🎧 In The End- Fleurie & Jung Youth
Dudaklarının değdi yer hala sıcaktı. Parmaklarım alnımda dururken hala düzgün düşünemiyordum. Aybars beni bu tünelin içinden sürükledi. Yürüyüşümüz bir türlü bitmiyordu. Bacaklarım iyice ağırlaşmıştı. Ve tüm bunların yanında beyninin içinde dinmek bilmeyen fırtınalar hakimdi. Sonunda dayanamadım ve öfkesimi kusar gibi Aybars'a bağırdım.
"Yeter artık! Daha ne kadar beni peşinde sürükleyeceksin?"
Kendimi kurtardım ve daha fazla hareket etmek istemediği için olduğu yere çömelip başımı dizlerimin üzerine yerleştirip yüzümü kapattım. Elleri başının üzerinde dururken gözlerimi sıkıca kapattım. "Umay neyin var?"
Ne bir şey duymak istiyor ne de konuşmak istiyordum. Sadece biraz olsun sakince düşünmek istiyordum. Zihnimin etrafına dağılmış düşüncelerimi bir araya toplayıp ne yapılması gerektiğini düşünmek istiyordum. "Hareket etmeliyiz... Yakalan-"
"Burası Kayın Ağacı'nın köklerinin bulunduğu bir yer sence Rau Panu kendi canını alabilecek bir ağacın yanına yaklaşabilir mi? Şimdi beni rahat bırak!"
Aybars ne zaman susması gerektiğini bilmiyordu. Ve özellikle şu an sessizliğe ihtiyacım varken sanki özellikle konuşuyor gibiydi. Sesli bir şekilde nefes verdiğini duydum. "Ben tüneli keşfetmeye devam edeceğim."
Bu gideceğinin anlamıydı. Beni biraz olsun rahat bırakacağı için rahatlamış hissetmiştim. Tüm olan şeyleri düşünmekten kafayı yiyecek gibiydim. Hepsi aynı anda beynime üşüşüyor ve beni delirtmekten vazgeçmiyorlardı.
Başımı geriye yasladım ve toprağa çarpmasına izin verdim. Acı biraz olsun beni kendime getirebilirdi. Kutay'ın başından beri kendisinden sakladığı gerçeği sonunda öğrenmiştim. Kuzenimdi ve ikimizde Rau Panu'nun torunuyduk. Fakat anlamadığım benim bu dünyada doğup nasıl İnsan Diyarı'na gitmiştim? Kutay'dan bu kadar nefret etmelerinin nedeni Rau Panu ile aralarında ki bağdan kaynaklanıyordu fakat her şeye rağmen nasıl olurda aynı nefreti benim için yapmıyorlardı? Yoksa kehanette geçen kişi benim olduğumu düşündükleri için mi?
Aptallık!
Mantıklı düşün. Kutay'ın her defasında gerçekleri saklamaya çalışmasının asıl sebebi başka bir şey olmalıydı. Kutay ile yaşadıklarımı hatırlamaya çalıştım. Bana verdiği ipuçlarını bir araya getirip her birini bulabilirdim.
Buraya 18 yaşındayken geldim demişti bir gün. Kendisi için önemli birisini bulmak için. Yani 18 yaşındayken beni bulmak için bu diyara gelmişti. Fakat onu bunca zaman boyunca yeni görmüştüm. Ya da öyle miydi? Beni takip eden birilerinin olduğunu hatırlamıyordum. Beynimi zorladıkça birden zihnimin ucundan fırlayıp çıkan bir anı ile kapalı gözlerimi açtım. "Tabi ya! Lisede kütüphanede ki sendin! Ben seni nasıl hatırlayamadım!"
Beni izleyen o çocuk Kutay'dan başkası değildi. O bal rengi buğday tenli çocuk benim tipimdi. Hatta belki bana açılır diye o şekilde salakça davranmıştım. Aptal çocuk neden hayatıma girmek için bu kadar bekledin ki? Gözlerime yaşlar dolarken bir türlü kendime engel olamadım. Elim dudaklarının değdi yere yerleşirken onunla yeniden bir araya geldiğim zaman ne yapacağım diye düşündüm. Sanırım aklı yerine gelsin diye onu iyice hırpalamam gerekiyordu değil mi? Aptal! Aptal! En başında bana gerçeklerinle gelsen bile yine de seni kabul ederdim.
