İçeriğe geç

GÖKLERİN KEHANETİ

Bölüm 31 · 15 dk okuma

GÖKLERİN KEHANETİ

Bölüm 31

Kayıp Melek

Kaç saat geçmişti aradan bilmiyoruz. Çünkü kimse bu güzel anın bir saniyesini bile saati bakarak harcamak istemiyordu. Tabi her güzel şeyin bir sonu vardır. Rafail ile Sidelya'nın düğünü ve taç giyme merasimi bitmişti. İstemeye istemeye herkes evine dağılırken Roselna ile Sidelya birşeyler konuşuyordu. Rafail onların heyecanlı heyecanlı ni konuştuğunu merak edip yanlarına gitmeye karar verdi.

"Rafael." Arkasından duyguğu tanıdık ses ile arkasını döndü. Albus Rafael'e doğru birkaç adım atarak yanına geldi.

"Seninle konuşmak istediğim bir şey var." Dedi. Albus insanlarla sık konuşan biri değildi. Bu yüzden Rafael iyice meraklanmıştı. Sidelya ile Roselna'ya bir kere daha bakıp Albus'a döndü.

"Tabi konuşalım." Dedi. Albus ilerlerken Rafael arkasından takip etti.

Beraber Albus'un çalışma odasıne girdiler. Albus tek başına yaşadığı için gününün neredeyse tümü bu çalğşma masasının önünde geçiyordu. İnsanlarla sık sık konuşmaz, konuştuğunda da önemli ise konuşurdu. Yaşı fazlasıyla büyük olmasına rağmen genç bir görünüme sahipti. Fazlasıyla uzun ve kaslı vücudu, genç büyücülerin onu ciddiye almasında ve ondan korkmasında büyük rol oynuyordu. Uzun beyaz saçlarını yine arkasından toplamış bugüne özel her zamankinden oldukça şık giyinmişti. Albus konuşmaya başlamadan Rafael defalarca çocukluğunda Zeus ile birlikte Albus'dan aldığı eğitimleri tekrar tekrar hatırlıyor. O günlerin güzelliği ve özlemi içinde kayboluyordu.

"Benim yanımda ilk eğitime başladığın günü hatırlıyor musun Rafael?" Diye sordu. Rafael iki saattir kafasında dolanan Albus'u ilk gördüğü ve ondan nasıl çekindiğini hatırladı.

"Evet hatırlıyorum." Diye cevap verdi. Albus kollarını göğsünde billeştirerek masaya yaslandı ve konuşmaya devam etti.

"Seni hiç pişman ettim mi?" Diye sordu. Rafael başını olumsuz anlamda salladı.

"Sana hiç yanlış birşey söyledim mi?" Rafael tekrar başını sallayarak cevap verdi.

"Hayır."

"Emin ol bu sözlerimde boş değil merak ediyorum ve senden cevap arıyorum." Dedi. Rafael neyi merak ettiğini anlayamamıştı ve iyice meraklanma ya başlamıştı.

Albus daha fazla uzatmadan devam etti.

"Zeus ile dövüşürken izledim sizi." Rafael Zeus'un adını duyunca sinir tekrar tepesine çıktı. Bakışlarını kaçırıp başka yere döndü.

"İki en yakın arkadaşın gözlerihdeki rekabet hırsını gördüm, taç takıp kral olmaya heveslerini gördüm, sonucun ne olacağını bilmedikleri için oluşan meraklarını gördüm. Sizi yıllardır tanıyorum ve ikinizi de gözlerinden okumayı öğrendim ama o an gördüğüm başka birşey vardı. Zeus'un gözlerinde kaybetme korkusu gördüm, senin gözlerinde ise nefret duygusu. Neydi bu? Rekabeti kazandığın halde Zeus'un canını yakmak istedin. Yaptığınız rekabet yetmedi sana onu orda biraz daha hırpaladın. Bugün sen taç giyerken ben onun gözlerinde kıskançlık ve kin gördüm. Şaşırdım açıkcası. Benim tanıdığım sırt sırta savaşan iki çocuğa noldu?" Albus sözlerini sıralarken Rafael'in kafasından binbir düşünce geçiyordu. Bir cevap bekliyordu ve Rafael bu cevabı ona vericekti.

