🎧 A Storm İs Coming- Tomme Profitt
Kısa bir süreliğine odanın içinde sessizlik oluştu. Sobanın içinden yükselen ateşin haricinde bir ses yoktu. Bir an için sesli bir nefes alınıp verilirken "Tüm bunlar... Neye şaşıracağımı şaşırdım. Şimdi kızım sen kehanette bahsedilen kişi olarak geçiyorsun öyle mi?"
"Evet."
"Ve seni, Rau Panu'nun ikizi çocukken kurtarıp İnsan Diyarı'na kaçmana yardım etmiş?"
"Evet."
"Ve sen o çocuğu biliyor olmana rağmen ona güveniyorsun öyle mi?” Sorgulaması devam ederken sorduğu her soruya başımı sallayarak evet dedim sorduğu güven sorusu ile birlikte. Yanlış bir şey yaptığım korkusu beni ele geçirmeye başlamıştı. “O çocuk yüzünden neler yaşadığımızı biliyor musun sen? Onun yardımları yüzünden Erlik'in çocukları bu diyara yerleşti. O çocuk dedesinin varlığını bize bir an olsun unutturmadı!"
Kutay hakkında konuşmaya başlayınca Çağıl abla, ilk defa onun hakkında birisi bu şekilde konuşmaya başlamıştı. Onun hakkında kafam fazlasıyla karışıyordu. Çocukken yaşadığımız şeyler aklıma gelirken ölmemek için elinden gelen şeyleri yaptığına emindim. Ona körü körüne güvenmek değildi bu. Çünkü o çocukluğunda yaşadığı çoğu anısında bende vardım.
Odasında sessizce ağlayışını ben biliyordum. Nasıl dışlandığını ve nelere maruz kaldığını da aynı şekilde. Bana yavaş yavaş gelmeye başlayan anılarım farklı yaşlarımda ki anılarım olsa bile bildiğim bir şey vardı. Rau Panu, Kutay'ı iki oğlunun da ölmesine sebep olan kişi olarak biliyordu. Fakat bir çocuk nasıl olurda birilerinin ölümüne sebep olabilirdi?
"Hayatımın altı yılı Rau Panu ile aynı yerde yaşayarak geçti. Ve o altı yıl içerisinde ikimizin yaşadığı şeyler basit değildi. Ben altı yaşımda o cehennemden kaçmış olmama rağmen hala o cehennemde yaşayan bir çocuktu. Yaşamak için yaptığı şeyleri düşünüp birisini çok rahat suçluyorsunuz!"
İçimde hissettiğim bu duygu çok daha farklıydı. Kimsenin Kutay'ı küçük görmesine hakkı yoktu. Aynı şekilde Kutay'ın yerinde onlar olsaydı ölmemek için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. "Hiç kimse istediği hayatı yaşamıyor. Ona verilen seçeneklerin en iyisini değerlendiriyorlar. Ayhan abi ne düşüyorsunuz bilmiyorum fakat doğduğum andan beri beni koruyan Kutay'dı. Bildiğim tek bir şey var ne kadar zaman geçerse geçsin Kutay beni korumaya devam edecektir."
"Sen," diye sesini yükseltti Aybars. Ona dönüp baktığım zaman mavi gözleri titriyordu. "Sen unuttuğun her anı hatırlıyor musun?"
"Evet... doğduğum andan itibaren bir çok şeyi hatırlıyorum. Fakat önemli olan bu değil bu gece başımıza gelecekler hakkında konuşmamız gerek!"
Bazı şeyler çoktan geçmişte kalmıştı ve şimdi oturup tartışacak vakitte yoktu. Aybars'tan, Ayhan abiye çevirdim gözlerimi. Büyücü kitabını almaya gittiğimiz zaman tünelin girişinde yazan o yazıyı hatırladım. "Bir şeyi göremediğin ve neye inanacağını anlamadığın zaman içine bak! Bu sözleri İlk Koruyucuların yazmıştı. Şimdi anlamını daha iyi anlıyorum. Ne olursa olsun benim için doğru olan şeyi yapmaya devam edeceğim. Ayhan abi her ihtimale karşı bugün bir baskın yapılırsa eğer savaşmamız gerekiyor!"