Hiçbir şeyim kalmayan ben... Aile kavramına ait hiç kimsem olmayan ben sana sahiptim. Neden senden kaçacağımı düşündün ki? Ne yaşamış olsan bile... Neler yapmış olsan bile umurumda değildi. Dedemi öldürdükten sonra yalnız kalmaktan yeniden korkuyordum fakat şimdi senden başka hiç kimse umurumda değil. Sonuçta bu sensin aptal! Sen benim en yakın arkadaşımsın.
Yaşlar gözümden boşalırken gülmeye devam ettim. Burada oturup neler olduğunu anlamak yerine sadece Kutay'ın bana geri geleceği günü beklemem gerekiyordu. O geldiği zaman önümüzde uzun bir zaman olacaktı. Her bir şeyi teker teker bana anlatabilirdi. Birbirimizden ayrı kaldığımız o günlerin her birini oturup konuşabilirdik ve böylece aramızda ki boşluğu daha fazla kapatabilirdik.
Sessizce otururken tünelin içinde hareketlilik oldu. Bir gölge belirirken onun Aybars'a ait olduğunu biliyordum. Oturduğum yerden kalktım ve üzerimi silkeledim. Burnum ağladığım için akmıştı ve hala içi ıslaktı. Çantamın içinden hazırlanmış olan suyu çıkardım ve burnumu gürültü ile temizledim. Aybars'ı gördüğüm zaman bana telaşla bakıyordu. Suyu çantamın içine attım ve ona döndüm.
"Şimdi ilerlemek için devam edebiliriz."
Ondan önce hareket edip yürümeye başladım. Sessizce arkamdan geliyordu. Daha ne kadar yürümemiz gerektiğini bilmiyordum ve asıl önemlisi buradan çıktıktan sonra ne yapmamız gerekiyordu. Ve en önemlisi Kutay bizi nasıl bulacaktı? Durdum ve arkama baktım. Aybars bakışlarını bana çevirdi. Çekingen tavırları her halinden belli oluyordu. Öfkeli bana dokunmak gibi bir düşüncesi yoktu herhalde. Öfkeli olduğum çoğu zaman bana dokunmaz hatta beni yalnız bırakmak için hareket ederdi. Onunla doğru düzgün kavga ettiğimizi bile hatırlamıyorum.
"Yani şimdi ne yapacağız? Bu tünel bizi nereye götürüyor ve asıl önemli olan buradan çıktıktan sonra nereye gideceğiz? Gittiğimiz yeri Kutay nasıl bulacak ve yanımıza gelecek?"
Yanıma yaklaştı ve nefes dahi vermeden konuşan beni sakinleştirmek için elini omzumun üzerine yerleştirdi. "Sakin ol. Önceliğimiz bu tünelden çıkmak olsun. Ardından ne yapacağımızı sonrasında düşünürüz. Ve Kutay konusunda..."
Ellerimi havaya kaldırıp anlamsız hareketlerle oynattım. "Kutay için düşünecek olursak o beni herkesten daha fazla düşünen birisi. Ve ayrıca o benim kuzenim. Onu duydun bana geri geleceğine dair söz verdi. Eğer Kutay'dan bahsediyorsak sözünü tutacaktır."
Tünel boyu yürümeye devam ettik. Burası bizi bir an olsun sıkıntıya sokmuyordu bile. İçeride ki hava bunaltıcı değildi ve bir insan boyu kadar yükseklikteydi. Sanki burayı bilerek açmışlardı ve havalandırması da sürekli yapılıyor gibiydi. Ve asıl büyüleyici olan şey ise ağacın köklerinin gözüktüğü yerlerde çıkan mavi ışık yolumuzu gösteriyordu. Sanki ağacın kökleri parlıyor gibiydi. Bu büyülü bir diyarda olduğumuzu daha fazla gösteriyordu.
