Kitabı elimden bıraksam herkes kehaneti öğrenecekmiş gibi hissediyorum. Sanki beş dakika elimden bıraksam kehanetin yazılı olduğu kağıt kalbolacak gibi sıkı sıkı tutuyordum kitabı. Ustamın kehanetine gözüm gibi bakıyordum. O artık bana emanetti.
Kahanet... Kehanet bir melekten bahsediyor. Kraliçenin doğuracağı bir erkek melekten. Peki bu melek doğmuş mudur? Acaba şuan hayatta mıdır? Bunu anlamanın tek yolu var. Cennete gitmek. Gizli bahçeden geçerken elimden geldiği kadar hızlı gitmeye çalışıyordum. Çünkü bu bahçeye hem melekler hemde şeytanlar girebiliyordu. Herhangi birine esir düşmek istemezdim.
"Karanlık düşman değil güçleri ise karanlık değildir. Gökler birbirinin dostudur, düşmanlar ise yeryüzü yaratıklarıdır. Gökte savaş olmaz göktekiler arasında savaşılmaz. Savaş yeryüzündedir en büyük düşmanlar yeryüzü canlılarıdır."
"Sende kimsin?" Karşımdaki genç çocuk arkasını döner dönmez bana bir sihir ışını gönderdi. Hızlı reflekslerim sayesinde yaralanmaktan son anda kurtuldum.
"Ne işin var burda?" Diye sordu çocuk sertç bir sesle.
"Cennete gidiyordum. Sen ne yapıyorsun burda?" Diye sordum. Kız olmam biraz daha masum görünebildiğim için avantaj oluyordu.
"Cehenneme gidiyorum." Dedi. Genç çocuk arkasını dönüp gitmek üzereyken kolundan tuttum. Şaşkın bir şeklide yüzüme baktı. Artık çok yakındık.
"Bana kehanetinden bahset genç kahin." Diyerek onu ikna etmeye çalıştım. Kahin yere baktı bir süre tereddüt etti.
"Bunu açıklayamam." Onu ikna etmem gerekiyordu kehaneti melekle ilgili olabilirdi.
"Bak bende bi kahinim eğer bana kehanetini anlatırsan sana bir kehanetten bahsederim. Az önce anlattığın savaş kehanetini duydum. Bana kehanetin temelini anlat. Lütfen." Genç kahin ilk yoluna baktı. Yolu aydınlatan tek şey dolunayın ışığıydı. Dolunayın ışığına bakıp pes eder gibi derin bir nefes verdi.
"Yanıma yaklaş." Dedi. Karşımda bir erkek olması biraz tereddüt etmeme sebep olsa da kehaneti öğrenmek için herşeyi yapabilirdim. Üstelik aramızda birkaç adım olmasına ve etrafta kimse olmamasına rağmen bana birşey yapmamıştı.
birkaç adım daha atıp yanına yaklaştım. Sağını solunu kontrol edip birinin onu duymasından korkar gibi fısıldayarak konuştu.
"Karanlığın bile korktuğu karanlık güçler gördüm. Bir şeytan, bir taht varisi, bütün evrene hükmedebilecek bir güç büyük bir savaş. Herkesin korkudan tir tir titriyeceği, önünde saygıyla eğileceği büyük bir güce sahip bir şeytan var kehanetimde." Dedi. Onun değil belki ama benim kafamda bütün taşlar oturmuştu.
Etrafta konuşma sesleri duyuldu. Genç kahin uzaklaşmaya çalıştı.
"Bekle. Bir kehanet sözüm vardı." Olduğu yerde durup boynundan bir kolye çıkardı. Bana yaklaşıp kolyeyi bana verdi.
"Bu sende kalsın. Eğer kader bizi bir daha bir araya getirirse hem adını, hemde kehanetini istiyorum güzel kahin."