Ayhan abi sakallarını sıvazladı ve kaşlarını çatarak beni izledi. Şu an konuşmanın sırası bile değildi bir an önce savunma yapmak için ve savaşmaya hazırlanmak için hazırlık yapmalıydık. Ona ısrarla bakarken sessizliğini korumaya devam etti.
"Şimdi ne yapacağız?" diye konuşmaya başlayan Çağıl ablanın sesi titriyordu. Ellerini uzattı ve ellerimi tuttu. Nasır tutmuş elleri sakince ellerimi okşarken kendisine çekerek üzerine öpücük kondurdu. Mahcup bir şekilde ona engel olmak isterken başını kaldırıp ağlayarak baktı gözlerime. Korkması çok normaldi çünkü ölüm onlara bu gece uğrayacaktı. Ölüm ile burun buruna gelince doğru dürüst düşünülmezdi.
Ağladığını görünce titreyen yüreğim daha fazla dayanamadı ona yarım yamalak sarıldım. "Ayhan abi bu gece tetikte olmamız lazım. Eğer öyle ise onlarla savaşmak zorundayız. Eğer bu gece kimse buraya uğramayacaksa her şey bizim için daha iyi olur."
Başını sallarken bana onay vermişti. Dediğimiz hiçbir şeyi yalanlamamıştı bile. Hatta tam tersi bize kucak açmışlardı. Odanın içerisinde bir aşağıya bir yukarıya dönerken sonunda kalktığı yere geri oturdu. "Eli silah tutacak kişilere haber verelim. Tüm köy halkını ayrı ayrı korumak yerine bir geceye mahsus bir evde toplayalım ve nöbet tutalım. Eğer baskın yapılacaksa kanımızın son damlasına kadar savaşırız. Çocuklarımın hepsini Erlik'in çocuklarına vermek zorunda kaldım fakat daha fazlasını vermeyeceğim."
Dediği gibi yapıp ev ev dolaşmaya başladık. Güneş batmış olmasına rağmen gökyüzü tam kararmamıştı. Aydınlık, üzerine örtü gibi örtülen karanlığa rağmen hala direniyordu. Yarasalar uçarken ormanın içinden gelen baykuş sesleri tüylerimi diken diken etti. Ayhan abi çok geçmeden fazla olmayan köylü halkını bir araya getirdi ve evine çağırdı. Odalara yaşlı, çocuk ve kadınları yerleştirirken eli silah tutacak olan kişiler çoktan pusatlarını kuşanmışlardı. Ayhan abiye bilemesi için hançerlerimi uzatırken bana tuhaf gözlerle baktı.
"Bir Büyücünün elinde büyü olması gerekir neden hançer kullanırsın?”
"Henüz büyü kullanmada iyi değilim abi. Fakat çocukluğumdan beri beni yetiştiren annem bugünleri biliyormuş gibi silah kullanmayı ve dövüşmeyi öğrenmem için uğraştı." Yüzünde tuhaf bir tebessüm olurken sakince soludu. "Kaderde yazılan neyse o dur fakat bu değildir ki kaderde ki değiştirilmez. Tercihlerimiz kaderimizi belirleyen en önemli yoldur."
Gülümseyip ona bakarken bilediği hançerlere son kez baktı ve bana geri verdi. Köylüler çevremizde huzursuzca hareket ederken şimdi de Aybars'ın kılıcını bilemişti. Fakat Aybars'a geri vermek yerine kılıcı bana uzattı. "Umay Ana bizim için talih kuşu gibidir. Bereket getirir şans getirir fakat biz savaşçılar için ise kutlu zaferler getirmesini isteriz." Kılıcı elime alırken ne yapacağımı şaşırmıştım. Aybars'a bakarken önümde durdu ve iyi dileklerimi duymak ister gibi sabırsızca bana baktı.
"Dilerim ki kılıcın hava kadar hafif fakat bir kağıt kadar keskin olur. Daima seni korur ve savaşman için yanında olur." Kılıcı iki elimin üzerine yerleştirip Aybars'a uzatırken yüzünde güzel bir tebessüm ile bana bakarken utançtan başımı eğdim. Köylüler neler olduğunu anlamak için sorular sormaya başlamışlardı. Ayhan abi hemen açıklık getirdi.
