İçeriğe geç

Gökyüzündeki Yıldızlar Gibiyiz

Bölüm 11 · 13 dk okuma

Gökyüzündeki Yıldızlar Gibiyiz

Bölüm 11

11."Bir damla hüzündür kalbimden gözlerime yansıyan."

"Yemek yemeye bir yerlere gidelim mi, Yasemin?" Mert’in bu önerisi, akşamın karanlığına renk katacak bir fırsat gibi geldi. İçimdeki tüm karamsar düşünceleri silip atan bu daveti hemen kabul ettim. Bazen hayatın en zor zamanlarında, en basit şeyler bile, bir parça huzur verebiliyordu.

"Olur... ama şu anki kıyafetlerim uyar mı ki?" diye tereddüt ettim. Kıyafetim basit ve sıradandı; gündelik bir elbise ve rahat ayakkabılar giymiştim. Dışarıda yemek yemek için uygun olmayan bir tarzda görünüyordum. Ama ne olursa olsun, Mert’in önerisi içimde bir sıcaklık uyandırdı.

"Neden uymasın? Zaten bizi kim takar? Bu halinle de hoş görünüyorsun. Herkes gibi olmaktansa kendimiz gibi olmayı tercih ederim," dedi Mert, kendine has bir özgüvenle.

O an, söylediklerinin doğruluğunu içimde hissettim. Mert’in yanında olmak, bana her şeyin doğal halini kabul etmeyi öğretmişti. Dış görünüşün ne kadar önemsiz olduğunu, kendimiz olmanın ve rahat olmanın daha önemli olduğunu fark ettim. Bunu sadece onun varlığına, rahat ve güven dolu tavırlarına borçluydum.

"Sen haklısın," dedim gülümseyerek. İçimdeki tereddüt kayboldu, rahatladım. "Biraz dışarıda yürüyüp, belki bir çay içeriz."

Mert gülümsedi. “Nehrin kenarına gitmek de iyi fikir,” dedi. “Biraz sakinleşmeye ihtiyacım var.”

Gözlerim Mert’e kaydı. Onunla her konuşma, bir rahatlama, bir kaçış gibiydi. Bu basit fikir, ne kadar karmaşık ve zorlu olursa olsun, hayatın bazen en güzel anlarını oluşturabiliyordu. Bu akşam, sadece yemek değil, birlikte geçireceğimiz o birkaç saat bile, tüm karanlıkların içinde bir ışık olabilirdi.

Yavaşça yürümeye başladık. O an, sadece bu anın kıymetini bilmek gerekiyordu; basit, sade ama anlamlıydı.

Restorana geldiğimizde, sıcak bir ışık hüzmesi bizi karşıladı. İçeri girdiğimizde, hoş bir atmosferle dolup taşan küçük yerin samimiyeti hemen hissettirdi kendini. Boş masalardan birine oturdum ve kolumdaki balonu masanın kenarına bağlayarak uçmasını istemedim. O balonun yeşil rengi, sanki içimdeki kaybolan umutları tazelemek için oradaydı. Belki de yalnızca bir balondu, ama bana yeniden umut vermek gibi bir gücü vardı.

Mert, sipariş vermek için garsona yöneldi. Ben de etrafı incelemeye başladım. Duvarlarda asılı eski fotoğraflar, içeriye geçmişin izlerini taşırken, ahşap detaylar ve renkli tabaklar sıcak bir samimiyet yaratıyordu. Etrafımda dolaşan sessizlik, bir yandan huzur verici, bir yandan da yılların hatıralarını içinde saklayan bir nostaljiyi çağrıştırıyordu. Bu yer, sanki her şeyin zamanı durmuş, sadece o anın değerini bilerek hayatını yaşayan bir mekan gibiydi.

Duvarda yer alan nostaljik fotoğraflar, yıllar öncesine ait hatıraları gözlerimin önüne serdi. Her bir karede farklı yüzler, farklı gülüşler vardı ama hepsi bir şekilde huzur yayıyordu. Burası, insanın rahatlayabileceği, dünyadan bir adım uzaklaşabileceği bir alan gibiydi. Her şeyin, bu küçük restoranın içinde bir bütün haline gelmesi, kalbimde bir yumuşama yaratıyordu.