"Anlaştık." Kolyeye baktım. Başımı kaldırdığımda genç kahin çoktan gözden kaybolmuştu. Sesler yaklaşmadan burdan gitmem gerekiyordu. Koşarak ordan uzaklaştım.
Gizli bahçe sizi hem cennete, hem cehenneme, hem vampirlerin yaşadığı kasabalara, hem perilerin dünyasına, hemde dünyaya götürürdü. Bu yüzden melekler, şeytanlar, periler ve vampirler hep bu bahçeyi kullanırdı. İnsanlar ise bu bahçeyi hala keşfedememişti. Şimdi ise bu bahçe beni cennete getirmişti. Fakat cennet karman çormandı. Herkes biryerlere koşturuyordu. Birkaç adım atıp sarayın önüne geldiğimde boğazıma bir kılıç dayandı ve ince ama güçlü kollar beni sıkı sıkı kavradı.
"Sakın kımıldama." Kurtulmaya çalışmadım. Zaten amacım kralın yanına gitmekti. Ve bu genç savaşçı beni kralın yanına götürücekti. Kılıcı boğazımdan çekmeden beni sarayın içine soktu.
Kralın odasına götürdü ve kralın biraz uzağında yere diz çöktürdü. Kolları boynumu serbest bıraktı, ama hala kılıcı boğazıma doğru tutuyordu. Kral sordu.
"Cassiel bu da kim?" Savaşçı kız bana baktı.
"Bilmiyorum efendim ama melek olmadığı kesin. Cennetin bahçesinde buldum." Kral Cassiel'in açıklamasını dinleyip bana döndü.
"Kimsin sen?" Başımı dik tutarak krala baktım.
"Ben bir kahinim majesteleri. Prens Bahram'ın kehanetini size sunan kahin de ustamdı. Şimdi kehanet benim elimde. Ve izin verirseniz size bir kehanetim var."
kral ayağa kalkıp yanıma yaklaştı.
"Cassiel kılıcını alabilirsin." Savaşçı kız kılıcını boynumdan çekip biraz geride durdu. Ayağa kalktım ve kral söze girdi.
"Kehanetini anlat genç kahin." Kahin çocuğun söyledikleri aklıma geldi. Elimde bir kehanet vardı o da meleğin kehanetiydi. Ama o çocuk bana hem bir şeytanın kehanetinden hemde bir savaşın kehanetinden bahsetmişti. Kafamda bütün parçaları billeştirdim ve asıl kehaneti ortaya sundum.
"Kralım. Şeytanların da prens Bahram gibi bir kehanetle doğmuş prensleri var. Sizin de prensinnize üstün güç ve büyük galibiyet sunuldu, onlarında prensine üstün güç ve büyük galibiyet sunuldu. Şeytanlar sizin oğlunuzu öldürmek istemiyor, şeytanlar sizin oğlunuzun güçlerini de kullanmak istiyor. Sizin büyük savaşınız göklerle olmayacak efendim. Sizin büyük savaşınız periler, vampirler ve diğer yeryüzü canlılarıyla olacak. Ve prens Bahram'ı siz asla bulamayacaksınız boşuna arıyorsunuz, çünkü prens Bahram'ın kaderinde yanlız bir zafer var. Ustam onun kehanetini size açıklarken sizin prens Bahram'ın yanında olduğunuzu söylemedi. Bu onun kendi savaşı ve kendi zaferi olacak. Siz kral ve kraliçe öleceksiniz." Söylediklerim hiçkimsenin hoşuna gitmemişti. Ama prans Bahram'ın kehanetinde büyük bir zafer ve taht yazılıydı. Bu da kral ve kraliçenin hayatta olmaması demekti.
kral tahtına geri oturdu. Yüzü endişeliydi.
"Söyle bakalım genç kahin, prensimin nerde olduğunu biliyor musun?" Bunu bilmediğimin kral da fakındaydı, ama bir umutla soruyordu.
