""Yurttan ayrıldıktan sonra, hayatımın kontrolünü elime almaya karar verdim. Belki de bir anlam bulma çabasıydı, ya da kendimi bir şekilde var etme isteği. Her genç gibi, üniversite diplomasının bana yepyeni bir hayat sunacağını, belki de yıllarca kaybolduğum o karanlık yerden beni çıkaracağını hayal ettim. Eğitim, beni tekrar şekillendirecek, beni anlamlı bir yere taşıyacak tek yol gibi görünüyordu. Ama her ne kadar bir şeyler yapmaya başlamış olsam da, içimde bir eksiklik vardı; kalbimde ise keskin bir acı vardı. O acı, zaman zaman başımı döndürecek kadar yoğunlaşır, hastalığımın yavaşça beni tükettiğini her an hatırlatırdı.
Fiziksel zorluklarımı, hastalığımın ilerlediğini fark etmemek için elimden geleni yapıyordum. Ama her geçen gün, bedenimin bana karşı koyduğu bir savaşı daha fazla hissetmeye başladım. Kalbimdeki acı, bazen günlerimi geçirirken, bana her an bir şeylerin ters gittiğini fısıldıyordu. Her adımımda, her dersten sonra, ağrılar biraz daha büyür, biraz daha sızlardı. Fakat bir şekilde yaşamaya devam ettim; çünkü hayatımda başka bir seçenek yoktu.
Hastalığım bana gerçeklikten bir kaçış fırsatı sunmuyor, aksine her an onu yüzüme çarpıyordu. Ama yine de eğitimle kendimi tanıma yolculuğuna çıktım, çünkü belki de tek yapabileceğim şeydi. O dönem, aslında gerçek mutluluğun ne olduğunu bile düşünemeyecek kadar hastaydım. Fakat bu bilinçsizlik, bir şekilde ilerlemenin ve var olmanın tek yolu haline gelmişti.
Yarı zamanlı bir işte, markette kasiyerlik yapmaya başlamıştım. Öğrencilik hayatımın en zor yanlarından biri, sadece derslerle uğraşmak değil, aynı zamanda geçimimi sağlamak için çalışmak zorunda olmamdı. Her gün sabahın erken saatlerinde kalkıp, derslere ve işe yetişmeye çalışırken zaman sanki hep kısalıyordu. Geceleri, yorgunluktan bitmiş halde, yeniden aynı döngüyü yaşamak için uyuyordum.
O gün, diğerlerinden farklıydı. Raflarda dolaşırken, bir anda gözlerim eski, tanıdık bir silüeti fark etti. İlk başta, yorgun kafamla hayal gördüğümü sandım, ama gözlerimi ovuşturup tekrar baktım. Karşımda babam duruyordu. Yıllardır görmediğim, artık tanıdık olmayan bir adam. Gözlerim ondan ayrılmıyordu; sanki zamana karşı bir yarışta gibiydim. Geçmişin o karanlık gölgesi, her adımda biraz daha ağırlaşıyordu.
Yanında, üvey kardeşim de vardı. İlk başta beni tanımadı; sadece bakışları şaşkınlıkla doluydu, kim olduğunu çözememişti. Ama birkaç saniye sonra, gözleri benimle buluştu. O an, o masum bakışlar aniden değişti. Yüzündeki ifade, bir anda nefretle doldu. O bakışlarda, beni hala işe yaramaz, hasta bir çocuk olarak gördüğü her halinden belliydi. Ne kadar büyümüş olsam da, onun gözlerinde hâlâ küçücük hasta bir çocuk oluyordum, hiç değişmeden...
Babam, bir adım bile atmadı. Hiçbir şey olmamış gibi yanımdan geçti, sadece kısa bir bakışla geçiştirdi. Ben ise gözlerimdeki sızıya engel olamayarak, sessizce durakladım. Onun için hâlâ bir yük ve utanç kaynağıydım, yıllardır ben ne kadar değişirsem değişeyim. Yavaşça geri adım atıp, gözlerimi ondan kaçırdım. O an, kendi içimde kaybolan bir şey daha vardı; belki de o an, yeniden terk edilmiş gibi hissettim.