"Rafael senin baban bindin birkaç yaş küçüktü. Her zaman bana danıştı, akıl hocalığı yaptım ona. Ve bir söz verdim. Oğlunu da ne olursa olsun yanlış bırakmayacağım. Sana de danışmanlık yapmak isterim. Tabi kral sensin uygun görürsen." Rafael'in buna fazlasıyla ihtiyacı vardı. Babası için değil kendisi için. Bir süre düşündü. Nerden başlayacağına karar vermeyi çalıştı ve Zeus'tan başladı. Olan biten herşeyi anlattı Albus'a sözleri bitirdiğinde Albus şaşırsa bile belli etmemişti. Rafael onun bu duygularını belli etmeyen haline alışmıştı bu yüzden yorum yapmadı.

Rafael ile Albus saatlerce orda oturup konuştular. Artık gitme vakti gelmişti. Rafael kapıdan çıkmadan önce durup son bir şey ekledi.

"Albus. Siz benim her zaman saygıyla andığım hayranlıkla baktığım bir büyücüsünüz. Danışmanım olmanızı bizzat kendim isterim." Dedi Albus memnuniyetle gülümsedi.

"Zeus'a dikkat et. İçindeki öfke ve kıskançlık ona ummadığı şeyler yaptıracaktır." Dedi.

" Dikkatli olacağım." Rafael Albus'un evinden çıkarak kendi evine doğru yürüdü. Artık kraldı Sidelya ile evliydi. Herşey mükemmeldi ve bunu kimse bozamazdı.

******

Gece bitmiş sabah olmuştu. Eros'un oturduğu sokak aydınlanırken o sabaha kadar uğraşıp düzeltemediği saatini sinirle yere attı. O kadar uzun bir süre dünyada kalmıştı ki cennettekiler onu nasıl aramaya çıkmamışlardı diye merak ediyordu. Yine dışarıda insanların sesleri duyuluyordu herkes amaçsızca biryerlere koşturuyor, birşeyler anlatıyor, işlerinin başına geçmeye çalışıyorlardı. Anneler çocuklarını okula bırakıyor, okullu olmayan çocuklar dışarıda oyunlar oynuyordu. Eros diğer insanları ne kadar sevmese de çocuklar konu olunca içi ısınıyordu.

"Gel gel buraya saklanalım." İki tane kız çocuğu Eros'un olduğu sokağa mutlulukla girip Eros'u görünce durdular. Birbirlerine bakıp şaşkınlıkla Eros'a döndüler.

"Sen palyaço musun?" Diye sordu sarışın olan. Eros ne cevap vereceğini düşünürken yanındaki siyah saçlı kız cevap verdi.

"Palyanço değil baksana kanatları var melek o." Dedi. Eros bunlarında kendisini oyuncu sanması için dua ediyordu.

"Ama onun kırmızı kıyafetleri var melekler beyaz olmaz mı esmer bu bundan melek olmaz." Eros bundan melek olmaz lafına alınsa da onun bir çocuk olduğunu hatırlayınca konuşmaya karar verdi.

"Meleğim ben. Eros adım." Dedi. Sarışın olan kaşlarını çattı.

"Eros sarışın değil miydi?" Dedi. Eros insanlardan bir kere daha nefret etti bu algıları yüzünden ama çıtını çıkarmadı.

"Hayatta her şey olabilir." Dedi gülümseyerek. Bunun üzerine sarışın kız eğilip Eros'un saatini alarak koşmaya başladı.

"Almina o bizim değil bizim olmayan şeylere dokunma." Dedi siyah saçlı kız.

"Hayır bu çok güzel ama. Senin mi Eros?" Eros sesinin sert çıkmasına engel olamadı.

"Evet bırak onu hemen." Sarışın kız biraz korkmuştu. Diğer siyah saçlı kız onun elinden saati aldı.

"Özür dilerim." Dedi Almina." Eros kızdığı için biraz vicdan azabı çekmişti.

"Tamam sorun değil gelin size bir sürpriz yapim sizde gidin oyununuzu oynamaya devam edin." Dedi.

Çocuklan merakla Eros'a yaklaştı. Eros çocuklara iki tane çikolata verdi. İkisi de mutlulukla ellerini çırptılar.

"Teşekkür ederiz." Dedi siyah saçlı kız. Eros gülümseyerek baktı ikisine de.

"Kaç yaşındasınız bakalım siz?"

"8." Dedi sarışın olan. Eros ikisinin de saçını okşadı.

