İçeriğe geç

Gök Safir Yer Kara

Bölüm 9 · 22 dk okuma

Gök Safir Yer Kara

Bölüm 9

Bölüm 8

Eskiyi unutmak mı acıydı, yoksa unutmak istemek mi; bir hafızayı tamamen silmeye çalışırken aslında o geçmişin içinde kaybolmayı arzulamak değil miydi insanı en derinden yaralayan?

Sahi, yaşamak neydi; her fırtınada biraz daha kırılmak mı, yoksa o kırıklardan sızan ışıkla kendi geceni aydınlatmayı öğrenmek miydi?

Adalet terazisi dedikleri o soğuk demir, ne zaman doğruyu tartmaya kalksa, pirüpak geçmişlerin değil, hep en derin yaralarıyla dimdik ayakta kalanların o mağrur omuzlarına yüklenirdi.

Ona kalsa bir daha doğum günü kutlamayacaktı; her doğum günü tekrar ölen biri için doğum gününü kutlamasını beklemek fazla bencilceydi... Çünkü zaman ne annesini getirmişti geri ne de babasını; o adalet terazisi denilen soğuk demir, daha o küçücük bir çocukken ailesinin kaybıyla üzerine yıkılmış, onu o kırıkların arasında yapayalnız bırakmıştı.

Bengü'nün doğum günü yarındı, her ne kadar unutmaya çalışsa da... Çünkü Safir'in ölüm gününde doğmuştu Bengü.

Her doğum günü sabahı yaptığı gibi, yine anne ve babasının mezarlığını ziyaret edecekti. Adımları onu oraya kadar götürecek ama yine o sınırda kalacaktı; onları yine uzaktan izleyecekti.

Ve o sabah, göğsünün üzerinde yine annesinden ona kalan yegane safir broşu taşıyacaktı.

O gerçek, zihnine bir karanlık gibi çökmüştü.Hep sabahın erken saatinde giderdi.

O gün gelmişti...

Bengü

Doğum günümdü. İçimde hep aynı sızı vardı. Aslında niyetim, her yıl yaptığım gibi yine sabahın erken saatinde, kimse uyanmadan gizlice gitmekti. Anne ve babamın mezarlığına uzaktan, sessizce bakıp gelecektim. Yataktan kalkıp aynanın önünde masaya yaklaştım . Parmaklarım, annemden kalan yegâne safir broşun soğuk yüzeyine dokundu. Onu yakama takmadım; takamadım... avcumun içinde sıkıca tutup cebime bıraktım ve odamdan çıktım.

Merdivenlerden inerken evin içini saran taze çay kokusu burnuma geldi. Yemek salonunun kapısını açtığımda, o yalnız dünyamdan sıcacık bir dünyaya adım attım. Babam beni görür görmez gazetesini masaya bırakıp hızla ayağa kalktı. "Benim güzel kızım..." dedi, sesi hafifçe titreyerek. "Doğum günün kutlu olsun." O sırada elindeki tepsiyi masaya bırakan annem de hemen yanımıza geldi. Bana bakarken gözlerindeki o içten sevgiyi görmemek imkânsızdı. O benim üvey annemdi belki ama saçlarımı okşayan parmaklarında, yanağıma kondurduğu öpücükte gerçek bir anne şefkati vardı. Benim için en sevdiğim kurabiyeleri yapmıştı.

Mutlu yıllar Bengü'm," dedi yumuşacık bir sesle. "Yeni yaşın sana tüm güzellikleri getirsin. Seni çok seviyoruz, bunu sakın unutma."

Babam gözlerimin içine bakarak konuşmasına devam etti:

"Bugünün senin için ne kadar özel ve zor bir gün olduğunu biliyoruz kızım. Filiz'le düşündük... Öğleden sonra, senin anne ve babanın mezarlığını birlikte ziyaret edelim istiyoruz. Eğer sen de istersen, öğlen hep birlikte gidelim, ne dersin?"