Siparişlerimiz geldiğinde, tabaklarımın önünde dizili renkli yemekler, iştah açıcı görünüyordu. Sebzeler, etler ve her bir detayı düşünülerek yerleştirilmiş malzemeler, bana hayatın ne kadar renkli ve çeşitlendirilmiş olduğunu hatırlatıyordu. Her bir lokma, hem bedeni hem de ruhu besleyecek gibi hissediyordum. Yavaşça çatalımı aldım ve ilk lokmayı tadarken, Mert’in gözlerindeki huzuru gördüm.

Bir yandan mutfaktan gelen kokular, bir yandan da Mert’in gülümsemesi... Bu akşam, bana hayatın küçük ama değerli anlarını hatırlatıyordu.

Tam yemek yemeye başladım ki, yanlışlıkla üzerime bir az yemek döküldü. Hemen masadan peçete alarak üstümü silmeye çalıştım. O an, zamanın biraz yavaşladığını hissettim, sadece dökülen yemek ve peçetenin üzerinde gezdirirken duyduğum ses vardı. Küçük bir hata, ama sanki her şeyin çok büyüdüğü bir an gibi geldi.

"Bir şey mi oldu?" Mert, endişeli bir sesle sordu. Sesindeki o hafif tedirginlik, beni daha da utanmış hissettirdi.

"Şey, üzerime yanlışlıkla yemeği döktüm, ama temizledim şimdi," dedim utanarak, gözlerim masanın üstünde. Peçeteyi biraz fazla sert bir şekilde silerken, bir an için gözlerim utançla doldu.

"Her şeyin yolunda olmasına sevindim," dedi gülümseyerek. O an, sesindeki sıcaklık ve gülümsemesi, yavaşça içimdeki gerginliği aldı. Ama yine de içimde küçük bir rahatsızlık vardı.

"Ama rezil oldum. Bu yaşımda bile yemeğimi üzerime döküyorum," diye iç çektim. Yavaşça başımı kaldırıp ona baktım. Bu kadar küçük bir şeyin bana böyle hissettirmesi tuhaf geliyordu. Oysa yaşam, çok daha büyük sıkıntılarla başa çıkmamı gerektirecek kadar karmaşıktı.

"Neden öyle düşünüyorsun ki? Herkesin başına gelebilecek bir şey. Emin ol, daha kötüsünü de yaşayanlar var," diyerek beni rahatlatmaya çalıştı. Sesindeki o sakinlik ve güven, içimdeki gereksiz kaygıyı hafifletmeye başladı.

Üzerimi temizlediğim peçeteyi masanın bir köşesine koyarak yüzümü Mert'e çevirdim. "Gerçekten... İlk kez geldiğim bir yerde yemeği üzerime dökmekten daha utanç verici bir şey olabilir mi?" dedim, kendimi biraz fazlasıyla küçük hissederek.

Mert gülümseyerek başını salladı ve "Emin ol, var. Ben bir keresinde çalkalandığını bilmediğim bir gazlı içeceği açmıştım. Hepsinin üzerime dökülmesine sebep olmuştum. Kıyafetim tamamen gazlı içecekle ıslanmıştı. Ve en kötüsü, eve kadar tüm yolu o şekilde yürümek zorunda kalmıştım. Hiç şampan açarken şampan tıpasının elimden kayarak yan masada bir adamın kafasına uçmasından bahsetmiyorum bile," dedi, gözleri parlayarak anılarını paylaşırken.

Sözlerini duyar duymaz kendimi tutamayarak gülmeye başladım. "Kusura bakma, kendimi tutamadım," dedim, kahkaha dolu bir şekilde. O an, Mert’in neşesi içimi ısıtmıştı. Birkaç saniye önceki utancım, artık sadece hafif bir gülümsemeye dönüşmüştü.

"Garson olarak çalıştığımda, müşterinin üzerine yemeği boşaltıp kovulduğum da oldu," dedi Mert gülümseyerek.

"Senin de başına gelmeyen kalmamış ki, Mert," dedim, bu sefer gerçekten gülerek.

"Evet, gençliğim biraz kaoslu geçti. İşte bu yüzden, böyle şeyler yüzünden canını sıkma. Sonuçta, bu tür talihsizlikler herkesin başına gelebilir. Başkaları ne düşünecek diye gününü zehir etmektense, kimseyi umursamayıp anın tadını çıkarmak lazım," dedi Mert, bir dost gibi cesaret vererek.