"Kutay'ın kuzeni olduğunu kabul etmişsin bile. Bu onu Rau Panu'nun torunu yaptığı anlamına geldiğini biliyorsun değil mi? Yani doğduğundan beri dedesinin himayesinde yaşayan birisi."
Tüm bunları biliyordum zaten. Neden bir kez daha bana soruyordu ki? Aldığım karardan şüphe mi duyuyordu yani? Bu aptalcaydı. "Kutay tek başına Rau Panu'nun torunu değil. Anladığım kadarıyla bende hayatımın bir kısmını dedem ile birlikte geçirdim. Fakat asıl önemli olan şey çevremizde ki kişiler bizim nasıl birisi olduğumuzu göstermez. İçimizde sakladığımız gerçekler bizi biz yapar." Bu düşündüğüm şeydi. Kutay tek başına yargılanamazdı aynı şekilde bende yargılanabilirdim. Yıllarca gerçek ailemden ayrı yaşayan benim bir den fikrimi değiştirmeyeceğim ne malumdu?
"Peki benim dedem ile yaşamak istemekle alakalı düşüncelerim sence yok mudur? Bir gün aniden karşıma geçip bana kehanetten ve dedemi öldürmem gerektiğinizden bahsettiniz. Ölüm tek çözüm değil. Dedemi ikna edip tüm bunlara son verip gerçek ailem ile yaşamak gibi olumlu düşüncelerimde var."
Gerçekleri söylerken kolumdan tuttu ve ona bakmamı sağladı. Mavi ışıklar gözlerinde farklı bir şekilde gösteriyordu. Sanki daha mavi ve daha derin gibiydiler. "Rau Panu tüm diyarı yıllarca kanla boyayan birisi. Sence böylesine evcimen bir sonu hak ediyor mu?" Başımı hayır der gibi salladım. Kolumu tutan elinden kurtuldum ve yürümeye devam ettim.
"Tabi ki de hayır fakat yaşayan birisinin canını almamdan bahsediyorsunuz. Bu benim için kolay bir şey değil özellikle de kan bağımın olduğu birisi. Ve asıl önemli olan ailemden birisini seçecek olursam bu kesinlikle Kutay olurdu merak etme. Yalnızca hala bu gerçeğe alışmaya çalışıyorum."
Zaman geçiyordu fakat biz hala bu tünelden çıkamamıştık. Saat kaçtı bilmiyordum fakat bacaklarım iyice halsizleşti. Dinlenmek ve yemek yemek için onu durdurdum. Acele ile çıktığımız için yanımıza ne kadar şey aldık bilmiyordum. Ve beni en çok korkutan şeylerden birisi de bundan sonra sürekli dışarıda uyuyup kendi yemeğimizi doğadan toplayarak yapacağımızdı.
Aybars çantadan beze sarılmış yemekler çıkardı. "Çok fazla çeşidimiz yok. Yolculukta bize dayanacak şeyler aldık yanımıza." Bezin birisinden pişi çıkarırken mutlu olmuştum. Acıktığımı mideme bir kaç parça gönderdiğim zaman anlamıştım. Yaşadığım aksiyonların arasında yemek yemeye zamanım bile yoktu. Hatta bir şekilde Rau Panu'dan kaçtığımız için bile şanslıydık.
"Biraz dinlenelim ardından ilerlemeye devam ederiz."
Aybars'ı onaylarken oturduğumuz için birazcık büyü kitabını kurcalamayabilirim diyerek çantamdan çıkardım ve öğrendiğim kelimeleri bir araya getirip okumaya çalıştım. İlk sayfada diyar hakkında bilgiler veriyor gibiydi. Yavaş okuyuşum ve bu bitmek bilmeyen tünel ile birbirini çok güzel tamamlayabilirlerdi.
"Artık kitabı okuyabiliyor musun?" Başımı eğdim. Sayfaları çevirirken cevap verdim. İlk okul çocuğu gibi hissediyorum kendimi. Harfleri çözdüm fakat bir araya getirip okumak benim için zorlayıcı.”Bu tuhaf harfleri okumak Çince veya Japonca okumakla aynıydı. Konaktan bu kadar hızlı ayrılmasaydık belki de bir ay daha Balamir'den öğrenebilseydim çok daha iyi olurdu. Daha sonrasında hızlı bir şekilde alfabeyi çözebilirdim.