"Bilmiyorum majesteleri." Kral başını onaylarayarak salladı.
"Peki bir tahminin var mı?" Prens Bahram'ın cehennemde olduğunu düşünüyordum. Ama bunu krala söylemedim. Çünkü cehennemin kralı uzlaşmayı denemeyecekti. Ve bu gökler için savaş demekti. Ama cennet ve cehennem birbirine karşı savaşmalıydı.
bir anda yaklaşık 18-20 melek içeri girdi. Kral merakla ayağa kalktı.
"Buldunuz mu prens Bahram'ı." Hiçbirinden olumlu bir cümle duyulmadı. Bunun üzerine kral bana yeniden sordu.
"Bir tahminin var mı kahin?" Yalan söylemek ne kadar hoşuma gitmese de yalan söylemek zorundaydım.
"Yok majesteleri." Dedim. Bunun üzerine meleklerden biri çenemi tutup başımı kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. Karşımdaki güzel melek uzun kestane rengi saçlarını geriye atarak çimen yeşili gözlerini gözlerime dikti. Gözlerinin rengi değişti ve o anda beynimin uyuştuğunu hissettim. Başım dönüyordu, karşımdaki meleğin değişen gözlerinden süzülen ışık dışında birşey göremiyordum. Melek çenemi bırakıp benden uzaklaştı. Dengemi kaybedip dizlerimin üzerine düştüm. Başımı kaldıramıyordum. Melek kralına döndü.
"Yalan söylüyor kralım." Kral bana baktı. Krala mahçup gözlerle bakıp melek kıza döndüm.
"Nesin sen?" Melek kız gururla konuştu.
"Hayal gücü meleğiyim. Zihin okuma gücü ise yıllardır geliştirdiğim bir güç." Dedi. Çok yanlış varlıklara yalan söylemeye çalıştığımı şimdi daha iyi anladım.
"Samandiriel. Hafızasını okudun, ne düşünüyordu.?" Diye sordu kraliçe. Samandiriel denilen melek bana son kez bakıp konuşmaya başladı.
"Kanıtı yok, görmemiş, ve emin de değil. Ama prens Bahram'ın cehennemde olduğunu düşünüyor. Arkadaki sarışın bir melek öne çıktı.
"Kralım, kraliçem. Az önce döndüm cehennemden prens Bahram orada değildi." Dedi kız. Bunun üzerine uzun saçlı erkek bir melek konuştu. Ses tonu çok sakindi.
"Belkide prens Bahram'ı kimsenin giremeyeceği bir yere gizlemişlerdir Anafiel. Giremediğin için görememişsindir." Anafiel dedikleri melek sinirli gibiydi.
"Şimdi ne yapacağız?" Diye sordu meleklerden biri.
kral ayağa kalktı. Uzun uzun beni inceledi.
"Kahin cehenneme gidecek." Herkes şaşırmıştı. Ben bile. Ayağa kalktım.
"Ona nasıl güvenebiliriz ki?" Dedi meleklerden biri.
"Güvenemeyiz Tarot. Ama meleklerden hiçbirini bir kere daha bu tehlikeye sokamam. Sen artık cennetin kahinisin. Gördüğün bütün kehanetlerden haberil olacak. Söyle bana, adın nedir genç kahin?" Bir süre tereddüt ettim. Ciddi ciddi artık cennetin kahini olmuştum. Bu çok gurur vericiydi. Ama ya cehenneme gittiğimde başıma kötü bir şey gelirse.
"Sidelya" dedim.
Kral sihirle eline bir kutu aldı. Kutuyu da alarak yanıma yanaştı. Kutunun içini açtığında ışık gözümü kamaştırdı. Daha sonra ışık normale döndü. Kutunun içinde bir bileklik vardı. Kraliçe aşağı indi, kutunun içindeki bilekliği aldı ve bileğime taktı.
