"Kimileri için bu hayat yolculuğunu anlamlı kılan hayallerdir; o tutkuyla peşinden koştuğumuz, rüyalarımızı gerçeğe dönüştürebilmek için her günü, her saati adadığımız o hayaller… Hayaller, kalbimizin derinliklerinde yankı bulur, ruhumuzu okşar, bir hedefin ışığını gösterir. O ışık, bizlere geleceğe dair bir umut alevi yakar, karanlık gecelerde bir yıldız gibi parlayarak yolumuzu aydınlatır. Hayaller, bazen sadece ulaşmak istediğimiz bir nokta değil, yolculuğumuzun ta kendisidir; bizi biz yapan, her engeli aşmaya cesaret veren bir güç. Gerçekleştiğinde ise, o hayallerin tatlı huzuru sarar içimizi, yaşamın sunduğu en değerli ödül gibi hissettirecek kadar derindir. O huzur, ne kadar mükemmel olursa olsun, bir son değil, yeni bir başlangıcın kapısını aralar.
Bazı insanlar için ise hayatın anlamı, sevdiklerindedir. Ailelerinin gülüşlerinde, dostlarının yanında oluşlarında, kalp atışlarının birbiriyle uyum içinde olduğu o anlarda bulurlar. Sevdikleri, onların yaşama sebebidir, varlıkları bile karanlık anların içinden bir ışık gibi çıkar. Bir bakış, bir sarılma, bir kelime, bazen tüm dünyayı değiştirebilir. Sevdiklerimizin yanında olmanın huzuru, kaybolduğumuzda bize yol gösteren, yalnız kaldığımızda ise adeta bir pusula gibi yönümüzü belirleyen bir kuvvet gibidir. Hayat, sevgiyle şekillenir; o sevginin getirdiği güvenle, insanlar birbirlerini tamamlar.
Ve bazılarımız için, hayatı anlamlı kılan o tek biricik kişidir. Kim bilir, belki bir anlık bir karşılaşma, belki uzun zaman sonra tekrar birleşen yollar… Aniden hayatımıza giren bir bakış, bir söz, bir gülümseme, ruhumuza dokunur. O kişi, ne olduğunu bilemeden bir yerden, bilinçaltımızın derinliklerinden çıkar ve hayatımızın merkezine yerleşir. Bazen bir bakış, bazen sadece bir dokunuş, tüm dünyayı değiştirebilir. O kişi, içindeki boşlukları dolduran, kaybolmuş parçalarımızı birleştiren bir pusula gibi olur. Birçok karmaşanın ortasında, bir yerlerde, bir insanın varlığı bizlere, tüm dünyayı yeniden anlamlandırmamıza yardımcı olabilir. Belki de işte o an, hayatımıza kök salmamız için gereken cesareti buluruz. O biricik insan, bizlere varlığın anlamını hatırlatır; onun yanında dünya bir başka renk alır, hayatın sesleri başka bir tonla yankı bulur.
Öyle ya, tüm insanların bu hayatta tutunduğu, yaşamak için bir sebep saydığı bir şeyler vardır. Bir çocuk hayalini, bir arkadaşının gülümsemesini, bir aile ferdinin varlığını tutunarak hayatta kalır. Yoksa bunca çabaya kim dayanırdı? Kimse. Kimse bu kadar mücadele etmezdi, kimse bu kadar hayatta kalmaya çalışmazdı. Çünkü hayat, bazen yalnızca o tutunacak bir dalı bulabilmekle ilgilidir. O dal, bir hayal, bir insan, bir umut olabilir. Ama o dalı bulduğumuzda, her şeyin bir anlamı olur. O zaman, yaşamın zorluklarına karşı daha güçlü durabiliriz. O zaman, bunca acıyı, bunca savaşı, bunca kaybı ve kırıklığı göğüsleyebiliriz. O dal, hayatta kalmamızı sağlayan o görünmeyen güçtür, işte bu yüzden yaşamalıyız.