"Bu harfler fazlasıyla kafa karıştırıcı. Ve asıl sıkıntı şu ki harfleri bir araya getirip kelimeyi okumakta." Kitabı kapatırken başımı geriye yasladım ve gözlerimi kapattım. Burası fazlasıyla bunaltıcı gelmeye başlamıştı bana. Bir gün içerisinde çok fazla şey yaşamış olmama rağmen hangisini oturup düşüneceğimi bilmiyordum.
Dün gece gördüğüm o rüya da neyin nesiydi? Yatağıma gidip uyuduğumu bile hatırlamıyordum. Büyük ihtimalle o koltukta uyuyakalmıştım ve çocuklardan birisi beni yatağıma yatırmıştı. Fakat sanki hiç uyumamış gibiydim. Bu bilinç altımın bana oynadığı oyunlardan bir tanesi miydi? Fakat her defasında beni içinden çıkamadığım bir girdaba sokmuştu.
Rau Panu'yu daha önce hiç görmemiş olmama rağmen nasıl olurda rüyamda onun en belirgin özelliklerini görmüştüm? Kayın Ağacı'nı her defasında yıkıp duran Rau Panu'ydu. Karanlığın içinde parlayan bal rengi gözleri uzun ve dehşet verici bedeni ile kocaman bir kılıç sallıyordu. Üzerine giydiği siyah gömleği bile hatırlıyordum. Beyaz tenine sıçrayan kırmızı kan... O Kutay değildi fakat o bal rengi gözleri tekrar gördüğüm zaman Kutay'dan uzak kalmak istedim. Halbuki tüm rüyam boyunca yanımda hatta yatağımda benimle birlikte yatan Kutay'dan başkası değildi.
Rau Panu ve Kutay'ın benzerlikleri aklıma geldikçe neden Kutay'dan uzaklaştığımı anlamıştım. Onun yanında bir şey anlatmak istemedim. Her şeyin farkında olmasına rağmen sanki ona anlattığım zaman Rau Panu'ya anlatıyor gibiydim.
Daha fazla vakit kaybetmeden yürümeye devam ettik. Tünel iki farklı yönlere ayrılmıyordu bile. Yaptığımız tek şey yürümekti. Düşünceler sürekli beynime üşüşmeye devam ediyordu. Sesli bir şekilde nefesini dışarıya verdi ve sonunda ağzını açıp konuşmaya başlamanın zamanı gelmişti.
"Kutay bana birbirimizi tanıdığımızı söyledi. Yani biz bundan önce tanışmış mıydık?"
Aybars bir süre cevap vermedi. Tünelin içinde yalnızca adım sesleri vardı. Hemen üstlerinde ki yerden en ufak bir ses dahil gelmiyordu. Güneş şu an tam neredeydi saat kaçtı hepsini merak ediyordu. Ve en çokta Kutay'ı merak ediyordum. Rau Panu ona neler yapacaktı? Tek ümidim onun zarar görmemesiydi. "Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum fakat sen İnsan Diyarı'na, Kutay sayesinde kaçtın. O zamanlar altı yaşlarında olduğuna dair bir şeyler diyordu Kutay."
Tahminim doğruydu. Çocukluğumun bir kısmı Kutay'la geçmişti yani. Fakat bu aynı zamanda Rau Panu ile beraber yaşadığım anlamına da geliyordu. Fakat hiç olmadı hatırlayamasam bile tüm o anıların içinde yalnız değildim Kutay'da vardı. Ve hiç hatırlamadığı annem. Bilmem gereken çok fazla şey vardı fakat tüm bunların cevabı yalnızca tek bir kişiye bağlıydı.