"Eğer seni öldürmeye kalkarlarsa bu bilekliğe bas." Dedi. Bilekliği inceledim bir süre.
"Bana güvenebilirsiniz majesteleri, sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım." Melekler memnuniyetsizce bana bakarken aralarından geçip çıkışa doğru ilerledim. Şimdi tek yapmam gereken sahte bir kehanet uydurup cehenneme sızmaktı.
****
"Kralım size bir kahin daha getirdim. Bu genç bayan size sunması gereken önemli bir kehaneti olduğunu iddia ediyor." Bu sırada kralın karşısında olan genç kahin şüphelenmişti. Bugün gördüğü kız olabilir miydi? Kral karşısındaki Kahine baktı.
"Kenrara çekil." Cehennemin kahini kralının sözünü ikiletmeden kenara çekildi.
"Kızı içeri alın." Kralın emrinin üzerine kapılar açıldı ve genç kahinin tam tahmin ettiği gibi bu sabah gördüğü genç kız içeri girdi. Kendinden emin adımlarla, ama korkan gözlerle krala yanaştı. Tam karşısında durdu ve saygıyla eğildi.
Sabah karşılaştığı genç kahini görünce eli ayağı birbirine dolandı. Bu kadar çabuk karşılaşmayı ikisi de beklemiyordu. Kral karşısındaki kahin kızı inceledi bir süre.
"Duyduğum kadarıyla benim için bir kehanetin varmış." Kız bakışlarını kahin çocuğun üzerinden alıp krala döndü.
kendinden emin bir şekilde konuştum.
"Evet size bir kehanetim var kralım." Biraz daha detaylı düşünüp konuştum.
"Vapmirler." Kralın en büyük düşmanlarının vampirler olduğunu biliyordum. Çünkü vampirlerde cehennemde hak sahibi olmak istemişlerdi yıllarca. Ama bütan krallar cehennemin şeytanlara ait olduğunu söyleyerek vampirleri asla taviz vermemişlerdi. Lafımı devam ettirdim.
"Sizin şeytanınızın gücünü istiyorlar. Onlar sizin için gelecekler." Kral laflarıma sinirlenmişti.
"Yine mi?" Dedi ve sinirlice düşündü.
"Güvenliği arttırın. Eğer vampirler birden baskın yaparsa diye hazırlıklı olun." Kral söylediklerime inanmıştı.
"İzninizle." Tam çıkıp gedeceğim sırada görüş alanıma prens Bahram girdi. Çıkarken onunla konuşmayı planlıyordum ki kralın sesi duyuldu.
"Nereye genç bayan?" Arkamı döndüm. Kral sırıtarak yüzüme bakıyordu.
"Anlayamadım." Anlamsız bir ifadeyle krala bakıyordum. Kral Asmodeo ise sırıtarak bana bakıyordu.
"Kahini zindana atın." Emri duyar duymaz iki muhafız koluma girdi ve beni çekiştire çekiştire zorla zindana götürdüler. El ve ayak bileklerimi zincirleyip kapıyı üzerime kilitleyerek çıktılar. Koskoca zindanda yapayanlız kalmıştım. Bilekliği tam basmak üzereydim ki içeri giren sesler duyuldu.
"Kahin burda değil mi?"
"Evet burda." İçeriye bir kız girdi. Zindanın karşısına geçti. Uzun sayılabilecek beyaz saçları ve kırmızı gözleri vardı. Fazla göğüs dekolteli sihay bir elbise ve siyah kırmızı bir taç takıyordu. Ayrıca siyah kanatları şeytan olduğunu bas bas bağırıyordu.
"Selam küçük kahin Tamara ben. Adın ne?" Küçümseyerek konuşmasına çok takılmadım.
"Sidelya." Kız kafasını salladı.
"Güzel isimmiş Sidelya. Bak tatlım sana burada zarar vermeyeceğiz, sadece kehanetin gerçekleşene kadar misafirimiz olacaksın anladın mı canım benim." Sevgi sözcüklerini bile tiksinir gibi kullanıyordu.