Ve belki de hepimiz, hiç farkında olmadan, başkalarının yaşamına dokunan o dal olmuşuzdur. Belki de bir bakışımız, bir sözümüz ya da sadece varlığımız, başka birinin karanlık gecesine dokunmuş, ona ışık olmuşuzdur. Bazen, hayatın içindeki en ufak bir gülümseme, en basit bir yardım eli, başkasının hayatında devrim yaratabilir. Ve belki de hiç farkında olmadan, kimseye söylemeden, başkalarına umut olabiliyoruz. İşte bu yüzden, hayatı sonuna kadar yaşamalıyız. Önce kendimiz için, sonra da yaşama sebebi olduğumuz, bizden umut bulan o insanlar için.
Hatta sen bile… Birilerinin yaşama sebebi olabilirsin. Belki de farkında olmadan, hiç tanımadığın birinin karanlık gecelerine yıldız olmuşsundur. O karanlık, her adımda seni tüketmeye çalışan, seni yalnız bırakmaya çalışan bir boşluk, bir hiçlik gibi hissettiren bir zifiri karanlık olabilir. Ama işte o karanlık gecede, senin varlığın bir ışık gibi beliriverir. Belki de hiç farkında olmadan, bir bakışın, bir gülümsemen, bir cümlen o karanlık gecenin içindeki en parlak yıldız olur. O küçük ışık, birini umutlandırabilir, ona yol gösterebilir, ona varlığını hatırlatabilir. Çünkü bazen, sadece bir kişinin varlığı bile bir başkasının hayatını değiştirebilir. Ve bu, farkında olmadığımız bir güçtür; ne kadar küçük görünse de, bir kişinin hayatına dokunmak, ona bir umut ışığı olmak, dünyayı değiştirebilir.
Belki de sen, başkalarına umut olduğunun farkında değilsin. Belki de yaşamın boyunca birçok kişiye, zor zamanlarında başlarını yaslayabilecekleri bir omuz oluyorsundur. Ama işte bu yüzden, hayatı sonuna kadar yaşamalıyız. Önce kendimiz için, sonra da yaşama sebebi olduğumuz, bizden umut bulan o insanlar için. Çünkü her birimiz, birbirimize bir parça umut bırakıyoruz. Ve bu, hayatı anlamlı kılan şeylerden biri. Yaşadığımız her an, başkalarına dokunabileceğimiz bir fırsat olabilir. Her gülümseme, her kelime, her küçük iyilik, bir başkasının karanlık dünyasında parlak bir ışık olabilir. Bunu unutmamalıyız; çünkü hayat, sadece kendi yolculuğumuz değil, başkalarının da yolculuğuna dokunabilmektir.
_________________________________________
Gökyüzü, yıldızların parıltısıyla adeta bir mücevher gibi parlıyordu. Ay, incelikle dökülen ışığıyla geceyi sarmalarken, Mert ile yan yana yürüyerek evime doğru ilerliyordum. Her adımda, geceye dair sessiz bir huzur vardı. Yıldızların bakışlarımıza yansıyan yumuşak ışığı altında, etrafımızdaki her şey o kadar sakin ve huzurluydu ki, sanki dünya sadece ikimiz için dönüyordu.
Kaldığım apartmanın önüne vardığımızda, bir an durakladık. Gözlerimdeki yansıyan yıldız ışığı, Mert’in yüzünde beliren bir tebessüme eşlik ediyordu. Birbirimize bakarken, kelimeler bu anı anlatmak için yetersizdi. Ama yine de, o anın tüm huzurunu hissettirerek gülümsedim.
"Yarın görüşürüz," dedim, sesimde içten bir ton vardı. "Bugün için teşekkürler… Benim için gerçekten güzel bir gündü."
"Benim için de..." Mert'in sesi, bir an için yumuşak bir rüzgar gibi gülümsedi. Gözlerinde, sözcüklerden daha fazla şey vardı. "Yarın görüşürüz, Yasemin."
Bir süre durdu, belki düşündü, belki de anı daha da kıymetli kılmak istedi. Sonra gözlerinde hafif bir parıltı belirdi ve dudaklarında hafif bir alaycı gülümseme oluştu. "Sana mesaj atarak rahatsız edici olabilirim... şimdiden haberin olsun," dedi, biraz da muzip bir şekilde.
Sadece gülümsedim, içimden bir kıpırtı geçerken, yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. Bu tatlı rahatsızlık fikri, bir şekilde hoşuma gitmişti. Bir bakıma, Mert'in bana olan ilgisi, içimde bir sıcaklık yaratıyordu. "Tamam," diye cevap verdim, gözlerimdeki sessiz onayı yansıtarak. "Ama unutma, ben de bazen seni rahatsız edebilirim," diye ekledim, sesimdeki eğlenceli tonla.