Elim cebime gitti, annemin safir broşuna dokundum. Zorla yutkundum. Boğazıma bir yumru oturmuştu ve ne kadar çabalarsam çabalayayım, o düğümü oradan söküp atamıyordum. Karşımdaki bu iki insanın gözlerindeki saf, pürüzsüz sevgiyi gördükçe içimi hem büyük bir mahcubiyet hem de tarifi imkânsız bir minnet kaplıyordu. Onlar benim için buradaydı; beni korumak, acımı bölüşmek ve bu hayatta tek bir an bile yalnız hissetmememi sağlamak için çırpınıyorlardı.

Fakat o mezarlık... Orası benim her yıl sadece kendimle ve geçmişimle baş başa kaldığım, kimselere açamadığım gizli sığınağımdı. Tek başıma gitmeliydim. Buna ihtiyacım vardı.

Bakışlarımı önce babama, ardından Filiz annemin endişeli ve sevgi dolu gözlerine çevirdim. Cebimdeki safir broşu parmaklarımın arasında iyice sıktım; taşın keskin kenarları avcumu acıttı ama bu acı beni kendime getirdi.

Sesimin titremesine engel olmaya çalışarak, ama içimdeki o çocuksu çaresizliği de gizleyemeden usulca konuştum:

"Ben..." dedim, duraksadım. Gözlerimi masadaki porselen fincanlara indirip derin bir nefes aldım, sonra tekrar onlara baktım. "Ben kendim gidebilir miyim? Yani... Bu seferlik, her yıl olduğu gibi tek başıma gitmeme izin verir misiniz?"

"Tabii ki bir tanem," dedi Filiz anne, sesindeki o kadife yumuşaklığı hiç bozmadan. "Nasıl rahat hissedeceksen, içinden nasıl geliyorsa öyle yap. Biz sadece... yanında olmak, o yükü seninle paylaşmak istemiştik. Ama senin o yalnızlığa, onlarla baş başa kalmaya ihtiyacın olduğunu unuttuk. Özür dilerim."

Babama baktım. Kasılan çenesini serbest bırakıp derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o korumacı, endişeli baba ifadesi yerini saygıya bırakmıştı. O sert, otoriter adamın bana bakarken bu kadar anlayışlı olabilmesi içimi eritiyordu. Masanın başından bana doğru bir adım daha yaklaştı ve elini omzuma koyup hafifçe sıktı.

"Eğer orada tek başına durmak sana iyi gelecekse, buna ancak sen karar verebilirsin. Biz her zaman buradayız, biliyorsun değil mi? Sen ne zaman hazır olursan, o zaman arkana dönüp bize bakabilirsin."

Başımı salladım, gözlerimden bir damla yaşın süzülmesine engel olamadım.

"Teşekkür ederim," diye fısıldayabildim sadece. "Çok teşekkür ederim."

Boğazımdaki o düğüm, masadaki hiçbir şeye dokunmama izin vermiyordu. Önümdeki tabakla öylece bakışırken, Filiz annenin benim için özenle hazırladığı o kurabiyelerden birini tabağıma aldım. Kendimi zorladım, sırf onların bu tatlı çabasını karşılıksız bırakmamak, yüzlerindeki o güzel tebessümü soldurmamak için küçük bir lokma ısırdım. Ama nafile... Lokma ağzımda büyüdü, boğazımdan aşağı bir türlü inmedi.

Babamın gözleri üzerimdeydi. Bakışlarındaki o dikkatli, ne hissettiğimi çözmeye çalışan ifadeyi görünce tabağı yavaşça ileri ittim. Çatalı masaya bırakırken dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Kendimi zorlasam da..." dedim, sesim neredeyse bir fısıltı gibi çıktı. "Kendimi ne kadar zorlasam da yemek yiyemiyorum baba. İçim almıyor."