Onun sözleri, içimde bir rahatlama dalgası yarattı. Gerçekten de hayat, ufak aksiliklerle doluydu ve çoğu zaman insanların bu aksiliklere verdiği tepkiler, olaylardan çok daha önemliydi. Mert’in, hayatın küçük anlarına bakış açısı, beni derinden etkilemişti. Gözlerimde bir parıltı belirdi. İçimdeki baskı biraz olsun hafiflemişti. O an, sadece burada, bu masada, anın tadını çıkararak huzuru bulmaya karar verdim.

Yemek boyunca onun anlattıklarını dinledim, gülmekten kendimi alamadım. Gözlerimizdeki ışıltı, sohbetin samimiyetini artırıyordu. Hiç tanımadığım birisiyle bu kadar uzun uzun sohbet etmek, benim için yeni bir deneyimdi. Mert, beni değiştiriyordu. İçimdeki korkuların yerini, onun enerjisi alıyordu.

Akşamın karanlığını aydınlatan sokak ışıklarının altında yürüyorduk. Yine ay, yıldızlar bir de biz vardık. Ara sıra esen rüzgarın sesi sessizliğimizi bozuyordu. Aniden bu günü tamamlamak için son bir şey yapmak istediğim aklıma geldi.

"Bu günün sonunu teleferik binerek bitirelim mi?" diye sordum, ona heyecanla baktım.

Mert, şaşkın ama meraklı bir ifadeyle bana döndü. "Teleferik mi?" dedi.

"Evet, şehrin manzarasını izlemek güzel olurdu. Tabii senin için de sorun değilse," dedim, içinde bulunduğum anın neşesiyle.

"Yok, sorun değil. Sadece seni ilk kez böyle heyecanlı görünce biraz şaşırdım," dedi gülümseyerek.

"Senin enerjinden bana geçmiş, ondan dolayı," diyerek yüzümü çevirdim. Önümde, yüzümün kızarmasını istemiyordum. Ancak o an, her şeyin çok daha farklı ve güzel olduğunu hissediyordum. Mert’in yanındayken, dünyada hiçbir şeyin korkutucu olmadığını düşünüyordum. Ve belki de, bugün onunla geçirdiğim her dakika, içimdeki o eski, karamsar yanları uzaklaştırıyordu.

"Heyecanını görmek güzel," dedi Mert, hafifçe gülerek. "Hadi gidelim, bu günün gerçekten farklı olmasını istiyorum."

Beni cesaretlendiren bakışlarıyla, kendimi onun önerisine tamamen teslim ettim. Akşamın sonuna yaklaşırken, birlikte çıkacağımız o teleferik yolculuğu, belki de hayatımda yeniden başlamanın simgesi olacaktı.

Biraz sonra teleferiğin önüne geldik. Ama kolumdaki balonla binemeyeceğimin farkına vardım. "Bununla binebileceğimi sanmıyorum," dedim, kolumu göstererek.

"O zaman sen de onu özgür bırak," dedi Mert.

"Özgür mü?" diye tekrar sordum, şaşkın ama bir yandan da meraklı bir şekilde.

"Evet. Bazı şeylerin zamanı geldiğinde özgür bırakmak gerek. Zor olsa da en doğrusu bu," dedi, yüzünde kararlı bir ifade belirdi.

Balonun ipini kolumdan çözdüğü an, gökyüzüne havalandı. Mavi gökyüzünde kaybolduğunu izlerken, kalbimde bir şeylerin boşaldığını hissettim. Sanki balonla birlikte içimdeki bir yük de uçup gitmişti. Bense sadece onun arkasından öylece baktım, hayallere dalmıştım.

Gözlerim, balonun ufukta kaybolan minik noktasıyla kaybolurken, içimde bir boşluk oluştu ama bu, garip bir şekilde huzur verici bir boşluktu. Hayatta bazı şeyler bırakılmalıydı, tıpkı balon gibi. Bazen bırakmak, kaybetmekten çok daha fazlasını kazandırıyordu.

Mert’in yanına döndüm, derin bir nefes alarak. "Sanırım haklısın," dedim, balonun kaybolan yönüne son bir kez bakarak. "Bazı şeyler sadece bırakılmalı."

Mert gülümseyerek başını salladı. "Bazen geçmişi bırakmak, geleceği kucaklamak için gereken ilk adımdır."

"Gidelim mi?" Mert, elini bana doğru uzatırken, gözlerinde hafif bir parıltı vardı. O an, içimde bir şeyler hareket etti. Bu basit ama anlamlı hareket, sanki bir bağlılık hissi uyandırıyordu. Elini tutarken, kalbim bir an hızla çarptı.