İkimizin arasında geçmiş olan bu kısa, neşeli an, o anın değerini katbekat arttırıyordu. Birbirimize bakarken, dünyadan uzak, sadece birbirimize ait bir anın içindeydik.
Eve girdiğimde, içimi sarıp sarmalayan o hafif ama tatlı huzur hissiyle dolmuştum. Günün karmaşası, üzerimdeki o sürekli ağırlık sanki bir anda erimiş, kaybolmuştu. Her ne kadar fiziksel olarak yorgun olsam da, ruhumda tarif edemediğim bir hafiflik vardı. Sanki dünya biraz daha yavaş dönüyormuş gibi hissettim. O an, eskiden her adımda ağırlaşan düşünceler ve duygular yok olmuş, yerine bir tür dinginlik gelmişti.
Üstümü değiştirdim, ama vücudum hala günün yorgunluğunun etkisi altındaydı. Yavaşça yatağa uzandım, başımı yastığa koyar koymaz gözlerim ağırlaşmaya başladı. Düşüncelerim, o an, her zamanki gibi kafamı meşgul etmek yerine bir huzur dalgası gibi beni sarıp sarmaladı. İçimden bir ses, bugünün tüm karmaşasını ve duygusal yoğunluğunu bir kenara bırakmam gerektiğini fısıldıyordu. O yüzden, yavaşça uykuya dalarken, bir an bile direnmedim.
Sabah olduğunda, gözlerimi açmakta zorluk çektim. Güne, her zamanki telaşla başlamak yerine, evde boş boş oturmak bana tuhaf geliyordu. Biraz zaman geçti, ama içimdeki garip boşluğu dolduramıyordum. Dün olanlar, Mert ile yaşadıklarım, hafızamda hala netti ama bir o kadar da belirsizdi. Gerçek miydi, yoksa sadece bir hayal mi? Her anı, zihnimde tekrar tekrar canlandırırken, kendimi bir rüyanın içinde gibiydim. Hangi parçası gerçekti, hangi parçası ise sadece bir hayalin yansımasıydı? Tüm bunlar, kafamda bir çözüm bulamadan dans ediyordu.
Tam o sırada diğer odadan çalan telefon sesi, beni bu tatlı düşüncelerden çıkardı. Telefonu açtığımda, karşı taraftan Mert’in tanıdık sesi geldi:
"Alo, Yasemin."
"Merhaba, Mert," dedim hafif bir heyecanla. "Sesini tekrar duyduğuma sevindim. Rahatsız etmedin, merak etme."
"Şey... Acaba aşağıya ine bilir misin, müsaitsen?" dedi, sesi biraz çekingen ama yine de kararlıydı.
"Aşağı mı?" dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyerek.
"Evet. Apartmanın yakınlarındayım. Umarım garip çıkmamıştır... Eğer rahatsızlık verdiysem bağışla, ben sadece..."
" Yanlış anlamadım" diye onu durdurdum, gülümseyerek. "Buraya kadar gelerek zahmet etmişsin, o yüzden şaşırdım. Söyleseydin ben gelirdim, kendini bu kadar zahmete sokmazdın."
"Zahmet değil," dedi Mert nazik bir şekilde. "Burada seni beklerim."
Telefonu kapattıktan sonra, içimdeki heyecanı bastıramayarak hemen harekete geçtim. Kalbim, bir kuş gibi çırpınarak hızlıca yükseliyor, her atışıyla içimde bir kıpırtı bırakıyordu. Sanki dünyadaki her şey durmuş, o an sadece Mert’in sesini duymak ve onu görmek için bekleyen bir ben kalmıştım. Gözlerimde bir parıltı, içinde güneş doğmuşçasına bir ışıltı vardı. Heyecanım, her geçen saniye daha da büyüyordu.
Dolabımın önünde durarak, bir an için ne giyeceğimi bilemedim. Ama sonunda, gözümün önünden geçen elbiseler arasından elime geçen ilk kıyafeti alıp hızlıca üzerime geçirdim. O kadar heyecanlıydım ki, her hareketim bir nevi aceleciydi. Bir parça sakinleşmeye çalışırken bile içimdeki ses bana sabırsızca Mert’i beklememi fısıldıyordu.