Bir gün, yolda yürürken, üvey kardeşim birden düşüp yere kapaklanmıştı. Hemen eğilip elimi uzattım, ona yardımcı olmak için. Sadece küçük bir hareketti bu; birine el uzatmak, düşeni kaldırmak. O an tek düşündüğüm şey, onun bir yara almamasıydı. Ama bu basit iyilik, bir felakete dönüşecekti.
O an fark etmemiştim, ama o küçük hareket, onun içinde bir kıskançlık ve nefreti tetiklemişti. Düşen bir çocuk, yardım edenin acizliğine düşmesi gerekirdi, değil mi? Ama ben, ona yardım etmiş, bir anlık iyi niyetimle, ona bir üstünlük hissi vermiştim. O, yıllardır eksik olan onurlu, güçlü olma çabasını, bu küçük jestle daha da kaybetmişti.
Dört gün sonra, nezarethaneye atıldım. Hiç anlamadım nasıl oldu; tek bildiğim şey, ona el uzatmamın bedelini ödemek zorunda olduğumdu. O dört gün boyunca, vücudumda değil, ruhumda derin izler bırakacak darbeler aldım. Her bir tokat, her bir yumruk, bedenimi sarsmaktan çok, kalbimi parçaladı.
Ne kadar dayak yesem de, her bir darbe, acıdan çok bir şeyleri hatırlatıyordu. İçimdeki çocuk, hâlâ her şeye rağmen insanlara yardım etmeye çalışan o naif halimi, bu karanlık dünyada çoktan kaybetmişti. Ve o, her darbeden sonra, bir parçam daha silindi. Bedenim gittikçe zayıfladı, ama ruhum daha da derinleşmişti.
O dört gün, sadece vücudumun değil, kalbimin de zincire vurulduğu anlardı. Zihnimde sürekli onun bakışları dönüyordu; o bakışlar, küçümseme ve nefret doluydu. Kendisini kaybetmiş birinin bu kadar kolayca, sadece bir iyiliğe gözyaşı dökecek kadar öfkelendiğini görmek... belki de o an, gerçek anlamda içimde bir şeyler ölmeye başlamıştı.
Sağlık durumum hiçbir zaman iyiye gitmedi. Gün geçtikçe daha da kötüleşiyordum. Kalbimdeki acı, her geçen gün daha da derinleşiyor, bedenimdeki yorgunluk her sabah uyanır uyanmaz kendini hissettiriyordu. Bir zamanlar koşturduğum o yollar, şimdi bana ne kadar uzun ve engellerle dolu görünüyordu. Ama bir şekilde, içimdeki umutsuzluğu kaybetmedim. Her anımda, her nefesimde, bir umut ışığı vardı. Gelecek için taşımaya çalıştığım o umut, belki de son saniyeme kadar tutunmama neden olan tek şeydi.
"Bir gün, sadece birkaç adım daha atmak için bile olsa, yaşamaya devam etmeliyim," diye düşünüyordum. Çünkü umutsuzluk, bana hayatı teslim etmek gibiydi ve ben, en azından bu kadarını başarmak istiyordum."
"Peki, hiç kalp nakli olmayı düşündün mü?" diye sordum, ona bakarak. Gözlerimde hem merak hem de kaygı vardı. "Bu kadar yaşamaya hevesli birisin; kalp nakli ile fazladan birkaç yıl yaşayabilirdin."
"Aslında böyle bir şey düşünmüştüm," dedi. "Hatta doktora bile başvurmuştum. Uygun bir kalp bulunursa ameliyat olabileceğimi söylemişti. Ama bu süreç, hem fiziksel hem de ruhsal olarak benim için çok zorlayıcıydı. Bir yandan yaşamaya çalışıyordum, diğer yandan geleceğimin belirsizliği ile yüzleşmek zorundaydım.
Kalp nakli düşüncesi, hem umut hem de korku vericiydi. Yeni bir kalp, yeni bir yaşam demekti; ama aynı zamanda belirsiz bir geleceğe adım atmak demekti. Ben, hayatta kalmak için mücadele ediyordum, ama her gün biraz daha yoruluyordum. İçimdeki sevgi ve umut, acılarımın ağırlığını hafifletmeye çalışıyordu. Ve ben, tüm bu karmaşanın ortasında, umudumu yitirmemek için çabalıyordum."