"Gidelim," diyerek elini tuttum. Onun sıcak, güven veren dokunuşu, tüm korkularımı ve karamsar düşüncelerimi bir an için sarmaladı.

Teleferik, hızla yukarı çıkarken, şehrin manzarası gözlerimin önüne serildi. Gece göğü, karanlıkla örtülmüş olsa da, aşağıdaki şehir, rengarenk ışıklarla parlıyordu. O ışıklar, şehirde yaşayan insanların hayatlarının birer yansıması gibiydi. Sokaklar, binalar, arabalar... Hepsi birer küçük ışık noktasıydı, bir arada ama ayrı. Yüksekten bakınca, her şey birbirine karışıyor ve bir bütün oluyordu. O küçük ışıklar, bana hep bir şeyleri hatırlatıyordu. Bazen kaybolduğumda, bir ışık yolu gösterdiği gibi, bu şehirde de hayat, bazen kaybolan birinin yolunu bulmasına yardım ediyordu.

Mert ile karşılıklı oturduk. O, sabırlı ve sakin bir şekilde manzarayı izliyordu. Ben ise gözlerimi ondan alamıyordum. Arada bir bana bakıyor, sonra yeniden şehre gözlerini çeviriyordu. Her anı izlemek, sanki kaybolan bir zamanı geri getirmek gibi hissediyordum.

Bir süre sonra, "Şehir buradan güzel gözüküyor mu sence de?" diye sordum, sesim yavaşça manzaranın sakinliğine karıştı.

Cevap alamadım. Mert, hiç ses vermediği gibi gözlerini de çevirmedi. Endişelenmeye başladım. Hemen ona döndüm. Başını eğmişti ve elleriyle kalbini tutuyordu, sanki bir acıdan ya da yoğun bir düşünceden korunmaya çalışıyordu. O an, o kadar derin bir boşluk gördüm ki, sanki dünya üzerindeki tüm yük onun omuzlarındaydı.

Hızla dizlerimi büktüm ve önüne geçtim. Yüzünü görmek, onu daha yakından anlamak istiyordum. "İyi misin, Mert?" diye sordum, sesim titreyerek. Gözlerimdeki endişeyi saklayamıyordum.

Gözlerinin derinliklerinde acı vardı, ama bunu hemen saklamaya çalıştı. Başını hafifçe kaldırarak, gözlerime bakmak yerine yine aşağıya doğru yöneltti. "İyiyim, endişelenme. Zaman zaman böyle oluyorum," dedi, ama sesindeki titremeyi saklayamıyordu. Kalbinde bir sızı, bir yük vardı. O an, belki de sadece bana değil, tüm dünyaya karşı bir ağırlık hissediyordu.

Çok korkuyordum. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyordum ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Mert'in acı çekerkenki hali, içimde bir boşluk bıraktı. Onu üzgün görmek, kalbimi bir yük gibi sıkıştırıyordu. Kafamda binlerce düşünce birbirine karışıyordu, ama hepsi bir türlü çözüme ulaşmıyordu. Ne söylemeliydim? Ne yapmalıydım? Hissettiği acıyı bir şekilde hafifletebilir miydim? Çaresizdim... Ona yardım etmek istiyordum ama ellerim boş, dilim düğümlenmişti.

"Nasıl yardım edebilirim sana, Mert?" diye sordum, sesim titreyerek. Kelimelerim ağzımdan zorla çıkıyordu, her biri bir ağırlık gibi düşüyordu. Cevap alamadım, sadece onun kararmış gözlerinde acı vardı. Gözleri, sanki bana bir şey anlatmaya çalışıyor ama ben onu anlamaya yetersiz kalıyordum. Kalbim hızla çarpmaya başladı, kaybolmak, bu anı durdurmak istiyordum. Ama o anı durdurabilecek gücüm yoktu.

Mert, yüzünü bana doğru kaldırdığında, içimdeki duygular daha da karmaşıklaşmaya başladı. O an, ona bir şey olmasından korktum. Gözlerim dolmuştu, ama ağlamamaya çalışıyordum. Bu kadarını kaldıramazdım. Onun acısına tanıklık etmek, her geçen saniye daha da zorlaşıyordu. Onu görmek, hem beni yıkıyor hem de bir şekilde beni güçlü kılmak istiyordum. Bu çelişkili duygular, içimde savaş ediyordu.