Evden çıkarken, aynaya bile bakmayı unuttum. Saçlarımın düzensizliğini, ya da yüzümdeki minik kırışıklıkları hiç umursamadım. O an, tek istediğim Mert’le buluşmaktı. O kadar güçlüydü ki içimdeki his, dış görünüşüm hiçbir anlam ifade etmiyordu. Hızla dışarı çıktım, adımlarım sanki hiç olmadığı kadar hızlı ve kararlıydı.
Apartmandan adımımı attığım an, onu hemen gördüm. Uzun boylu, sakin adımlarla duruyordu, gözlüklerinin arkasından gözlerini kısarak gülümsediği an, içimde bir şeyler uyandı. O an, Mert’in yüzüne bakarken fark etmediğim bir şeyler vardı. Gözlerindeki ifade, bakışlarındaki derinlik… Sanki her şey bir anda netleşmişti.
Mert’in duruşunda, sade ama zarif giyimiyle çevresine yaydığı bir müzisyenin ruh hali vardı. O kadar doğal, o kadar içten bir şekilde duruyordu ki, her hareketi, her bakışı bir melodinin notalarına dönüşüyordu. Son moda kıyafetlerden uzak, sadece kendine özgü ve düzenli tarzı, onu bir tablo gibi özel kılıyordu. Sanki bu dünyada değil de, bir başka evrende yaşıyormuş gibi bir hava vardı etrafında.
Ve bir an için mevsimleri düşündüm. Eğer ona bir mevsim seçmem gerekseydi, kesinlikle sonbaharı yakıştırırdım. Sonbaharın o hüzünlü ama sakin güzelliği, sararan yaprakların yavaşça dökülmesi gibi, Mert de içindeki duyguları öyle doğal bir şekilde taşırdı. Hem dingin, hem de içinde derin duygular barındıran bir karakterdi. Sanki her şeyin dışında bir yerde, ama her şeye hakim bir duruşu vardı. O an fark ettim ki, Mert’in iç dünyası ne kadar derinse, dışarıdan gelen her şeyin de ona uyum sağladığını hissediyordum.
"Eee, bu sefer nereye gitmeyi düşünüyorsun?" diye sordum, sessizliği bozarak.
Mert, hafifçe omuz silkerek, "Aslında biraz kararsızdım," dedi. "Müze ya da kütüphane gibi bir yer düşündüm ama..." Gözlerini bir an uzaklara daldı, sonra tekrar bana döndü.
"Gerçekten mi?" dedim, şaşkınlıkla sözünü keserek. "Bir müze ya da kütüphane?" Mert'in sıradan bir günün içinde böyle bir yer düşünmesi bambaşka bir şeydi. Bunu ona sormak bile bana tuhaf gelmişti.
"Yani bence güzel yerler; sessiz, sakin, kendini bulabileceğin yerler," dedi, gözlerinde hafif bir dalgınlık ve bir tür uzaklık vardı. "Ama sonra düşündüm... Bir insan öleceğini bildiğinde böyle yerlere gitmek biraz garip olur, değil mi?" Cümlesini bitirirken, bir anlam yüklediği şeyler vardı; kaybolmuş bir anlam arayışı, bir tedirginlik…
Bir süre sessiz kaldım, bu sözlerin derinliğiyle doldu içim. Sonra merakla, "Peki nereye gitmeye karar verdin?" diye sordum, sesimdeki titreyen heyecanı fark etmeye çalışarak.
"Seni benim gitmeyi çok sevdiğim bir yere götüreceğim," dedi, gözlerinde gizemli bir parıltı, gülümsemesinde anlamlı bir sır vardı.
"Orası neresi?" dedim, heyecanla. Her şeyin bir anlamı var gibi hissediyordum, içimdeki merak daha da büyüdü.
"Orasını gidince göreceksin," dedi, yüzünde hafif bir tebessümle. "Eminim sen de çok seveceksin. Ne zaman oraya gitsem, yeniden canlanmış gibi hissediyorum." Cümlesindeki samimiyet, yavaşça beni içine çekiyordu. O yer, ona ne ifade ediyorsa, ben de orada bir şeyler bulacaktım.