"Ee bulunmadı mı?" diye sordum, hafifçe eğilerek gözlerimi ona diktim. Merak ve endişe, sesimde birbirine karışmıştı. Bu sorunun cevabını almak, her şeyin anahtarı gibiydi.
Mert hafifçe gülümsedi, gözlerinde o her zamanki derin hüzün parıltıları. "Bulundu... Ama bambaşka bir şekilde oldu," dedi, sanki hafızasındaki eski bir yarayı tekrar açmak zorundaymış gibi. "Bir gün doktorumdan haber geldi; uygun bir kalp bulunduğunu, ameliyata hazırlanabileceğimi söyledi. Heyecanla hastaneye gittim. Bekliyordum... İşte o sırada hastaneye acil bir durumla genç bir kız getirildi. Kalp nakline ihtiyacı vardı."
Mert’in sesi giderek daha yavaş, daha sakin bir tona büründü, ama gözlerinde geçmişin yaralarını görebiliyordum. Duraksayıp derin bir nefes aldı. Bu sırada ben, kalbimin hızla atmasına engel olamıyordum. Daha fazla dinlemeye dayanamayarak, sanki cevabını çoktan bildiğim bir soruyu sormak zorundaymış gibi bir hisle sordum:
"Kendi yerini ona verdin, değil mi?"
Bu sorunun cevabını bilmek, yüreğimi sıkıştıyordu; ama yine de sormadan edemedim. Mert bana baktı ve sadece gülümsedi. Derin, ama acı dolu bir tebessümle başını eğdi. Sözcüklere gerek kalmadan, o bakış her şeyi anlatıyordu. Sessizce 'evet' demenin en zarif ve hüzünlü yoluydu.
O gülüşü izlerken, içimde kendisine acıyan ama aynı zamanda saygı duyan bir yan filizlenmişti. Sanki o an gözlerimin önünde, sadece bir genç adam değil, yaşadıklarıyla büyüyüp olgunlaşmış bir ruh vardı. Mert’in böylesine ağır bir karar vermesi, hayatı benden bambaşka bir perspektifle gördüğünü gösteriyordu.
Ben daha fazlasını sormadan, o anıyı bir kez daha yaşıyormuş gibi anlatmaya devam etti.
"O an her şeyin netleştiğini hissettim. O kız, benden daha fazlasını hak ediyordu. O kızın hayatı," diye devam etti, "benimkinden daha değerliydi Yanında ailesi vardı, onun için dua eden, her anı değerli kılmak isteyen birileri… Onların gözlerindeki umut, kalbinin bir kez daha atmasını sağlamak için her şeylerini veren sevgi dolu bir aile vardı. Oysa ben, orada tek başımaydım. Kimse yoktu yanımda. Kimse ellerimi tutup “seninle buradayız” demiyordu.
Beni düşünmüyorlardı, en azından hissettiklerim buydu. Biraz daha yaşamak, belki bir kaç gün daha nefes almak, her şeyimi alıp götürmeye hazır bir bedenin içinde, yalnızca bedensel varlıkla kalmaktı. Ama o kız… Onun etrafında bir dünya vardı. Onun için her şeyini verebilecek bir ailesi vardı. O an, bencilce davranmak, kendi hayatım için bir şans daha istemek, o kızın ve ailesinin dünyasını yıkmak gibi bir şey olurdu. Onlara acı vermek, onların umutlarını yıkmak demekti.
Kalp nakliyle devam etmek, başka birinin hayatını alırken, bana sadece bir kaç ekstra günü kazandırırdı. Ama o kız, sadece birkaç yıl daha değil, tüm bir hayatı hak ediyordu. Ve ben, her ne kadar içimde bir parça daha yaşama isteği taşısam da, bunu alma hakkını kendim bulamadım. Ne yazık ki, benden çok daha fazlasını hak eden biriydi. Ve ben, kendimi düşünmektense, bir başkasının umutlarını korumayı tercih ettim.
Çünkü ben yalnızdım. Kimse bana "senin için endişeleniyoruz" demedi. Kimse yanımda değildi, o yüzden bu kararı verebildim. Başkaları için bir şeyler yapmak, belki de kendimden vazgeçmek… Belki de hayatın en büyük anlamı, karanlıkta, yalnızken bile başkalarına bir ışık olabilmekti.