"Lütfen bu kadar endişelenme. Hala zamanım var, bir şey olmaz bana. Normalde de olan bir şey bu bende," dedi, ama sözleri, içimdeki korkuyu hiç hafifletmedi. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu ama o kadar belli oluyordu ki, aslında kendisi de bu durumda ne yapacağını bilmiyordu. Bunu görmek, beni daha da çaresiz kılıyordu. İçimden bir şeyler koparak, kendini anlatamayan bir sessizliğe gömülüyordu. Ne yapmalıydım?

"Üzgünüm, buraya gelmek benim hatamdı. Belki buraya gelmeseydik…" Kelimelerim ağzımda takılı kaldı, utançla başımı eğdim. O an, yaptığımız her şeyin yanlış olduğunu, buraya kadar gelmenin benden kaynaklanan bir hata olduğunu düşündüm. Eğer hiç buraya gelmeseydik, belki de o acıyı hissetmeyecekti. Ama her şey gibi, bu da geride kalan bir şeydi. Yalnızca suçlulukla baş başa kalmıştım.

"Hayır, bunun seninle hiçbir alakası yok. Sana söylemiştim, zaman zaman böyle sorunlar çıkarıyorum," dedi. Durduğu yerden, içindeki acıyı saklamaya çalışırken bile, sesi hafif bir sarsıntı içindeydi. Sonra duruşunu dikleştirerek, sırtını teleferiğin metal duvarına yasladı. Ama buna rağmen, sanki o duvar bile onu koruyamıyordu. Acısı, bir şekilde her hareketinde bana da yansıyordu. Benim de içimde, onun acısını hissettiğim bir boşluk vardı. O acıyı görmek, benim de içimi yakıyordu. Bu kadar yakınken, bir insanın bu kadar acı çekmesine göz yummak, ne kadar zor olabilir ki? Belki de ona yardım edebilmek için başka bir yol aramalıydım, ama bu yol bana görünmüyordu.

Teleferiğe binme fikri, bana pişmanlık dolu bir acı getirmişti. O anı düşündükçe, kalbimdeki yük daha da ağırlaşıyor gibiydi. O kadar güzeldi ki, her şey: Şehir, manzara, gecenin rengi... Ama bunların hepsi, şimdi onun acısıyla kararmıştı. Acı ve pişmanlık, her bir ışık noktasının arkasında gözlerimi buluyordu. Bu anın sorumluluğunu taşımak, bana ağır geliyordu.

"Teşekkür ederim, Yasemin," dedi, sesinde garip bir kırılganlık vardı.

"Ne için teşekkür ediyorsun?" diye sordum, şaşkınlıkla. Her şeyin bu kadar hızlı değişmesi, beni hala şaşırtıyordu.

Mert, her zamanki gibi gülümsedi, ama bu gülümseme, daha önce gördüğüm gülümsemelerden farklıydı. İçinde bir şeyler kaybolmuş gibiydi, ama o yine de bana bakmayı ihmal etmedi. "Benim için endişelendiğin için teşekkür ettim. Bu zamana kadar kimse benim için endişelenmemişti," dedi, kelimelerinin yükü bana ağır geliyordu. O an, Mert'in yalnızlığına dair bir şeyler daha anladım. Biri için endişelenmek, sadece duygusal bir bağ değil, bir şeylerin kırılmaya başlamasının da işaretiydi.

Yanıt veremedim. Söyleyecek hiçbir kelime bulamadım, çünkü bu anın anlamını, sözlerle anlatmak yetersiz kalırdı. Sessizlik her şeyin önündeydi. Mert'in karşısına geçtim, omuzlarıma o soğuk geceyi hissettim. Sadece onun yanında durarak, içimdeki duyguları dışarıya çıkaramadan, yaşadıklarımızın ağırlığını hissettim. Bazen sözler yetersiz kalırdı, bazen kelimeler durumu daha da karmaşık hale getirebilirdi. Sessizlik, bir bütünün en saf haliydi. O an, sessizlikle cevap vermek, her şeyin ne kadar doğru olduğunu gösteriyordu.

O kadar derinden düşündüm ki, bir süre hiçbir şey söylemedim. Yalnızca ona bakarak, varlığımı ona hissettirmeye çalıştım. Bazen bir bakış, bir dokunuş, bir sessizlik, her şeyden daha güçlü olurdu. O anı kelimelere dökmek, her şeyin anlamını kaybettirebilirdi. Çünkü bu an, bizden başka hiçbir şeyle anlatılamazdı.