"Dinleyin komşularım. Bu genç hanım kehanette adı geçen seçilmiş kişidir. Ve Ulu Kayın Ağacı'nın koruyucusudur. Biz onun yolundan gider onun sözünü dinlenir."
Bu sözler ile herkes dönüp bana bakarken yüzümde gerdin bir tebessüm oluşmuştu. Tüm gözler üzerimdeyken daha fazla gerilmiş ve ne yapacağımı şaşırmıştım. Kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı bile çoktan. "Seçilmiş kişi öldürülmedi mi?" diye sorulan sorular öylesine çoktu ki ve hemen ardında gelen sözler devamını getiriyordu.
“Buraya neden bizi topladın Ayhan?”
Beline yerleştirdiği baltanın çıkıntısına yerleştirmişti avuç içine yüzü sakallar ile kapalı olan adam. Burnunu çekerken soğuk havayı da içine göndermişti gürültü ile. “Kehanette ki kişi öldü biliriz hepimiz şimdi bizi buraya bir baskın olacak diye topladınız. Bunun daha mantıklı bir açıklaması var mı?” Adam konuşmaya devam ederken sözler yerine eylem uygulayarak büyücü olduğumu kanıtlamamın daha hızlı olacağı düşüncesi ile Ayhan abiye bakıp başımı salladım. Bana izin verirken çakramı yoğunlaştırıp meşalelerde yanan alevlere elimi uzattım ve onu kendime çekerek avuç içime yerleştirdim. Şaşkınlıkla ve korkarak bana bakan kişiler ile konuşmaya başlamamın zamanı gelmişti. "Biliyorum," derken omuzlarımı dikleştirdim ve kendime güven yükledim. Ateş topu avcumun içinde dururken onu elimin etrafında kontrol ettirerek bunun yalnızca bir sihir değil büyü olduğunu inandırmak istiyordum.
"İlk defa gördüğünüz bana inanmak size tuhaf gelebilir. Fakat ben de bu diyarın bir parçasıyım. Sizden tek bir şey istiyorum kehaneti gerçekleştirmek adına çıktığım bu yolda bana inanmanız ve bana destek olmanız. Savaşmak gibi bir tercih sunamam size fakat yaşamak isteyen herkes daha iyi bir hayat için mücadele etmeye devam eder. Biliyorum karşımızda Erlik'in çocukları var fakat şunu unutmayın bizde kutsal diyarda doğup büyüyen varlıklarız. Yalnızca varlığımız bile fazlasıyla değerli. Öyle ise bu geceyi güzel bir şekilde atlatalım istiyorum. Güneş doğduğu zaman ilk zaferimizi kutlayalım istiyorum."
Pür dikkat dinliyorlardı beni. Hissettiğim duygu balkon konuşması gibi heyecan vericiydi. Ve asıl omuzlarımda hissettiğim duygu ise bu kadar insan ile bir olup bir şeyler başarmak isteyişimdeydi. "Kanlı Yıldız yok olsun! Sekendiz yeniden yükselip bizi şereflendirsin!" Birisinin söylemeye başladığı sözler her birisi buna katılmıştı. Burada yalnızca 15 kişi var yada yoktuk. Yalnızca bu kadar kişi ile kötü ruhların gelme ihtimaline karşı savaşacaktık. Avuç içimde tuttuğum ateşi yerine geri gönderirken kendimi köyün ortasına götürdüm.
Etrafı izlerken yapabileceğim şeyleri düşündüm. Ellerimi havaya kaldırıp çakramı uyandırdım "(Uç, sub, atız, ört. Köz kulkakbol-') Hava, su, ateş ve toprak. Benim gözüm ve kulağım olun." Köyün etrafına ormanın içer kısımlarına kadar hissettiğim enerji ile gözlerimi açtım.
Hava daha sakin ve rüzgar sanki bizden yana gibi tatlı tatlı etrafımızda dönüyordu. Arkamda kendi aralarında konuştuklarını duyuyordum. Fakat dikkatimi hissedebileceğim en ufak negatif enerji ve harekete odaklamıştım. Adım seslerinin bana yaklaştığını hissettim. Bana yaklaşan kişiye bakmadan Aybars olduğunu hissedebiliyordum. Sanki toprak bana onu gösteriyordu. "Ne yaptın?" diye konuşurken bakışlarımı karanlığın içine pür dikkat çevirdim.