Sesi gitgide daha yavaş çıkıyordu; sanki her kelimeyle biraz daha içine kapanıyordu. Bakışlarımı ondan ayıramıyordum, acısı her kelimesine yansıyordu. Ardından derin bir nefes aldı, gözleri uzaklara, hayallerine bakar gibiydi.
"Ama zaman geçti," dedi, hüzünlü bir gülüşle. "Bir daha fırsat olmadı. Hayat böyle bazen; tam umutlanırsın, tam bir şeyler düzelecek derken, sana gülümsemeyi unutturan o eski acılar yine geri gelir."
Sessizlik bir süre odayı doldurdu, ikimiz de kendi düşüncelerimizde boğuluyorduk. Nihayet konuşmaya cesaret edip alaycı bir ifadeyle söyledim:
"Farkında mısın? Gerçekten çok garip birisin," dedim, kaşlarımı hafifçe kaldırarak, onu dikkatle süzerken.
O, şaşkınca gülümsedi. Sanki bu sözleri beklemiyormuş gibi, gözlerinde beliren kısa bir şaşkınlıkla birlikte:
"Öyle mi? İlginç..." dedi, hafif bir tebessümle, ama gözlerinde belli belirsiz bir ilgi vardı. Bir an duraksadı, beni izledi.
"Evet," dedim biraz daha ciddileşerek, sesimdeki derinliği hissederek. "Başkalarını sürekli kendinden önde tutuyorsun. Neler hissettiğini, ne istediğini hiç önemsemiyor gibisin. Kendini hep geri plana atıyorsun. Oysa sana bunca şey yaşatan insanlara hala ‘annem’ ve ‘babam’ demektesin…"
Sözlerim havada asılı kaldı. Gözlerim ona odaklanmıştı. O an, bir şeyler değişti. Gözlerindeki o dikkatli bakış, bir an duraksadı, ama bir şeyler söylemeye cesaret edemedi. İçindeki karmaşa sanki bir an gözlerinden yansıdı.
"Onları böyle yüceltip, onların yaptıklarına rağmen hala onlardan saygıyla bahsetmen... Bunu anlamıyorum," dedim, kelimelerim biraz daha yumuşak bir tonda, ama hala içimdeki hayal kırıklığını taşıyarak. "Yaralandın, acı çektin, ama yine de bu bağlılıkla onlara nasıl sahip çıkıyorsun?"
Sözlerim bittiğinde, biraz sessizlik oldu. Havanın ağırlığı, odadaki her köşeye sinmişti. O, bu soru karşısında bir süre sessiz kaldı. Gözleri, cevap vermek için arayış içindeydi.
Mert başını hafifçe yana eğdi ve yüzünde yumuşak bir ifadeyle, ama kararlılıkla cevap verdi:
"Beni sevmeseler de, terk etseler de, onlar annem ve babam," dedi sakin bir sesle. "Bu gerçeği değiştiremeyiz. Her şeyden sonra bile, geçmişin izlerini silmek için onlara kızmak ya da onlardan nefret etmek boşuna olur. Nefret bizi yalnızca tüketir, içimizdeki o saf sevgiyi yok eder."
Bir an durakladım, gözlerinde gördüğüm o sükunet ve içsel barış beni sarsmıştı. Mert’in bu sözleri, geçmişin tüm acısını kabullenmiş, ama onu kendine zarar vermeyecek hale getirmiş bir adamı ortaya çıkarıyordu.
Ama o sözleri içimde saklayamazdım; başımı dik tutup söyledim:
""Biyolojik olarak anne ve baba olmaları, sana acı çektirme haklarını vermez," dedim, öfkemle. "Evet, onlar seni dünyaya getiren insanlar olabilirler, ama bu, onların seni her açıdan sevme, sana iyi bakma, seni koruma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Biz onların borçlusu değiliz, aksine onlar bizim sevgimizi, saygımızı ve desteğimizi hak etmek zorundalar. Ebeveyn olmak sadece kan bağıyla ölçülmez. Çocuklar, doğdukları andan itibaren, onların güvenliğini, mutluluğunu ve huzurunu sağlayan bir sevgiye ihtiyaç duyarlar. Bizim yanımızda olmaları, bizi sevip desteklemeleri gerekirdi; çünkü bir ebeveynin görevi, çocuğuna sadece fiziksel değil, duygusal olarak da güvenli bir ortam sağlamaktır. Eğer bir çocuk, hayata başlamadan önce savunmasız bırakılırsa, ya da bir ebeveyn sadece fiziksel varlıklarıyla orada olup, duygusal bir bağ kurmazsa, o zaman bu ilişkide bir sorun vardır. Çocuklar, kim olduklarına, ne yaşadıklarına ve nasıl hissettiklerine saygı gösterilmeyi hak ederler. Ve o saygıyı, güveni görmedikleri zaman, bir şekilde ihmal edildiklerinde, suçlu olan, sevgisiz bırakılmalarına neden olan kişiler ebeveynleridir. Çocukların doğmasına ebeveynler karar verir, ama onları sevmenin, onları korumanın ve en önemlisi onları anlamanın sorumluluğu da tamamen ebeveynlere aittir."