"Peki sen Aybars nasıl beni buldun?" Hikayenin bilinmeyen diğer yüzü Aybars'tı. İki erkek yalnızca bir kehanetin peşine düşmüşlerdi beni bulmak için. Bacaklarım iyice yorulmaya başlamıştı yeniden. "Benim hikayem çok daha farklı." Anlatmaya başladığı zaman ayağım bir taşa takılmıştı ve düşmemek için kollarımı havada savurup tutunacak yer aradım fakat bir türlü bulamamıştım. Çığlıkla yere düşerken Aybars beni tutmak için çaba harcasa bile sonuç olarak taşlarla karışık zemine düşmem ile her şey son bulmuştu.
"Ah acıyor... Kalçam taşa vurdu..."
Ağlayarak sesler çıkarırken oturmam için Aybars bana yardım etmeye çalıştı. Kıkırtısını bastırmak için çaba harcıyordu daha çok ama. "Umay sen iyi misin?" Başımı kaldırıp gülmemek için kendisini tuttuğu için yanakları kızarmaya başlamıştı. "Kapat çeneni bu soruya cevap bile vermeyeceğim!" Elini ağzına kapattı fakat onunla ilgilenmek yerine sızlayan kalçamı ovuşturdum.
"Acıyor... Hayır aynı yerden sende geçtin neden düşen benim?" Şimdi ise nedensiz sinirlenmelerim başlamıştı. Aybars daha fazla dayanamadı ve kahkahasını bastırdı. Kasılarak gülerken sadece ona bakmakla yetindim. Kahkahası yankılanarak yükselmeye devam ederken sonunda gözünde biriken yaşı silip bana baktı. Boğazında sanki bir şey varmış gibi temizlerken kahkahasını sonlandırmaya çalışıyordu.
"Hava ile nasıl cebelleştiğini görsen," kollarını havaya kaldırıp savururken kahkahası kaldığı yerden devam etti. Sesi yeniden yankılanırken ona ve tünelin görünmeyen ucuna baktım. Kaşlarımı çattım istemsizce. Ses yankılanıyordu. Toprakta ses yankılanmazdı yani ileride mağara gibi bir yer olmalıydı.
"Tamam gülmeyeceğim daha." Yanıma oturup kendisine gelmeye çalışırken "Aybars," diye başladım. Gözyaşlarını sildi ve bana baktı. "Özür dilerim seninle dalga geçmemeliydim."
"Kapat çeneni başka bir şey var. Az önce sesin yankılandı." Oturduğum yerden kalkarken ellerimi ağzımın etrafına koydum ve megafon misali yerleştirdim ve bağırdım. Ses yankılanıp bana geri dönerken ona baktım. "Duydun mu? İleride mağara olmalı."
Oturduğu yerden kalkıp heyecanla başını sallarken "Sonunda buradan çıkabileceğiz," diye minnettarlığını dile getirdi. Yürümeye başlarken ona yetişmek istedim fakat az önce taşa vuran kalçam hala sızlıyordu. Elimi ona uzattım ve gömleğinin yakasından tutup çektim.
"Bana yardım et kalçam hala acıyor."
Yanıma ulaştı ve koluma girerek yürümem için bana yardım etti. Fakat bir an önce bizi bekleyen yere çıkmak istiyordum. Belki yeryüzüne bir şekilde çıkabilmek için biz şansımız vardı. Acıma rağmen hızlıca yürüdük. Ayağımın altında ki toprak taşa dönüştü ve yürüyüşümüz zorlaştı. En sonunda her yer taşla çevrelendiği zaman artık boy hizasında yükseklik iyice azalmaya başlamıştı. Birbirimizden ayrılıp arka arkaya yürürken parmaklarımı gömleğinin ucuna yerleştirip tuttum. Tekrar düşersem onu da yanımda götürebilirdim sonuçta değil mi?
"Burası iyice daralıyor dikkat et adımlarına." Elini arkaya uzattı ve gömleğini tutan elimi avuç içine yerleştirdi. Bu hareket bana tuhaf hissettirmişti. Eğildik ve yürüyüşümüze iki büklüm şekilde devam ettik. Artık sırtıma ağrılar girmeye başlamıştı. Sadece eğildiğim için hissettiğim acı değil sürekli kollarıma ve sırtıma sürtünen keskin uçlar derimi aşındırıyordu.