"Ayhan abi daha fazla ateşe ihtiyacımız var," diye ona seslenirken sanki bir şey dememi bekler gibiydi. Hemen bir kaç kişi ile birlikte harekete geçtiler. "Havayı, toprağı, ateşi ve suyu gözüm ve kulağım olması için bir büyü yaptım. Kitapta Büyücü bu dört elementi rahatlıkla kullanabileceğimi söylüyordu."
Ormanın içerisinde hissettiğim bir enerji ile başımı çevirip içinde ne olduğunu göremediğim karanlığa bakmaya başladım. Köy meydanına yerleşen meşaleler çoktan yanmış ve köyü aydınlığa kavuşturmuştu. "Bir şeyler hissediyorum," diye konuşurken eğildim ve elimi yere koydum. Toprak deprem gibi titrerken kaşlarım çatıldı.
Sayamayacağım kadar fazla kara enerji çoğalmaya başladı. Bazıları yavaşça hareket ederken bazıları ise hızlıca hareket ediyordu. Bir türlü anlam veremiyordum ne yapmaya çalıştıklarını. Gökyüzünde hissettiğim aynı uğursuzluk içimi kaplarken sesimi yükselttim. "Hazırlıklı olun."
Telaşlı sesler etrafımı çoğalttı. Biliyordum. Bir pusu vardı ve beni hissediyorlardı. Başımı kaldırıp havaya baktım. Rüzgarla birlikte dalgalanan ateşin sesi kulağımı dolduruyordu. Ara ara yükselen kuş sesleri ve kanatlarını deli gibi çarpan yarasaları dahil duyabiliyordum. Sakince bir nefes verdim. Gözlerimi kapatırken görüntüler yerine çevremde sonsuz bir boşluk hissettim. Ve varlığını hissettiğim her canlının birbirinden farklı ışık saçtığını gördüm. Bedenlerinde büyü gücü barındırmayan kişilerin yalnızca soluk gri renkte parıldıyordu.
Aybars'ın içinden yükselen canlı parlak mavi renk coşkusunu görebiliyordum. Ve bu mavi renge karışmış mor renk sanki ışığın içinden parlıyor gibiydi. Fakat onun haricinde köyde duran hiç kimse de özel renk görememiştim. Sanırım bu renkler ruhlarında barındırdıkları özel güçlerden kaynaklanıyordu.
Dikkatimi ormana verdiğim zaman boğazımı sıkan iki el nefes almamı engellemek için çaba harcadı. Gördüğüm şey karanlıktan başka bir şey değildi. Ruhların karanlık tarafından tüketilmiş ve uzay boşluğu gibi içerisine çekip yok etmeye hazırdı. Ve aynı karanlık gökyüzünde uçup duran uğursuz bir varlık gibi dolaşıyordu.
Bırakmak istiyordum. Sanki o karanlığın içine baktıkça oraya doğru çekilecek gibiydim. Huzursuzlardı benim varlığımdan haberdarlardı. Çünkü benim gibi onlar da hareket etmek istemiyorlardı. İstemsizce homurdandım. Hissettiğim karanlığın sonunu göremiyordum ve maalesef ki bizim altından kalkamayacağımız kadar fazlaydılar.
"Eğer bana itaat edecek Yer-Su... Buralarda bir yerde varsanız size şu an ihtiyacım var. Bana gelin Kayın Ağacının koruyucusuna yardım edin." Ağzımın içinde mırıldanırken ilk saldırıyı görmem kaçınılmaz değildi.
"Gökyüzünde..."