Mert bu kez bakışlarını bana dikti ve dudaklarında sessiz bir gülümseme belirdi. Derin bir nefes alarak, sakin bir şekilde konuştu: "Onlar benim için, bitmiş bir kitabın unutulmuş karakterleri gibi," dedi. "Bir zamanlar vardılar; ama artık yoklar. Hayatımı onların gölgelerinde, kin ve nefretle boğmak, beni de onlara benzetirdi. Eğer nefretle beslenirsek, eninde sonunda biz de onların yollarına düşeriz. Nefret, insanı kemiren, içten içe tüketen bir ateştir. Senin için de aynı şey geçerli. Babana karşı duyduğun o öfkenin seni içine çekmesine izin verme."
Bu sözleri dinlemek beni çileden çıkardı; ellerimi masaya vurup kaşlarımı çatarak dedim:
"O adam benim babam değil ve hiçbir zaman da olmayacak!" Sesim kararlıydı; öfkem her kelimede yankılanıyordu. "Bana ve anneme yaşattıklarını asla unutmayacağım. Hayatım boyunca ondan nefret edeceğim."
Mert, benim biraz önceki cümlemi alayla yineleyerek arkasına yaslandı, dudaklarında eğlenceli bir ifade:
"Biliyor musun, sen de anlaşılması zor birisin," dedi, gözleriyle bana meydan okur gibi.
Sinirle gülümsedim, ama bir yandan onun bu tavrı hoşuma da gitmişti. Gergin havayı dağıtmak istercesine gülerek devam etti:
"Geçmiş anıları konuşmayı bırakalım ne dersin? Uzun uzun tartışmanın faydası yok. Hepsi geride kaldı ve şu anda bize kalan, bu son birkaç günü dolu dolu yaşamak. Eskiyi geride bırakıp yeni bir sayfa açmanın zamanı geldi."
Derin bir nefes aldım ve içimde biriken duyguları uzaklaştırmaya çalışarak başımı salladım.
"Haklısın," dedim yorgun bir şekilde. "Geçmişin bu ağır anılarından yoruldum artık. Hatırlamak bile fazla geliyor."
Mert yüzünde hafif bir tebessümle başını salladı ve gözleri parladı.
"O zaman bugünden başlayarak hayatının kalan üç gününü bana verdiğin için bu ilk günü en güzel şekilde geçirelim," dedi hafifçe elini bana doğru uzatarak. "Geleceğin ne getireceğini düşünmek yerine, o üç günde hayallerimizi gerçekleştirelim. Yeni bir hayatı o son üç güne sığdıralım."
Bu sözlerle ona bakarak gülümsedim, elini sıkarak fısıldadım:
"Üç gün de olsa, en güzel günlerimiz olacak."
✍ Yorumlarınız ve oylarınız, bu yolculukta bana ışık tutacak. Fikirlerinizi benimle paylaşmayı ve hikayemi daha da geliştirmemi sağlayacak geri dönüşlerde bulunmayı unutmayın.Eğer hoşunuza gittiyse, lütfen yıldızınızı bırakmayı ve düşüncelerinizi paylaşmayı da unutmayın. Benim bu küçük yazarlık deneyimim de sizlerden başka desteğim, yok. Bu yüzden gelişmem için fikirlerinize ve yardımınıza ihtiyacım var .Her bir destek, hikayenin hayata geçmesinde büyük bir etki yaratacak. Teşekkür ederim!"(●⁀‿⁀●)💕🌟