Bu sözler içimde bir merak kıpırtısı uyandırmıştı. İçimden bir şey, Mert’in beni götüreceği yerin ne kadar özel olduğuna dair bir şeyler fısıldıyordu. Ama o an, sadece onun peşinden gitmek, bir arayışın parçası olmak istiyordum. Sessizce yürümeye devam ettik, her adımda biraz daha yakınlaştık.
Ta ki, Mert balon satan yaşlı bir adamın yanında durana kadar. Yaşlı adamın renkli balonları, sokak ışıklarının yansımasıyla adeta birer yıldız gibi parlıyordu. Mert, gülümsedi ve bir demet balon aldı. Renkleri o kadar canlıydı ki, her biri sanki bir parça mutluluk taşıyor gibiydi.
Balonları eline alırken, bana doğru dönüp kısa bir bakış attı. Gözlerinde yine o gizemli ifadeyle, “Hadi gidelim,” dedi.
Bir yandan balonların hepsi farklı renklerdeydi—kırmızı, sarı, mavi, yeşil. Balonların hafifçe rüzgarla savrulmasına, rengiyle çevremizi sarmasına baktım. Mert’in elindeki balonlar, onun kişiliği gibi bir yansıma gibiydi. Bir yandan neşeli, renkli, her anı yaşamak ister gibi ama diğer yandan da bir şeyler saklayan, derin bir anlam taşıyan.
Bir süre sessizce yürüdük. Adımlarım her geçen saniye biraz daha hızlı, biraz daha meraklıydı. Elimde rengarenk balonlar varken, nereye gittiğimizi merak ediyordum. Mert’in gittiği her yerin bir anlamı olduğuna inanmaya başlamıştım. Balonları tutarak ilerlerken, bir yandan da ona dair daha fazla şey öğrenmek istiyordum. Balonlar, sanki bizi daha parlak bir yere götürecekmiş gibi, bir arayışa işaret ediyordu.
Bir süre sonra, Mert’in beni götürdüğü yerin büyükçe bir bina olduğunu fark ettim. Bina, eski bir yapının izlerini taşıyor, duvarlarında zamanın bıraktığı izler belirgin bir şekilde görülüyordu. Ancak bir şekilde bu yapının kendine has bir cazibesi vardı.
"Burası... çocuk esirgeme kurumu değil mi?" dedim şaşkınlıkla. Hemen karşımdaki binanın ihtişamı ile karışan nostaljik havasına bakarak, eski zamanlara ait bir hatıra gibi hissettim.
Mert hafifçe gülümsedi. Gülümsemesi, tüm yüzünü aydınlatan bir sıcaklık taşıyordu. "İçeri gel. Sana göstermek istediğim yer burada," dedi, eliyle binayı işaret ederek.
O an bir şeyler hissettim. Binanın dışı eski olsa da, Mert’in içeriye beni davet etmesi, buranın bana sunduğu huzuru hissettirmeye başlamıştı. Merakla adımlarımı ona uydurdum, yavaşça bina kapısını geçip içeri adım attım. İçeri girdiğimizde, bina birden bambaşka bir hale büründü.
Yanımızdan geçen her insan, Mert’e sıcak bir selam veriyordu. Gözlerindeki tanıdık bir ışık, buradaki herkesin Mert’i tanıdığını belli ediyordu. Birkaç kişi bizden önce gelmişti, aramızda sessiz ama derin bir bağ vardı. O an fark ettim ki, Mert burayı sıkça ziyaret ediyordu. Burada, bir parçası gibi görünüyordu.
Sağdaki kapının önünde durdu. Kapı, oldukça eski ama sağlam görünüyordu. Mert, elleriyle kapıyı iterek içeri girdi ve ben de onu izleyerek adımımı içeriye attım. İçeride, beni bekleyen o huzur verici atmosferin sıcaklığına kapıldım. Burada zamanın geçişi yavaşlamış gibiydi. Renkli duvarlar, çocukların çizdiği resimler, ve o anın içindeki sessizlik, her şey buranın insanlara sunduğu güveni ve huzuru gösteriyordu.