Meşalelerde yanan ateşi parmağımla hareket ettirip gökyüzünden bir kuş gibi süzülerek gelen yaratığı gördüğüm zaman düşünmeden "Kor ol! (çoğ bol)" diye bağırdım. İki elimi birbirine çarparken meşalelerden fırlayıp yaratığa çarpan iki ateş topu onun çığlık çığlığa yere düşmesini sağlamıştı. Yerde acı çığlıklar tarak yanmaya devam eden yaratığın etrafa yaydığı yoğun yanık et kokusu midemi alt üst etmeye yeterli olmuştu. Çığlıklar çoğalırken arkamda ki huzursuzluğu da hissediyordum. "Kendinize gelin bundan çok daha fazlası var! Aybars sağ tarafa geç. Oradan saldıracaklar." Ormanın içinden fırlayarak gelen yaratıkları gördüğümde düşünmeden hançerleri yerinden çıkardım ve savaşmaya koyuldum.
Çığlık sesleri kılıcın havayı yırtma sesi ve fışkıran kan sesleri etrafı sararken siyah gölgelerden oluşan yaratıkları yok etmek için sürekli ateşi kullanıyordum. Ateşten gelmelerine rağmen ateşe dayanıksız olması nedendi diye düşünmeden edemiyordum fakat bu şu an düşünmem gereken şey değildi.
"Ayhan abi çok daha fazlası geliyor. Gardınızı düşürmeyin."
Bir Azmıç bana doğru koşarken düşünmeden hançeri ona doğru fırlatıp boğazına saplanmasına izin verdim. Gökyüzünden uçarak gelen bu yaratıklar yere kondukları zaman çirkin bir görüntüye bürünüp saldırıyorlardı. Uzun tırnakları vardı. Yüzlerinde ise sadece göz çukurları ve ağızları vardı. Ağızlarını açtıklarında kocaman büyüyordu ve sivri dişleri ile her şeyi parçalayarak yiyebilirlerdi.
"Çok daha fazlası geliyor neden bitmiyorlar?" Aybars bana seslenirken bir tanesini daha indirdi. Bedene sahip olanlar ve olmayanlar. Çoktan bir kaç tane köylü yaralanmıştı. Gökyüzünden uçarak gelen bir tane yaratık köylünün üzerine çullanırken ağzını kocaman açmış ve adamın kafasına uzatmıştı yüzünü. Ona doğru koşup yetişene kadar yaratığın adamın vücudundan emdiği ruhunu görebiliyordum. O zaman anlamıştım. Hayat ile beslenen yaratıklar. Bunlar Ubır olmalıydı.
Aybars benden önce ulaşıp yaratığın başını kılıcı salladı. Demirin kemiğe saplanma sesini duydum. Kılıcı saplandığı yerden çekip ikinci kez savurdu ve gövdesinden ayrılıp siyah kanın toprağı ıslatmasını sağladı. Bedenim bu sahne ile şok geçirmiş gibi ayakta öylece kalmıştım. Yaratık ölmüştü fakat adamın ruhu çoktan çekilmişti. Aybars'ın dönüp bana seslendiğini görebiliyordum fakat bir türlü bilincim yerine gelmemişti. Etrafa dönüp baktım. Köylüler zorlukla savaşıyordu. Ayhan abinin göğsünde büyük bir yara oluşmuştu. Aybars'ın kolları kılıç sallamaktan yorulmuştu. Ben ise hiçbir şey yapamıyordum bile.
Ne olacağı umurumda bile değildi. Yer-Su kullanmak zorundaydım. Sadece hava, ateş, su ve toprak kullanarak kötü ruhlardan kurtulamazdım. Hançeri bacağımda ki kılıfın içine yerleştirirken sözcükleri söylemeye hazırlandım. Bana nasıl geleceklerini biliyordum sözcükleri de biliyordum sadece söylemem yeterliydi.
"Yer de ve gökte-" Ormanın içinden yükselen bir ses bize ulaşmıştı. Bu ses kurtların birbirine haber verdiklerine dair seslerdi. Yüreğim bir kez daha korkuyla titredi. Kurtlarda mı köye saldıracaktı? Başımı hayır der gibi sallarken hırlama ve koşturma sesleri iyice bize yaklaşmaya başlamıştı. Bakışlarım titredi. Artık dört elementi kullanacak güç kalmamıştı. Başıma neler geleceğini bilmiyordum. Kutay'a karşı geleceğimi de biliyordum fakat bu gece daha fazla kişi kaybedemezdim. Belki de sesim ne kadar uzağa giderse beni o kadar daha fazla Yer-Su duyacak diyerek yükseltmiştim.
