kızın konuşmasını duydum.

— Öğretmenim, ben gideyim. Geç oldu, babam sonra çok kızar bana.

İçim burkuldu.

Acaba okumak için babasından gizli mi geliyordu? Yoksa babası onun okumasına izin vermiyor muydu?

Kadın, kızın elini tuttu.

— Seni evine kadar bırakayım ben, güzelim. Hava da karardı zaten.

Bizi görünce ikisi de şaşırdı.

Kadının öğretmen olduğunu o zaman anladım.

— Bir sorun mu var komutanım? diye sordu kadın.

Kadına baktığım anda içimde garip bir his oluştu.

Bu duyguyu daha önce hiç yaşamamıştım.

Gözleri bal köpüğü rengindeydi. Teninin açık rengi yüzüne ayrı bir zarafet katıyordu. Üzerinde küçük sarı çiçekleri olan bir elbise vardı. Elbise ona fazlasıyla yakışmıştı.

Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.

Sonunda toparlandım.

— Eee... Şey... Biz burada market veya bakkal arıyorduk da nerede bulabiliriz acaba?

Kadın gülümsedi.

— Yolumuzun üzerinde bir tane var. İsterseniz sizi oraya kadar götürebilirim.

— Tamam.

Birlikte yürümeye başladık.

Kız çocuğu kadının elini tutuyordu. Bir süre sessizce ilerledik. Sonra kadın konuşmaya başladı.

— Hayırdır inşallah komutanım. Sizin yolunuz neden buraya düştü?

Kıza bakıp ardından öğretmene döndüm.

— Buralarda biraz işlerimiz var da... Bir süre burada olacağız.

— Anladım.

Bunu söylerken başını hafifçe salladı.

Bir süre daha yürüdük. Sonra kadın durdu. Biz de durduk.

Önümüzde bir yol ayrımı vardı.

— Artık sizinle yollarımız burada ayrılıyor. Siz bu yoldan gideceksiniz. İlk aradan döndüğünüzde karşınıza bir market çıkacak. Oradan ihtiyaçlarınızı alabilirsiniz.

— Peki ya siz nereye gidiyorsunuz?

— Biz de buradan gideceğiz. Melis'le evimiz diğer tarafta.

Gösterdiği yöne baktım.

Kuytu ve tenha bir yerdi.

Onların oraya yalnız gitmesini doğru bulmadım.

— Size eşlik etmemizi ister misiniz?

Kadın hemen başını salladı.

— Hayır, biz gidebiliriz. Teşekkür ederiz.

Bir süre daha ısrar ettik ama kabul etmedi.

— Peki o zaman. İyi akşamlar.

— İyi akşamlar, komutanım.

Tam arkamı dönüp gidecekken aklıma bir şey geldi.

— Peki... Adınızı öğrenmemde bir sakınca var mı acaba?

Kadın bir an duraksadı. Sanki söyleyip söylememek arasında kalmıştı.

Ben artık cevap vermeyeceğini düşünüp arkamı dönüyordum ki sesini duydum.

— Adım Açelya.

İsmi gibi narin ve zarifti.

Gülümseyerek ona döndüm.

— Peki ya sizin isminiz ne?

Bir an duraksadım.

— Benim ismim Deniz Viran.

Sonra yanımdaki Atilla ve Hafız'a baktım.

Açelya onlara dönüp:

— Peki ya sizin isimleriniz?

Atilla gülümseyerek cevap verdi.

— Benim ismim Atilla.

Hafız da:

— Benim ismim Ayaz, dedi.

Açelya gülümsedi.

— Tanıştığıma memnun oldum.

— Biz de memnun olduk.

Sonra yollarımız ayrıldı.

Biz başka yöne, Açelya ve Melis ise başka yöne ilerledi.

Markete gidip ihtiyaçlarımızı aldıktan sonra eve döndük.

Daha kapıdan girer girmez Atilla'nın sesi duyuldu.

— Komutanım, neden bu kadar geç kaldınız?

Atilla benim yerime cevap verdi.

— Niye, çok mu özledin bizi Mermi?

Atilla'nın sözleri gülmeme neden oldu.

Mermi hemen karşılık verdi.

— Komutanım, siz özlenmeyecek adamlar mısınız niye?

Alaycı ona takıldı.

— Tamam lan, taşkalalık yapmayın.

Gülümseyerek elimdeki poşetleri tezgâha bıraktım.

— Hadi bakalım. Ne yapabiliriz?

Pençe poşetlerin içine bakıp:

— Makarna yapalım komutanım, dedi.

— Yap Pençe. Yiyelim.

Aybike ve Umay da mutfağa girdi.

— Biz de yardım edelim o zaman Pençe'ye.

— Siz aldınız, biz yapalım komutanım, dedi Pençe.

— Tamam.

Mutfağın kalabalığından uzaklaşıp biraz hava almak için balkona çıktım.

Balkonda Atilla vardı.

Atilla, benim duygularımı çoğu insandan daha iyi bilirdi. Ne hissettiğimi söylememe gerek kalmadan anlardı.

Beni görünce gülümsedi.

— Gel, gel kardeşim.

Yanına yaklaştım.

Atilla yüzüme bakıp alaycı bir ifadeyle konuştu.

— O kadına bakışlar neydi öyle?

Başımı hafifçe eğdim.

— Onda tarif edemeyeceğim bir şey var.

Atilla gülmeye başladı.

— Prens ve prensesin aşkını mı izleyeceğiz yoksa?

Ben de gülerek karşılık verdim.

— Bizden olsa olsa muhafız ve prenses olur.

— Kendine haksızlık etme.

Birlikte güldük.

Fakat birkaç saniye sonra yüzüm ciddileşti.

— Atilla...

— Söyle.

— Ben vatanı korurken o, vatanın gelecek nesillerini yetiştiriyor.

Atilla bir süre sessiz kaldı.

— Ama hayat kurmak isteseydim... onu seçerdim.

Atilla yüzüme baktı.

— Sen onu sevmeye başlamışsın, Deniz Viran. Sadece kendine itiraf edemiyorsun.

Ne diyeceğimi bilemedim.

Tam o sırada Göktürk yanımıza geldi.

— Komutanım, sofra hazır.

— Geliyoruz Göktürk.

Atilla'nın omzuna kolumu atıp içeri doğru yürüdüm. O ise homurdanarak benimle birlikte geldi.

Sofraya oturduk ve hep birlikte yemek yedik.

Yemekten ilk doyan Hafız oldu.

— Elinize sağlık, çok güzel olmuş.

Sonra bana döndü.

— Komutanım, ben kalkabilir miyim?

— Tamam.

Hafız'ın ardından ben de kalktım.

— Elinize sağlık.

Ellerimi yıkayıp salona geçtim.

Hafız televizyon izliyordu. Beni görünce ayağa kalkmaya çalıştı.

— Otur, otur. Kalkma Hafız. Ne izliyorsun?

— Asırlık Gece, komutanım.

Ben de Asırlık Gece'yi severdim. Özellikle geçmişte yaşanan olayları konu alan bölümleri ilgimi çekerdi.

Yanına oturup izlemeye başladım.

Bir süre sonra diğerleri de gelip bize katıldı.

Film bittiğinde hepimiz odalarımıza çekildik.

Uzun bir günün ardından gözlerimi kapattım.

Fakat o gece aklımda tek bir şey vardı.

Bal köpüğü gözler...

Ve adı gibi zarif olan Açelya.

Bölüm sonu

2 yorum

  • Kitaplığa ekledim bölüm geldikçe okurum, aşırı sardı ya çok güzel 😃

    1Yanıt