"Hadi koşun oyununuza devam edin." Kızların ikisi de başını sallayarak ordan uzaklaştı. Eros'un muhatkap olduğu üç çocuk oldu dünyada. Zaten çocuklar Eros'a göre dünyadaki tek masum olanlardı.

******

Alastor cehennemdeki uçurumun başında birşeyler düşünüyordu. Aşağısı tehlikeli olduğu için oraya daha önce Pandora dışında kimse gitmemişti. Pandora ise babasının bütün uyarılarını hiçe sayarak merakına yenik düşüp daha önce oraya inmeyi denemişti ve birkaç ay kendini toparlayamamıştı. Alastor ne kadar aşağıda ne olduğunu merak etse de oraya inemezdi.

"Dertlisin bakıyorum." Piamon'un sesini duyan Alastor arkasını dönüp ona baktı. Yanında Levis ile Captain vardı. Zaten bu üçü yan yanayken üzülmek bile mümkün değildi.

"Öyle dalmışım siz napıyorsunuz?" Diye sordu. Captain Alastor'un yanına oturdu.

"Canımız sıkılıyor. Cehennemde ilk defa yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Gidim Bahram ile eğlenelim dedik o da yasak. Bizde seninle eğlenmeye geldik." Dedi. Levi's Captain'in yanına Piamon ise Alastor'un diğer yanına oturdu.

"Aşağıda ne olduğunu çok merak ediyorum." Dedi Levis birden bire. Alastor da kendi kendineyken bunu düşünüyordu.

"İnip bakalım mı?" Dedi Piamon deli cesaretiyle.

"Oraya inmemiz yasak." Dedi Alastor kesin bir sesle. Zamanında kız kardeşi inince ne olduğunu görmüştü bir daha kimseyi oraya indirmezdi.

"Nolcak sen konuşursun babanla, halledersin bir şekil." Dedi Captain. Alastor ise kesinlikle reddetti. Piamon ile Captain göz göze geldiler. Birbirlerine birkaç kaş göz işareti yaptılar. Sonra Levis'e döndü. Levi's Captain'in bir bakışıyla ne yapacaklarını anlamıştı. Gülerek başını salladı. Alastor'un hiç beklemediği bir anda şeytanların üçü de Alastor'u tutarak beraber ayağı atladılar.

cehennemde kızlar için herşey gayet normaldi. Aksiyon yok, macera yok, korkunç planlar yok, sadece huzur vardı şuan. Kendilerine içki almış tatlı yiyerek sohbet ediyorlardı. Mutlu olmayan tek kişi ise Pandora'ydı. Hepsi bu durumu fark etmişti. Nedeni ise Bahram'dan uzak kalmak olduğunu biliyorlardı. Ne kadar neşelindirmeye çalışsalar da başarısız oluyorlardı.

"Azıcık yüzün gülemez mi?" Dedi en son Samantha dayanamayarak. Satana alttan onun koluna vurdu.

"Offff Bahram'ı çok uzun bir süredir görmüyorum." Dedi Pandora birden. Niye üzgün olduğunu zaten herkes biliyordu.

"Çaktırmadan onu görmeye git işte." Dedi Dicle. Tamara bu fikre karşı çıktı.

"Kral kesin olarak yasakladı." Dedi direk.

"5 dakika gidip görse kimse birşey çakmak heralde." Dedi. Pandora söze girdi bu sefer.

"Gidemem onun düzelmesi için gerekli bu. Ama bu süreç ölüm gibi geçiyor." Dedi üzgün bir sesle. Mira yanında durduğu Pandora'nın koluna dokundu.

"Sabret o zaman biraz illaki kendini toparlayacağı günde gelcek." Dedi teselli olarak. Pandora ise acaba o da beni düşünüyor mudur diye düyünmeden edemiyordu işte aşk böyle birşeydi. Her anında acaba diye düşündürürdü.

*******

Saatler önce uyanmama rağmen yataktan kalkmamaya yenimli gibiydim. Belki dışarıdan boş gözlerle tavanı izliyor gibi görünüyor olabilirdim ama aslında kafamdan binlerce farklı düşünce dolanıyordu. Bir daha eskisi gibi olabilecek miyim? Tekrar cehenneme gidebilecek miyim? Pandora'yı bir daha ne zaman görebileceğim? Ne zaman iyileşicem? Ne zaman tekrar cehennmedki arkadaşlarımla muhatkap olabilcem? Ne zaman tekrar cennete ayak uydurabileceğim? Bu düşünceler beynimde sırayla dolaşıyor ve hiçbirinin bir yanıtı olmaması canımı sıkıyordu.