"Yer de ve gökte bekleyen Yer-Su beni duyuyorsanız-"
"Defalarca uyarmama rağmen hala sözlerime karşı mı geliyorsun, Umay?"
Sözlerim yarıda kesildi. Kulağıma dolan sesin sahibini biliyordum fakat beynim bir türlü inanmak istemiyordu. Bakışlarımı çevirip baktığımda ormanın içinden koşturarak gelen tanıdık yüzleri gördüğüm zaman ağlamak istemiştim. Hemen arkalarından kötü ruhlara saldıran kurtları gördüğüm de kalbimi patlayacak şekilde sıkan görünmez elin yok olduğunu hissettim. "Bizsiz güzel dayandın, kardeşim!"
Bir okun yayından fırlayıp kulağımın dibinden sıyrılıp gidişini hissedince olduğum yerde dönüp oku fırlatan kişiye baktım. "Savaşın ortasında ne yaptığını sanıyorsun, Umay?" Balamir ikinci yayı fırlatıp başka bir ruhun ölmesini sağlarken düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. Ellerimi kaldırıp ateşin havada uçup günlerce görmeye hasret kaldığım adamın üstüne doğru uzan Ubıre fırlatırken dönüp bana gülümseyerek baktı. "Beni beklerken neden kendini savaşın içerisine atıyorsun, güzelim?" Kılıcını hiddetle savurup bir Azmıçın başını ortadan ikiye bölerken aynı hiddetle geriye çekip etrafa kan sıçramasını sağladı.
Bu hayal değildi. Kutay gelmişti. Az önce hissettiğim çaresizlik yoktu artık içimde. Duyduğum bu duygu beni sabaha kadar aralıksız savaştırabilirdi. "Başımı belaya sokarsam bana daha hızlı gelirsin diye düşündüm."
Bana bakıp derin bir gülüş gönderirken yalnızca onu gördüğüm için mutlu olan o değildi. Aynı şekilde o da benim gibi mutluydu. Bana saatler gibi gelen bir savaş sonunda kötü ruhların geriye çekilmesi ile son buldu. Nefes nefese kalmıştım. Dizlerim öylesine titriyordu ki ayakta nasıl duracağımı bilmiyordum. Bugün gördüğüm şey gerçek olmuştu. Bu köy gerçekten yok edilecekti fakat ben buna engel olabilmek için çabalamıştım. Alınan hasarı daha iyi görmek için etrafımda dolaştırdığım sırada bal rengi gözler bana değerken o an için hiçbir şey düşünmedim.
Beynime anılar dolmaya başlamıştı bile çoktan. Daha çok çocukken birlikte geçirdiğimiz zamanları anımsıyordum. Bana ismimi verdiği ilk andan başlayan o anılar eksik olmasına rağmen o soğuk duvarların arasında koşturarak oyunlar oynadığım. Kulenin içinde gizli geçitlerden geçerek dolaştığımız günleri. Birlikte saklambaç oynadığım çocuk şimdi büyük bir adam olmuş karşımda duruyordu.
Adımlarımı ona doğru hızlandırırken aynı şekilde bana doğru yürümeye başladı. Elinde ki kılıcı sert bir şekilde yere saplayıp sabitlerken yürümek yerine koşmaya başladım. Ona ulaştığım zaman düşünmeden kollarımı boynuna doladım. Beni kolları arasına aldı ve ayaklarımı yerden keserek sıkıca sarıldı. "Tüm bunca zaman... Nasıl?" konuşmak istiyordum fakat kelimeler ağzımdan bir türlü dökülmüyordu. Beni yeniden yere bırakırken sarılmayı kesmemişti. Saçlarımı okşadı. "Bunca zaman neden benden sakladın?"
İki ay içerisinde aramızda ki bağ diyerek durduğu şey gerçekten özeldi. Benim için her şey demekti. Neden ondan uzaklaşacağımı düşünmüştü ki? "Sadece korktum. Benden uzaklaşacağını düşündüm."