Kapı açılır açılmaz, içerideki çocuklar, Mert’i görünce hemen sevincin içinde ona doğru koşmaya başladılar. Neşe dolu, masum yüzleriyle Mert’in etrafını sardılar. O ise bir eliyle rengarenk balonları sıkıca tutarken, diğer eliyle her birine sarılıyor, onları sevgiyle kucaklıyordu. Çocukların yüzlerindeki ışıltı, Mert’e duydukları sevgiyi anlatan en saf dil gibiydi.
Mert, çocuklara olan bağını o kadar derin bir şekilde hissettiriyordu ki, aralarındaki etkileşimde hiç şüphe yoktu. Birbirlerine sarılıp gülüşmelerini izlerken, içimde bir sıcaklık belirdi. Mert’in burada, bu çocukların dünyasında bulduğu huzuru görmek, her şeyin anlamını bir anda gözler önüne serdi. Onun kalbi burada atıyordu, bu sevgi dolu dünyada, çocukların yanında.
O an, tüm kalbimle anladım; bazı insanlar hayatı anlamlı kılmak için kendilerine bir sebep bulmuşlardı. Mert’in içindeki sevgiyi ve belki de iyileştirilmesi gereken yaralarını, bu çocuklarla paylaşıyor olması beni derinden etkiledi. Bir kenara oturup, Mert’in çocuklarla olan sıcak etkileşimini izlerken, içimi huzurla dolan bir duygu kapladı. Burada, kirli dünyadan uzak, saf ve masum bir sevgi vardı. Çocukların neşeli kahkahaları, adeta hayatın acımasız yanlarını silip atıyor, kalbimi saran bir sıcaklık yaratıyordu.
Mert, her bir çocuğa özenle yaklaşırken, onların gözlerindeki saf mutluluğu görmek insana huzur veriyordu. Sadece balonları vermekle kalmıyor, onlara bir umut, bir sıcaklık da sunuyordu. Onun bu çocuklarla kurduğu bağ, sadece bir öğretmen-öğrenci ilişkisinden çok daha fazlasını yansıtıyordu. Bir dost, bir abi gibi, her birinin kalbine dokunuyor ve onlara kendilerini değerli hissettiriyordu. Mert’in başkalarının ruhuna dokunma becerisi gerçekten hayranlık uyandırıcıydı. Burada, hayatın karmaşasından uzak, saf bir sevgi ve huzur vardı; tam da herkesin ihtiyaç duyduğu türden bir huzur.
O sırada küçük bir kız, sessizce yanıma geldi. Denizi anımsatan mavi gözleri, dalgalı kumral saçları ve süt beyazı teniyle sanki bir masal karakteri gibiydi. Bana öylece baktığında, ne yapmam gerektiğini bilemedim. Yalnızca gözlerindeki saf bakış, beni derinden etkiledi. Derken elindeki lastik tokayı ve tarağı bana uzattı, dudaklarını hafifçe aralayarak, sanki bir şey söylemeye çalışıyordu.
"Saçını toplamamı mı istiyorsun?" diye sordum, hafif bir tereddütle. Sesim, her ne kadar sakin olsa da, içimdeki duyguların karışıklığını yansıtıyordu.
Küçük kız başını onaylarcasına sallayınca, tokayı ve tarağı aldım. Elim, tıpkı yıllar önce annemin saçlarımı toplarken yaptığı gibi, dikkatle küçük kızın saçlarını taramaya başladı. Onun küçük başındaki saçları özenle toplarken, bir anda zamanın gerisine doğru, çocukluğumun kayıp anılarına doğru yolculuk yaptım. Annemin aynı şekilde saçlarımı toplamaya çalıştığı günler, gözümde canlandı. O eski zamanlar, o neşeli ama bir o kadar da saf ve huzurlu anlar... Gözlerimdeki yaşanmışlıklar, her bir telde yankı buluyordu. Yüzümde, istemsizce bir buruk gülümseme belirdi.
Ne kadar kabullenmek istemesem de, o günler geride kalmıştı artık. Zaman, değişen her şeyle birlikte beni de sürüklemişti. Ama o an, küçük kızın bana uzattığı tarağı ve tokayı tutarken, geçmişin izlerini hissedebildim. Her saç telini yerli yerine koyarken, sanki geçmişin hüzünleri de yavaşça kayboluyordu. Bir tür şifa gibi...