Kapım iki kere çalınca düşüncelerimden sıyrılıp kapıya baktım.

"Gel." Dedim sadece. Kapı açılırken benim gözlerim yine tavandaydı. Aklım ise Pandora da. O kadar özlemiştim ki onu.

"Günaydın." Anafiel'in sesi beni tekrar ona bakmaya zorladı.

"Günaydın Anafiel hoşgeldin." Dedim. Anafiel gülümyerek yatağa oturdu.

"Uyanmışsın madem niye aşağı inip kahvaltı yapmıyorsun?" Dedi. Bir süre düşündükten sonra mantıklı bir açıklamam olmadığı için sustum.

"İnerim birazdan." Dedim geçiştirerek.

Kapı bir kere daha çalınca istemsizce sinirlendim. 5 dakika kafa dinlemek istemiştim herkes de sanki bunu bekliyordu gelmek için.

"Açim mi kapıyı?" Dedi Anafiel. Kısaca başımı salladım. Anafiel kalkıp kapıyı açtı. Rahdar içeri girip başımda dikildi.

"Kalkmayı düşünmüyorsun galiba?" Dedi alayla. Yorganı başıma çektim.

"Offfffff beni bi rahat bırakın ya. Ben olmasam yemek yemicek misiniz?" Dedim. İçimden de gitsinler diye dua etmeye başladım. Ama Rahdar kafayı bana takmıştı bu aralar.

"Yemicez Bahram. Çocuk gibi davranmayı bırakda kalk hazırlan beraber yicez." Dedi. O kalabalığa girme fikri bile kötü gelmeye başlamıştı. Tamam şuanda gerçek bir ergen gibi davrandığımın farkındaydım ama hakketten gitmek istemiyordum.

"Bi defol gidin başımdan ya." Dedikten sonra böyle konuşmam gerektiğini bir kere daha hatırladım.

"Offffff tamam geliyorum çıkın da hazırlanim." Dedim mecburiyetten. Rahdar memnun bir şekilde gülümsedi.

"Çabuk ol." Dedi Anafiel ve dışarı çıktı. Rahdar onun arkasından dışarı çıktı ve yine odamda yanlız kaldım. Kendi kendime düşüncelerime ara vererek ayağa kalktım ve oyalana oyalana hazırlandım. O an ise cennete geldiğimden biri ilk defa bir şey fark ettim. Kendi kıyafetlerimi giymeyi ne kadar özlemiştim.

Herşeyim hazır olduktan sonra aynaya baktım ve gördüğüm manzara karşısında neye uğradığımı şaşırdım. Yine saçlarım ve gözlerim bembeyazdı. Bu duruma ne zaman düşsem ne yapacağımı hiçbir zaman bilemiyordum. Başıma şiddetli bir ağrı ile baş dönmesi girdi. Aynaya tekrar baktığımda ise büyücü asası gibi asa tutan bir adamı gördüm yine. Herşey tekrarlanıyordu. İlk olduğunda yanımda Rafael vardı diye sadece bayılmıştım ikincisinde ise rüyadaydım şimdi ise nerdeydim? Ne yapmalıyım bilmiyorum. O sihir yine üstüme şiddetli bir şekilde çarpınca bilincimi tamamen kaybettim.

*****

Şiddetli bir baş ağrısıyla tekrardan açtım gözümü. Beyaz odamda olmalı dilerken beni karşılayan karanlığa baktım uzun uzun. Yattığım sert zeminden kalkıp etrafımı inceledim yine bir ormandaydım ve yine karşımda o ev vardı. Bu sefer hiç tereddüt etmeden ne göreceğimi bilerek hızlı adımlarla eve girdim. Birileri yine rüyalarımı işgal edip bana birşeyler göstermeye çalışıyordu. Evin kapısını açtım. Yine kızıl kıvırcık saçlı o kadın sallanan sandalyesinde kucağındaki kedileri seviyordu. Uzun uzun baktı bana.

"Korkutn mu yüzümü görünce?" Korkulmayacak kadar masum bir yüzü vardı aslında. İlk defa görmüştüm yüzünü ve sanki çok normalmiş gibiydi.

"Hayır." Dedim kararlı bir sesle. Gülümsedi bunun üzerine.