"Ayrıca cehennemin kahini seni bugün ziyarete gelecek. Kehanetin hakkında konuşmak istiyormuş ne zaman gelir bilmiyorum ama o gelene kadar uslu dur olur mu?"
"Tamam." Gelecek kahin kesinlikle o çocuk olmalı.
"Aferin sana uslu kızları severim." Dedi ve kahkaha atarak uzaklaştı.
****
aradan saatler geçmişti. Zindan karanlığa gömülmeye başlamıştı ama hala kimsecikler yoktu. Kahinden beni prens Bahram ile görüştüklerini isteyebilirdim.
"Ne için gelmiştiniz?"
"Kahini görmek istiyorum." Adım sesleri yaklaştı. Bu sabahki genç kahin tam karşımda duruyordu. Ayağa kalkarak demirleri tutundum zar zor. Zincirler rahat hareket etmeme izin vermiyordu. Bir süre ikimizde konuşmadık genç kahini inceledim bir süre. Siyah dağınık saçları ve mor gözleri vardı. Bakışları da kendi gibi gizemliydi. Cehennemin kahini olmasına rağmen hiçde korkunç görünmüyordu. Hatta masum bir tarafı vardı. Başında cadı şapkası ne benzeyen mor bir şapka, aynı renkte mor bir kıyafet vardı. Önü V şeklindeydi ve bu kıyafet onun göğüs kaslarını ortaya çıkarıyordu. Mor kıyafetinin üzerinde altın işlemeler vardı. Ben onu incelerken o da beni inceliyordu. Elleriyle parmaklıkları kavrayıp biraz daha yakınlaştı.
"Kader tanışmamızdan yana anlaşılan güzel kahin." Dedi gülümseyerek. Demirlirlerin arasından elini uzattı.
"Ben Rafael. Cehennemin kahiniyim." Elini sıkarak gülümsedim.
"Memnun oldum Rafael. Bende Sidelya." Gülümseyerek bana bakmayı sürdürdü. Ne o elini çekti ne de ben. Daha sonra sağına soluna bakıp elini elimden çekerek yaklaşmamı işaret etti. Zincirlerin izin verdiği kadar yaklaştım.
"Kehanetin sadece bir yalandan ibaretti öyle değil mi? Cehenneme girebilmek için yaptın." Şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak yakalanmış olmanın verdiği korkuyla Rafael'e baktım.
"Neden yaptın bunu? Cehenneme neden girmek istedin?" Bir kere beni yakalamıştı ve artık dürüst olmak istedim. Rafael güvenilir birine benziyordu ve beni Bahram ile görüştürebilecek tek kişi oydu.
"Prens Bahram ile görüşmem gerekiyordu." Dedim. Biraz morali bozulmuş gibiydi. Başını sallayıp yere baktı.
"Görüşebildin mi bari?" Diye sordu sırıtarak.
"Görüşemedim maalesef." Dedim. Bastıra bastıra. Rafael'in gözleri yine beni izlemeye başladı. Daha sonra parmaklıkları bıraktı.
"Sana bir sır vereceğim güzel kahinim." Böyle hitap etmesi çok garibime gitsede beni Bahram ile görüştürene kadar huyuna gitmeye karar verdim.
"Buyur, seni dinliyorum."
"Biliyorum." Bir süre durup bir kere daha sağına ve soluna baktı.
"Ben aslında sadece bir kahin değilim. Aynı zamanda bir büyücüyüm." Dedi. Son sözlerini kanıtlamak ister gibi ellerinden bir büyü ışını çıkardı ve parmaklıkları tuttu. Saniyesinde parmaklıklar yok oldu.
"Büyücü olduğunu zaten anlamıştım." Dedim. Aslında anlamamıştım.