Saçını topladıktan sonra, tarağı küçük kızı geri verirken, dikkatlice gözlerinin içine bakmayı ihmal etmedim. Küçük Deniz’in bakışları, adeta bir deniz gibi derindi, fakat içinde bir hüzün vardı. Bir şeyleri kaybetmiş gibiydi. O sırada, Mert çocukların yanından ayrılarak yanımıza doğru geldi. Yavaşça gülümsedi ve "Deniz buradaymış demek. Nerede olduğunu merak etmiştim," dedi.
"İsmi Deniz mi?" diye sordum, sessizce.
"Evet, Deniz," dedi Mert, hafif bir tebessümle. "Kendisi de deniz gibi güzeldir."
Mert’in sözleri, küçük kızın sessizliğini bir nebze de olsa yumuşatmaya çalışıyordu ama o, sanki dünya ona ait değilmiş gibi bir boşlukla kalmıştı. Gözlerindeki derinlik, insanı içine çeken bir boşluk gibiydi. Her ne kadar denizin rengini andırsa da, o gözlerde bir ışık yoktu, bir parıltı kaybolmuştu. Bir zamanlar parlak olan o deniz mavisi, şimdi sadece soğuk ve uzak bir hüzne dönüşmüştü.
Küçük kızın ifadesindeki boşluk, sanki içindeki tüm umutları ve neşeyi yitirmiş gibi bir izlenim veriyordu. Yüzünde en ufak bir gülümseme ya da neşeye dair bir iz yoktu. Sanki o, tüm dünyadan yabancılaşmış, kendisini çevresindekilerden uzak tutmuş gibiydi.
Mert’in gözleri, küçük Deniz’in durumunu görünce hafifçe yumuşadı, ama aynı zamanda büyük bir endişe vardı. Bir şeyler eksikti. Küçük kızın gözlerinde kaybolan parıltıyı arayan bir umut vardı ama o umut bir türlü geri gelmiyordu.
Mert, elindeki balonlardan birini küçük kızı nazikçe uzatarak, "Sen de balon ister misin, Deniz?" diye sordu, ama cevabı beklediğinden farklıydı. Küçük kız, başını yavaşça sağa sola sallayarak, "Hayır, ben banyoya gitmeliyim," dedi, sesi yavaş ama kararlıydı.
Mert, balonunu geri alırken, küçük kızın söylediklerine karşılık vermek yerine, sadece sessizce onu izledi. Deniz, arkasını dönüp uzaklaşırken, adımlarındaki isteksizliği ve içsel bir boşluğu bir kez daha fark ettim. Mert’in yüzündeki o sıcak, her şeyi yenecek gibi görünen gülümseme bir anda soldu ve yerine belirsiz bir hüzün yerleşti.
Gözlerinde, küçük Deniz’in sözleri karşısında duyduğu derin üzülme hissini okuyabiliyordum. Çocukları görmek, onlara hediye vermek ne kadar güzel bir şeyse, onların gözlerindeki kaybolan ışığı görmek bir o kadar acı vericiydi.
"Galiba bugün pek iyi bir gününde değil," dedim, Mert'e bakarak. Sözlerimde tam bir teselli arayışı yoktu, sadece olan bitenin farkındalığı vardı.
Bu, diğer günlerden çok daha iyi aslında," dedi derin bir nefes alarak. "İlk geldiğinde kimseyle tek kelime konuşmuyordu bile. Şimdi ise en azından birkaç kelime edebiliyor."
Deniz’e üzülerek baktım. "Küçücük yaşında zor şeyler yaşamış gibi görünüyor."
Mert başını hüzünle salladı. "Buradaki tüm çocuklar, aileleri tarafından sevgi görmemiş çocuklar... Bu yüzden hep sevgiyi arıyorlar. Bazıları, yaşadıkları acılar ve hayatın onlara sunduğu travmalar yüzünden, hayata tutunmakta zorlanıyor. Yaşıtları gibi gülüp oynayamıyorlar. Deniz de o çocuklardan biri. Küçük bedeniyle büyük yaralar taşımak zorunda kalmış…"
Bu sözler içimi burktu. Küçük bir çocuğun böylesine büyük acılarla nasıl başa çıkabileceğini düşünmek, kalbimi sızlattı. Sessizce Mert’e baktım, onu buraya çeken şeyin sadece çocuklara yardım etmek değil, onlarla kendi içindeki yaraları da iyileştirmek olduğunu hissettim.