"Benden ne istiyorsunuz?" Diye sordum cevap almayı umarak. Çok rahatsız edici olmaya başlamıştı bu durum.

"Bilgi. Senden birşey istemiyoruz. Herkesin istediği şeyi sana veriyoruz. Ne kadar şanslı olduğnu düşünüp mutlu olmalısın meleklerin prensi." Dedi.

Kucağındaki kedilerden biri uyumuştu. Diğeri de sanki uyuyanı rahatsız etmemek istiyormuş gibi kadının kucağından atladı. Bir yandan kediyi izlerken bir yandan da kafama takılan soruyu sordum.

"Neden sürekli beni bayıltıp rüyama giriyorsunuz?" Kadın kesin bir şekilde cevap verdi.

"Eğer sen uyurken girsem bilinç altının sana karşı oynadığı bir oyun olduğunu düşünürsün. Ama biz seni ilk önce uyandığına emin olmanı bekleyip öyle bayıltıyoruz bu sayede gerçek olduğumuzu ilk dakikada anlıyorsun." Kaşlarımı çatarak bunun doğru olduğunu fark ettim. Eğer uyurken rüyama girselerdi bilinç altım bana oyun oynuyor derdim. Ama beni özel olarak bayıltıkları için ilk gördüğüm anda gerçek olduklarını anlamıştım.

"Biz derken? Siz kimsiniz? Kaç kişisiniz?" Diye sordum.

"Biz sadece mağdurlarız. Göklerde olmamız gerekirken göklere layık görülmemiş kişileriz. Sayımız az ama gücümüz çok. Şuanda bir tehlike yaratmasak da o gün geldiğinde hepiniz için büyük tehlike olacağız." Dedi tehdit edercesine. Bunlar neyin nesiydi? Niye göklere layık görülmemişlerdi? Ne almak istiyorlardı? Kafamda binlerce düşünce varken birden bire derin bir boşluğa düşmüştüm.

Gözlerimi açtığımda yatağımda yatıyordum ve başımda binlerce insan vardı.

"İyi misin?" Diye sorulan birkaç soruyu zar zor duyarak yatakta doğruldum. Herkes bir ağızdan birşeyler söylüyordu.

"Offfff bi kesin sesinizi." Diye bağırınca sessizlik oluştu birden. Herkesin odamda olduğunu fark edince derin bir nefes alarak kimseye bağırmamak için üstün bir çaba sarf etmem gerekti.

"İyiyim ben yok birşeyim." Dedim. Tabiki de durduk yere bayıldığım için kimse buna inanmamıştı.

"Oğlum birşeyin yoksa niye durduk yere bayıldın?" Dedi annem. Açıklama yapmak bile istemiyordum kimseye. Yardım ister gibi babama baktım. Babam kısa bir sürede birşeyleri anlamış gibi diğer meleklere seslendi.

"Hepiniz çıkın dışarı rahat bırakın çocuğu 5 dakika hadi." Dedi. Tabiki de kimse kralın emrine karşı gelemeyeceği için bana endişeli bir şekilde bakıp dışarı çıktılar. Odada sadece annem ile babam kalmıştı.

"Anlatıcak birşeylerin var galiba?" Dedi babam. Ona rüyamdan bahsettim. Daha önce gördüğüm rüyaları anlattım. Babam sözümü kesmeden dinledi. Anlattıklarım bitince annem şaşkınlıkla konuştu.

"İyide göklere ait olup göklere layık görülmeyen hiçbir varlık yoktur ki." Dedi. Bu beni bile düşünmeye itmişti. Babam elini omzuma koydu.

"Sen in aşağı arkadaşlarınla kahvaltı yap bende gidip şunu bi araştırayım."

"Herkes de benim kahvaltıma taktı." Dedim istemsizce. Babam ile annem bu davranışıma fazlasıyla şaşırmıştı. Kendimi toparlayarak tekrar konuştum.

"Özür dilerim. Saygısızlık yaptım." Diyerek toparlameye çalıştım.

"Önemli değil hadi kahvaltıya in." Dedi annem. Babamı da alarak odadan çıktılar.

Kalkıp elimi yüzümü yıkayıp kendime geldikten sonra ağır adımlarla aşağı indim. Ağır adımlarla inmemin tek nedeni inmek istemiyordum. En alt kata vardığımda bizimkilerin hepsini bir masada oturmuş kahvaltı yaparken gördüm. Yanlarına gidip Dina'nın ve Rahdar'ın arasına oturdum.