Elimi ondan ayırdım ve emekleyerek yürümek istedim fakat bu seferde dizlerim ve avuç içlerim mahvolmuştu. "Ne zaman bitecek bu işkence?" Ona baktım. İleride ne var göremiyordum çünkü Aybars'ın geniş omuzları tüm yolu kapatmıştı. Elimi ona uzatıp sırtından tutundum. Birazcık dinlenmek istiyordum. Dokunuşum ile gerildi ve durup bana döndü. Dar alandan o da bunalmıştı. Ben küçük olduğum halde kriz geçirecek hale gelmişken onu düşünemiyordum bile.
"Önden benim gitmemi ister misin?" Beyaz teni iyice kızarmıştı ve alnından terler boşalıyordu. Işıkta giderek azalıyordu. Ve önümüzde ne kadar yol vardı bilmiyorduk bile. "İyi misin?" Ona daha fazla yaklaşıp havasız kalmasını istemiyordum. Başını hayır der gibi salladı. Bana doğru gelmek için hareket etti ve yer değiştirmeden önce bir süre başını omzuma yerleştirip yüzünü gizledi.
"Aybars kötü hissediyorsan çıkalım hemen buradan.”
Kollarımdan tuttu ve başını hayır der gibi salladı. "Sanırım klostrofobi başladı. Sakinleşmem için bana zaman tanı." Eğer ona destek olmak için sarılırsam nasıl hissederdi? Yoksa onu daha kötü bir duruma mı sürüklerdim? Başını kaydırıp boyun boşluğuma yerleştirirken sıcak nefesini hissettim. Ara ara alıp verdiği nefesi benim için daha tuhaf bir hal almıştı. Fakat şu an onu iyi hissettirmem gerekiyordu.
Kollarımı kaldırıp ona sardım. Alnından damlayan terler omzumu ıslatmıştı. Kafasını dağıtmaya ihtiyacım vardı. "Sence şu an Kutay bizi görse nasıl davranırdı?" Aklıma başka bir şey gelmiyordu. Özellikle artık Aybars ile evlilik muhabbeti bile döndüremiyordum. Bir hafta önce bana yaptığı ilanı aşktan sonra daha fazla temkinli olmaya başlamıştım.
"Sanırım..." diye soludu. Gülmeye karışık bir tepkiydi bu. "Sanırım bizi ayırır ve daha iyi hissetmem için bana o sarılırdı." Cümlesini bitirdiği zaman gülüşüm çoğaldı. Kesinlikle onun yapacağı bir hareketti. "Çoktan sana kızmaya başlardı ona dokunmayı nasıl cüret edersin? Ona en yakın olan benim!"
Kutay'ın ses tonunu taklit etmeye çalışırken gülüşü çoğaldı. Başını hareket ettirdi. Burnu boynuma değerken iyice gerilmiştim. İstemsizce kendimi geri çekerken bunu hissetmişti. Şimdi de kendimi geriye çektiğim için kendime kızmıştım. "Şimdi daha iyi misin?" Başını sallarken benden uzaklaştı ve bana baktı. Yorulduğu her halinden belliydi.
"Beni burada bekle hemen ileride ne olduğuna bakıp geleceğim.”
Hareket edeceğim sırada beni tuttu ve durmamı sağladı. Avuç içleri bile terlemişti ve aşırı sıcaktı. "Birlikte gidelim." Burada tartışmak yerine onu dinledim ve öne geçerek hareket ettim. Alan daraldığı zaman ona söylüyordum ve biraz daha iyi olduğu zamanda iyi haberi hemen veriyordum. Sonunda emekleyerek geçtiğimiz dar yerden çıkarken heyecanla ona seslendim. "Bitti... sonunda..."
Kendimi yere atarken sırtımda ki çantayı yanıma bıraktım ve rahat nefes almaya çalıştım. Hemen arkamdan nefes nefese kalmış Aybars’ta yığılmıştı. Yere düşen tok sesle onunda çantasını kenara koyduğunu anlamıştım. Ve umarım bu karanlıkta onları kaybetmezdik. Burası artık tamamen karanlıktı. Belli bölgelerde gözüken Kayın Ağacı'nın kökleri ışık saçsa bile yalnızca karanlıkla birbirimizi görebileceğimiz şekildeydi. Elimi boşluğa uzatıp ona seslendim. "Birbirimizi kaybetmeyelim. Neredesin?"