Ondan uzaklaştım ve yüzüne baktım. Gözlerimden yaşlar boşalmaya başlamıştı bile. O sildikçe yenileri ekleniyordu. Burnumu yukarıya çekmeye çalıştıkça daha fazlası geliyordu. "Aptal seni benim tek ailemsin.” Onu nasıl olurda yargılayıp arkamda bırakabilirdim. Elimi yumruk yapıp göğsüne vururken elini başımın arkasına yerleştirip beni kendisine çekti yeniden. Alnıma bir öpücük kondurup yarım yamalak sarıldı ve sakinleşmem için zaman tanıdı.
Bir kaç dakika sonra ağlayışım son bulmuştu. Beynimin içinde dönüp dolaşan bir çok soru vardı fakat nereden başlayacağımı bilmiyordum. Kendimi geriye çekip burnumu gömleğimin koluna silip gözyaşlarımı elimin tersi ile sildim. Üzerimden gelen ağır kan kokusu midemi bulandırıyordu.
"Tüm bu yaptıklarının cezasını çekeceksin biliyorsun değil mi?" Duygusal yanımı gizlemek istedim hızlı bir şekilde. Başını eğdi ve sakince konuşurken aynı yumuşaklıkla gözlerimin içine baktı. "Boynum kıldan ince."
Tuttuğum nefesi gülerek geri verirken elimin altında hissettiğim sıcak nefesle geriye çekildim. Beyaz kurt bana bakıyordu. Bu İnsan Diyarı'nda sürekli karşılaşıp durduğum kurttu. Beni ormanda kurtaran kurt. Başını eğerek elimi koklarken ona uzandım ve başının üzerini, kulaklarının arkasını okşadım.
"Neler oluyor? Buraya nasıl geldiniz?"
Balamir ve Doran yanımıza yaklaşırken en çok merak ettiğim sorulardan birisi buydu fakat onlardan önce evin içinde saklanan kadınların ağlama seslerini duydum. Birisi haykırarak bağırdı.
"Duyanlar inanmadı.
Gelenler zor dediler ama anlamadılar,
hissetmediler.
Umay Ana bize,
Yer ve Su ile yardımcı oluverdi.
Söyleyin dostlar daha ne için kaçar dururuz"
"Umay Ana bize seçilmiş kişiyi getirdi.
Öyle ki kendisinden bir parça verdi.
Sekendiz bize ulaşması için,
Diyarlar aşıp geldi."
Yükselen sesler ile şaşkınlıkla etrafta bağırarak ağlayarak dolaşan kişileri gördüm. Fakat çok geçmeden eşini veya çocuğunu kaybeden aileler yakarışlarına başlamıştı. Kimisi kayıplar için ağlarken kimisi ise uzun yıllar sonra yaptıkları ilk başkaldırış için mutluydular.
"Bugünü tarihe yazın kardeşlerim. Tokuzinç ayı 11. gündeyiz. Bugün Seçilmiş kişi köyümüzü yok olmaktan kurtardı. Bugün bizim kutlamalarımızı başlattığımız ilk gündür!"
Ölen kişiler için bir cenazenin düzenleneceğini ve şimdilik onları tutmak için üstlerini örttüler. Onlara hazırlanan Ayhan abi herkesi evine dağıtıp yarın sabah erkenden ne yapılması gerekiyorsa yaptıracaktı. Fakat tehlike gerçekten geçmiş miydi? Her ihtimale karşı uyumayacağımı biliyordum. Bugün uyuduğum o kısacık süre benim tek umudumdu.
Konuşulması gereken bir çok konu vardı. Fakat nereden başlayacağımı bilmiyordum. Ayhan abi köylülerin evlerine dağılmasını izledi. Ardından bana döndü ve sakince konuşmaya başladı. "Sen belki de onlarca kişi arasında bizi bu durumdan kurtaracak gerçekten seçilmiş kişisin. Bu karanlık dönemde şafak vaktinin sökmeye başladığını göreceğim zamanda yaşıyorum. Böyle bir şeref benim için fazlasıyla önemli." Bize tekrar ve tekrar teşekkür ederken Ayhan abinin söylediği bugünün tarihini zihnime kazıdım. Tokuzniç yanı Kasım ayındaydık. Ve Kasım ayı bizim için kurtuluşun başladığı gündü.