"Piamon ile konuşuyor musunuz?" Diye sordum Dina'ya kısık bir sesle. Dina bir an bakışlarını kaçırdıktar sonra çekinerek cevap verdi.

"Bazen." Aklımda olan tek şey vardı. Tekrardan Dina'ya fısıldayarak;

"Ona Pandora'nın nasıl olduğunu ve naptığını sorar mısın?" Dedim. Dina bana ciddi misin der gibi baktı ilk önce. Daha sonra ise başını olumlu anlamda salladı.

Herkes sohbet ederek kahvaltı yaparken Tarot birşey arıyor gibi yanımıza yeni geldi.

"Kahvaltı yapsaydın?" Dedi Anafiel sofrayı göstererek. Tarot ise eliyle saçını düzelterek yüksek sesle sordu.

"Aranızra Eros'u gören var mı?" Herkes birbirine baktı ama kimseden olumlu birşey çıkmadı. Bunun üzerine Samandiriel sakince konuştu.

"Dünyada görevine gitmiştir." Dedi. Mordad ise hemen bu tezi çürüttü.

"Hayır bütün gün hiç çıktığını görmedim." Dedi. Cassiel de Mordad'ı onayladı.

"Bende hiç çıktığını görmedim." Dedi. Herkes biraz endişelenmiş gibiydi ama Tarot kadar değil.

"Bu adamı dünden beri kimse görmedi mi?" Dedi Tarot sinirle.

"Dün ne zaman çıktı ki?" Dedi Michelle. Tarot herkesin her zaman ne yaptığını bilirdi zaman sonuçta onun ana özelliğiydi.

"Dün kahvaltı esnasında görev geldiği için dünyaya indi ve o dakikadan beri cennete bir kere bile giriş yapmadı." Dedi.

"Daha önce hiç böyle yapmışlığı olmuş muydu?" Diye sordu Samandiriel.

"Hayır ilk. Genelde 4-5 saat içide her zaman geri döner." Dedi.

Herkes kendi halinde düşüncelere dalmışken Eheres söze girdi.

"Tamam otur birşeyler atıştır birkaçımız dünyaya iner bakarız." Dedi. Tarot mecburen kabul etti. Herkes sessiz sakin yemek yerken benim aklımda artık bambaşBen ise kafama koymuştum. Onlarla dünyaya inecektim.

*******

Aradan saatler geçmişti. Dünyaya inmek için yaptığımız hazırlıkların sonuna gelmiştik. Gizli bahçenin içinde dünyaya doğru giden yoldaydık. Gizli bahçenin bütün evrenlere açılan bir bahçe olması onu hem tehlikeli hemde sıkça kullanılan biryer haline getiriyordu.

Dünyaya indiğimizde Tarot'un yaptığı bir sihir sayesinde insanlar bizi göremiyordu. Aklıma dünyaya düştüğüm ve Alastor'un beni kurtardığı ilk gün geldi. Beni insanların elinden kurtarıp cehenneme götürdüğü ilk günü anımsadım bi an. Yüzümde istemsizce hafif bir tebessüm oluştu. Orda Alastor beni kurtarmasaydı herşey daha mı iyi olurdu? Yada kurtarmasaydı burada beni bulurlar mıydı? Yaşayabilir miydim?

"Koskoca dünyada Eros'u nerede bulacağımızı nereden bilebiliriz ki?" Dedi Dina. Tarot bir süre düşündükten sonra cevap verdi.

"Eros'un en son gözlemlediği bir çift vardı. Yanlış hatırlamıyorsam Eros en son dünyaya inişinde onları gözlemleyeceğini söylemişti. Eğer o çocuğu veya o kızın nerede yaşadığını öğrenebilirsek Eros'un hangi şehirde olduğunu öğrenmemiz kolaylaşır." Diyeren bir fikir sundu.

"Peki o çifti tanıyor musun?" Tarot olumsuz anlamda başını salladı.

Biraz daha gökyüzünde uçmaya devam ettik Eheres'in yanına yaklaşıp iki saattir düşündüğüm bir soruyu sordum.

"Eheres az önce hangi şehirde olduğunu nerden bilicez dedin ya." Eheres başını salladı.