"Yerde yatıyorum izin ver nefes alayım."
Elimi yere gezdirip ona dokunabileceğim şekilde hareket ettirdim. Fakat bir türlü bulamıyordum. İleri ve geri yaparken ona kızmaktan vazgeçmedim de. "Neredesin?"
"Buradayım beni nasıl göremiyorsun?"
"Çünkü burası karanlık seni aptal."
Kendimi geriye doğru sürükleyip sesin geldiği yere hareket ederken popomun bir çıkıntıya sürttüğünü hissettim. Elimi arkaya atıp dokunduğum yeri anlamaya çalışırken "Az önce dokunduğun yer yüzümdü!" Kendimi geriye atıp nasıl tepki vereceğimi bir türlü karar verememiştim.
"Özür dilerim... Amacım o değildi..."
Elimi havada savururken bileğimden tuttu ve beni kendisine çekti. Dengemi kaybedip yanına doğru düşerken beni kendisine çekti iyice. "Yanımda tuhaf davranmana gerek yok. Eski Umay olsaydı bu hareketine saatlerce gülerken şimdi... Umay ben aynı Aybars'ım. Benimle evlilik şakaları yaparken de senden hoşlanıyordum ya da bana hoşlandığın kişileri anlatırken de senden hoşlanıyordum. Değişen bir şey yok. Eğer sana itiraf ettiğim için benden kaçacaksan... Kaçma... Sana gerçeği söylediğim için benden uzaklaşmanı istemiyorum."
Başını sırtıma yaslarken şu an karanlıkla kaldığım için mutlu olmuştum. Onu görmüyordum ve yüzünün nasıl bir ifade ile büründüğünden de haberim yoktu. Tam şu an da bunu yaptığı için daha fazla mutlu olmuştum. Eğer bu itirafı bana başka bir zamanda söylemiş olsaydı her şey daha farklı olabilirdi. Belki daha erken ya da daha sonra. Ama şu an kafamda bir sürü şey varken bir ilişkiye yer veremezdim.
"Aybars..."
"Cevap vermek zorunda değilsin. Şimdi duymak istemiyorum. Belki daha sonra ya da hiç olmadı tüm bunlar bittikten sonra." Başımı sallarken ona daha fazla minnettar olduğumu hissettim. İçim kederlenmişti görmese bile dudaklarımda kırgın bir tebessüm oluşmuştu. "Sadece eskisi gibi devam edelim istiyorum bu kadar. Fakat şunu da unutma kafanda sürekli yer edinmek için de çaba harcayacağım."
"Yani manipülasyon yaparak bilinç altıma yerleşmeyi planlıyorsun?" Dalgayla karışık sordum bu soruyu. Ve karşılık olarak gülerek cevap verdi bana. Ellerini hareket ettirip ellerimi tuttu ve konuyu daha farklı bir yere çevirdi.
"Belki de bizi büyücü yeteneklerin ile aydınlatırsın nasıl fikir ama?"
Başımı salladım. Geçen sefer kitabı almak için gittiğimiz yerde meşaleyi yakmıştım fakat şimdi neyi yakacağımı bilmiyordum. "Yoktan ateş yapabileceğimi sanmıyorum," diyerek konuştum. Arkamda hareket etti ve hışırtı sesleri duyduktan sonra beni yeniden yakalayıp elime bir kumaş verdi. Bu kumaşı nereden bulmuştu? Yoksa bana üzerinde ki gömleğimi vermişti?
"Bu da nereden çıktı?"
"Sadece yak gitsin!"
Beni sert bir şekilde uyardı ve artık aydınlıkta olmak isteyen bende daha fazla uğraşmak istemedim. Gözlerimi kapattım ve avuç içimde kumaş parçasını hayal ettim. Onu yere koyarak tam ortasında bir alevin yanmaya başlayıp büyüdüğünü hayal ettim. Fakat bu alev bir anda kumaşı yiyip bitirmek yerine yavaşça sakince büyüyordu fakat bir o kadarda parlaktı. Bedenimde sakince bir şeylerin aktığını hissettim. O hissin avuç içimden gömleğe ulaşan o ateşin temeli olduğunu.