Gülümsemesi, bir yara bandı gibiydi, yarayı kapatır ama acısını dindiremezdi. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissedebildim. O gülümseme, acıyı geçirecek kadar güçlü olmasa da, ona dair bir umut vardı.

“Hayat, bazen en beklenmedik yerden vuruyor bizi,” dedim, gözlerimi onun gözlerine dikerek. O an, derin bir anlam taşıyan bir sessizlik oluştu aramızda. Kelimeler, içimizdeki acıyı anlatmaya yetse de, bazen sadece bakışlar birbirimizi daha iyi ifade edebilirdi. “Ama bu savaşta yalnız olmadığımızı bilmek, belki de en önemli şey,” diye devam ettim, kelimelerim Mert’in ruhuna dokunur gibi hissediyordum.

Mert, başını hafifçe kaldırdı ve gözlerinde eski bir yük hissi belirdi. Ama içinde bir umut ışığı da vardı, karanlıkta parlayan bir yıldız gibi. “Gerçekten öyle. Yaralarımız belki kapanmayacak ama birlikteyken daha hafif hissediyoruz, değil mi?” dedi, sesinde bir derinlik vardı.

Evet, birlikteyken her şey daha hafifti. İki kırık ruhun, bir araya gelerek birbirlerine destek olması, yaraların daha kolay iyileşmesi gibiydi. Kendi acılarımızı unutmuş gibi, bir diğerinin acısını paylaşıyor olmak, bize güç veriyordu. Mert’in hikayelerini dinlerken, kendiminkinin ne kadar küçük olduğunu düşündüm. Yaşadığımız anların kıymetini bilmek, yaralarımızı sararken aradığımız bir tür iyileşme yöntemi gibiydi.

Gözlerimi yukarıya, kararmış gökyüzüne çevirdim. "Yıldızlar gibi, yalnızca varlıklarıyla bile birbirlerini aydınlatıyorlar," dedim, sözlerim havada asılı kaldı, ama anlamı derindi. Birbirimize sadece varlıklarımızla dahi güç verebileceğimizi biliyordum. Yıldızlar, karanlıkta parlayan tek şeydi; biz de öyle olmalıydık, karanlık içinde birbirimizi aydınlatarak.

Mert, başını sallayarak onayladı, gözlerinde bir parıltı belirdi. “Evet, bu bir savaştı ve biz bu savaşı kaybetmeyeceğiz. Her düşüşümüz, bir sonraki adımımız için bir ders olacak,” dedi, sesindeki kararlılık beni etkiledi. Her kelime, sanki bir ant içme gibiydi. O an, tüm geçmişin acısı, belki de geleceğin umutları, gözlerimizde birleşmişti.

Birbirimize kenetlendikçe, savaşın acımasızlığı yerine umut dolu bir hikaye yazmaya başladık. Yaralarımız, hikayemizin parçasıydı; her bir çizik, yaşadığımız her anıyı daha anlamlı kılıyordu. Yalnızca birbirimizin yanında durarak, karanlık gecelere karşı ışık oluyorduk. Ve biz, bu hikayenin kahramanları olarak, birbirimize sarılarak, yavaşça da olsa, karanlığın içinden ilerlemeye devam ediyorduk.

“Hayat, belki de bu yaralarla dolu bir yolculuk,” diye düşündüm, içimdeki fırtınayı biraz olsun sakinleştirerek. “Ama önemli olan, bu yolculukta kiminle yan yana yürüdüğümüzdür.”

O an, Mert’in elini sıkıca tutarak, yaşamanın ne kadar güzel olduğunu bir kez daha anladım. Yaralıydık ama birlikte, güçlüydük. O an, karanlıkla mücadele eden iki yüreğin birleştiği an olarak hafızama kazındı. Birlikte, adım adım, yaralarımızı iyileştiriyor, geçmişin gölgesine karşı yeni bir hikaye yazıyorduk. Ve bu hikaye, sonsuza kadar devam edecekti.

Lütfen oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin. Fikirlerinizi yazmayı ve yıldıza dokunmayı unutmayın(●⁀‿⁀●)

Finale son 2 bölüm kaldık...

_________________________________________

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

12. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

8 yorum