"Şehir ne demek?" Diye sordum. Dünyaya indiğimizi biliyordum ama dünya da şehir diye bir şeş olduğunu yeni duyuyordum.

"Şöyle söyleyeyim dünya dörtte üçü sularla kaplı bir gezegen geri kalan kısımlarda ise kıtalar var. Ve her kıtanın insanı dış görünüş olarak farklı doğuyor, farklı dile ve farklı kültürlere sahip oluyor. Kıtaların içinde de bir sürü ülke var ve ülkelerin içinde de şehirler var. Şehirler o ülkeye ait farklı yaşam alanlarıdır." Dedi. Yani şimdi insanlar hem kıta olarak kendini birbirinden ayırmış, hem ülke olarak ayrılmış, hemde aynı ülkenin insanları şehir olarak mı ayrılıyor? Ne kadar saçma hepsi insan değil mi niye aynı yerde yaşamıyorlar?

"İyi de insanlar neden dünyayı ortak kullanmak yerine orası senin burası benim diyerek ayırıyor?" Diye sordum. Eheres bilmediğini gösteren bir mimikle açıkladı.

"İnsanlar çok garip varlıklar zaten. Eros her gün onların içinde ve Eros'un anlattıklarını bi duysan insanlardan nefret edersin." Dedi. Eros'un insanları sevmediği barizdi zaten. Bu yüzden Eros'tan dinlemek yerine daha objektif bir bakıy açısı olan birinden insanları dinlemek isterdim.

"Peki biz hangi kıta da hangi ülke ve hangi şehirdeyiz?" Diye sordum. Eheres saatine bakıp yanıtladı.

"Azerbaycan adında bir ülkenin bakü şehrindeyiz. Asla kıtası oluyor burası sanırım çok hatırlamıyorum." Dedi. Aşağıya bakıp biraz etrafı inceledim.

"Arda diye birinden bahsediyordu ama kızın adını çok hatırlıyamadım." Dedi Tarot.

"O isim en çok Türkiye de kullanılıyor bence oraya bakalım." Dedi direk Rahdar. Demek ki ben hariç herkes dünya ile ilgili birşeyler biliyor. Çok merak ediyorum babam neden bana bunların öğrenilmesini söylemedi. O kadar kitap okudum dersler aldım çalıştım ama bunların hiçbirini bilmiyorum.

Türkiye'ye geldiğimizde o zamana kadar hiç konuşmayan Manu söze girdi.

"Burası İstanbul, şu Boğaz köprüsü olması lazım. Denizin içinde de kız kulesi var." Dedi denize bakarak. Bakışlarımı denize çevirip Manu'nun anlattığı yere baktım.

"İstanbul tarihi açıdan çok güzel biryer zamamında Bizans'ın elindeyken o dönemden kalma tarihi yapıları ve Osmanlı İstanbul'u aldıktan sonra Osmanlı'dan kalan tarihi eserleri var." Dedi. Aşağı bakıp etrafta biryerlere yetişmeye çalışır gibi gezen, gülen, oturan herkese tek tek göz gezdirdim. Dünyada yapılabilecek ne de çok şey varmış.

"Bu insanlar neden başlarını gizliyor?" Diye sordum. Manu güldü.

"Onlar başörtü takıyor dini inançları gereği." Dünya da ne kadar farklı insanlar var diye geçirdim içimden. Cassiel birden bire olduğu yerde durunca hepimiz durduk.

"Bu ülke de çok fazla ara sokak var böyle olmicak dağılalım." Dedi. Bunun üzerine Cassiel ile Rahdar, Eheres ile Dina, Benimle Manu Tarot da tek başına ayrılıp Eros'u aramaya başladık.

Aradan geçen saatleri sayamıyorduk ama hava kararmıştı. Eros'a dair hiçbir şey bulamamıştık. Dünya'nın bu kadar büyük biryer olmasına o kadar şaşırmıştım ki.

"Offff nerde bu çocuk." Dedi Manu şikayet eder gibi. Ki bence şikayet etmek de hakkıydı. Hiç dinlenmeden akşama kadar aramış ama birşey bulamamıştık. Nihayet tekrar bir araya gelince belki diğerleri bulmuştur diye umutla onlara döndük ama herkesin yüzündeki ifade aynıydı. Yorgun ve yenilgi. Hiçbiri bulamamıştı anlaşılan Eros'u.

"Kesin başına birşey geldi. Yoksa şuana kadar on kere cennete dönmesi

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.