"Nerden anladın zeki kız?" Diye sordu. Birkaç adım atıp önümde durdu.
"Bir Kahine göre fazla büyüleyiciydin" dedim gülümseyerek. Bunun üzerine kahkaha attı.
"Bu iyiydi." Sırıtarak biraz daha yaklaştı.
"Peki, benden bir isteğin var sanırım." Yere bakıp biraz düşündüm. İsteğim belliydi aslında beni prens Bahram ile görüştürmesini isteyecektim.
"Sidelya." Başımı kaldırıp Rafael'e baktım.
"Benden ne istediğini söyle." Derin bir nefes alıp konuşmaya başladım.
"Rafael. Senden beni prens Bahram ile görüştürmeni istiyorum." Dedim. Sırıtırak yüzüme baktı.
"Biliyorum." Bir süre durup düşündü. Daha sonra tekrardan karşıma geçti. Bu sefer daha yakındı.
"Sidelya biliyorsun ben bir cehennem kahiniyim. Yani şeytan ruhlu biriyim. Aynı zamanda karanlık bir büyücüyüm." Bu konuşmanın sonu nereye varacaktı çok merak ediyorum.
"Senin için bunu yaparım. Sevdim seni. Ama sen benim için ne yapabilirsin?" Tabiki de. Büyücüler asla karşılıksız birşey yapmazdı. Bıkkınlıkla göz devirdim. Rafael ise bu halimi sırıtarak karşıladı.
"Ne istiyorsun benden?" Diye sordum.
"Sen ne verebilirsin?" Elimle üstümü başımı işaret ettim.
"Şuanda hiçbir şey." Rafael gülümseyerek biraz daha yaklaştı. Bir adım daha yaklaştı. Bu adım bedenlerimzin birbirine değmesine sebep olmuştu. Bir adım geri çekilerek aramızı açtım ama o mesafeli yeniden kapattı. Sırtımı tamamen duvara yasladım ve o aramızda bir adım mesafe kalınca durdu. Elini uzattı.
"Bana bir söz verebilirsin mesela." Dedi. Benden ne istediğini tam olarak anlamamıştım ama ne olursa olsun kabul etmekten başka şansım yoktu. Elinden yeşil bir ışık çıktı.
"Elimi sık ve bana söz ver Sidelya." Elinden çıkan yeşil sihir ışınlarının ne sihri olduğunu bilmiyordum ama Rafael'e güvenmek zorundaydım. Elini tuttuğum anda yeşil ışınlar ellerimizin sıkı sıkı birleşmesine sebep oldu. Bir an şaşkınlıkla önce elime sonra Rafael'e baktım. Rafael gülümseyerek aramızdaki bir adım mesafeyi kapattı ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
"Öpersen pişman olursun Rafael." Sırıtarak kulağıma doğru eğildi.
"Bana söz ver. Burdan çıktıktan sonra ne olursa olsun beni bulacaksın." Yüzünü çekmedi. Sıcak nefesi boynuma değiyordu. Tüylerim diken diken olmuştu.
"Söz veriyorum. Ne olursa olsun burdan çıktıktan sonra seni bulacağım Rafael." Gözlerini yine gözlerime kilitledi. Elimi bırakmadan uzun uzun gözlerime baktı. Daha sonra sırıtarak elimi bıraktı. Zindandan çıkıp parmaklıkları yeniden oluşturdu.
"Seni burdan ben çıkaracağım Sidelya. Bileğindeki bilekliği Bahram'a ver." Başımı onaylayarak salladım. Tam gitmek üzereyken iki adım geri atıp tekrar parmaklıkların önüne geldi az önceki ciddiliğini bozarak sırıttı.
"Bu arada seni öpsem pişman olmam, memnun olurum." Daha sonra gülerek zindandan çıktı. İlk tanıdığımda çok sakin birine benziyordu ama yanılmışım. Bu Rafael manyağın tekiydi.