Kapalı gözlerimin ardından bir ışığın kıpırdaştığını gördüğüm zaman başardığımı anladım. Heyecanla gözlerimi açıp ateşe bakarken "Yaptım. Ateş yaktım Aybars!" diye heyecanla sesimi yükselttim. Mavi alev kumaş parçasında yavaşça yanarken ışığı etrafa yayıldı. Sanki ışığın önüne yansıması için ayna koymuşsun gibi ışık parçalandı ve kırıldı. Çevremize ışık süzmeleri dağılırken olduğumuz yeri bize gösterdi. Dikili taşlar daha doğrusu dikili parlak taşlar yanan ışıkla beraber parıltı eşliğinde bize gözükürken hayranlığımı gizleyemedim.
"Hadi canım!"
Bakışlarım etrafta dolaştı. Bu muhteşem bir manzaraydı. Sanki elmas mağarasında gibiydik ve her yer ışıl ışıl parlıyordu. Mağara geniş ve ilerledikçe ilerliyordu. Parıltı birbirine yansıdıkça ışık ilerlemeye devam ediyordu. "Aybars efsane bir manzara değil mi?" Bakışlarımı ona çevirdiğim zaman çıplak bedeni ile karşı karşıya gelmiştim. Bu sefer ufak bir çığlık atarken dönüp bana baktı.
"Nasıl gömleğini yaktırabilirsin?"
Kollarını geniş göğsüne siper alıp kapatmak istedi fakat ben çoktan görmem gerekeni görmüştüm. Beyaz pürüzsüz ten... Geniş omuzlar ve o göğüsler de neydi öyle? Suratı eğildi ve kirpiklerinin altından bana utangaç bir bakış attı. "Şu an kendimi hiç bu kadar namusuma göz dikilmiş hissetmemiştim."
Ellerimi gözlerimin üzerine kapatıp başımı geriye attım. "Duyan sana karşı farklı arzular besliyorum sanacak. Çabuk üzerini giy!" Onu azarlarken yüzümün yandığını hissediyordum. Nasıl bunu böyle rahat bir şekilde söyleyebilirdi? "Ah o gözlerin beni yiyecek gibiydi...”
Kendimi yere atıp utançla karışık kahkaha atarken ellerimi gözlerimin üzerinden çektim. "Karşında birden beni bu şekilde gördüğünü hayal et!" Fakat daha ne dediğimi kendi kulaklarımla duyduğum zaman anlamıştım. Yattığım yerden fırlayıp o ani hareketler yaparken yaptığım şeyin utancı ile daha fazla mahvolmuştum. "Hayır sakın beni hayal etme! Sakın aklından bile geçireyim deme!"
Yüzüm alev içerisinde yanıyordu. Ona bir erkekten çok daha farklı gözde bakıyordum. Ya da onun benden hoşlandığını düşünmediğim için bu tarz şeyler normal gelebilirdi fakat şimdi her söylediğim şey tehlike arz ediyordu. Onun dikkatini çekerken çoktan üzerine başka bir kıyafet giydiğini görmüştüm. Daha fazla rahat ediyordum şimdi. Gülüşü çoğalırken yüzünde bu halime daha fazla güldü. "İşte böyle olmamızı daha çok seviyorum,” diye konuştu aniden. Sonra birden konuyu değiştirdi.
"Biraz etrafı gezelim ardından sana kendi hikayemi anlatayım olur mu?"
Ayağa kalkıp hareket ederken onu izledim. Yüreğim şimdi daha iyiydi. Bazen iyi ki karşımda ki kişi Aybars diyordum. İyi ki şu an yakın olduğum kişi, şakalaşıp eğlendiğim kişi Aybars'tı. Onun yanında gerçekten rahattım. Kalkıp arkasından yürümeye başladığım zaman eski ben yani eski Umay olarak ona seslendim.
"Bekle beni beraber bakalım."