Filiz anne yüzündeki o şefkatli gülümsemeyle hemen araya girdi, elini teselli eder gibi omzuma koydu.

"Zorlama kendini güzel kızım," dedi usulca. "Bugün kalbinin de zihninin de ne kadar dolu olduğunu biliyoruz. Kendini hiç yükümlü hissetme."

Masadan müsaade isteyerek kalktım. Artık gitme vakti gelmişti. Odama çıkıp üzerime siyah paltomu aldım. Aynanın karşısına geçip bu kez saklamadan, annemden kalan o yegâne safir broşu tam kalbimin üzerine, siyah kumaşın en belirgin yerine iğneledim.

Aşağı indiğimde ikisi de beni uğurlamak için holdeki yerlerini almışlardı. Tibet Bey yaklaşıp alnıma sıcak bir öpücük kondurdu, "Yollar açık olsun kızım, dikkatli git," dedi. Filiz Hanım ise gözleri dolarak bana gülümsedi.

Şoför koltuğuna geçtiğimde, direksiyonun soğuk derisi avuçlarımı biraz olsun kendime getirdi. Anahtarı çevirdim, motorun homurtusuyla birlikte derin bir nefes aldım. Yol boyunca radyoyu açmadım, sessizlik bana en iyi arkadaştı. Bu yolu ezbere biliyordum. Her yıl, tam da bu saatlerde, bu direksiyonun başında sadece kendi iç sesimle baş başa kalırdım. Sonunda mezarlığın dışındaki o patika yolun kenarına arabayı yanaştırdım.

Adım adım yaklaştım, yaklaştım... Sonunda, aramızdaki o devasa mesafeyi ilk defa bu kadar daraltarak tam otuz metre kala durdum.Onları hâlâ tam anlamıyla uzaktan izliyordum, aralarına girip taşlarına dokunmaya henüz hazır değildim. Mesafe azaldıkça, ruhumun üzerindeki o ağır baskı da şekil değiştirdi. Otuz metrelik bu yakınlık, annemden kalan o tek hatırayı sanki ait olduğu yere daha çok yaklaştırmıştı. Parmaklarımı taşın üzerinde gezdirirken gözlerimden süzülen yaşlar bu kez yanaklarımdan özgürce aktı.Otuz metrelik o eski mesafeyi çoktan arkamda bırakmış, daha da yaklaşmıştım onlara.

Şimdi o iki beyaz mermer sandukayla aramda sadece yirmi metre vardı.

Ne çok uzak ne de canımı tamamen yakacak kadar yakındı; durmam gereken en doğru yer tam da burasıydı. Bu yirmi metrelik mesafeden, annemle babamın yan yana duran mezarlarını, mermerin üzerindeki o siyah harfleri artık çok daha net görebiliyordum. "Buradayım," diye fısıldadım, sesim rüzgârın içinde yol alıp o yirmi metreyi aştı, onlara ulaştı sanki.

"Bak anne," dedim, içim acıyarak. "Bugün senin safirini taktım yakama. Ama o kadar ağır ki... ben hâlâ o bıraktığın yaştayım sanki. Bak, buradayım işte. Biraz daha yakınındayım ama içimdeki bu hasret hiç eskimiyor."

Bakışlarımı hemen yanındaki babama çevirdim. O dilsiz taşa bakarken göğsüme sığmayan o koca özlemle mırıldandım:

"Merhaba," dedim, sesim kısılarak. "Bugün benim doğum günüm. Sizin olmadığınız bir yıl daha bitti. Evde beni çok seven, senin gibi sarmalamaya çalışan bir ailem var artık. Tibet Babam, Filiz Annem... Bana çok iyi bakıyorlar, beni hiç yalnız bırakmıyorlar. Ama ne kadar sevilsem de, bir yanım hep burada, bu toprağın altında seninle kalıyor. İçin rahat olsun yine de, kızın güvende."

Gözlerim onların hemen gerisinde, yan yana uyuyan dedemin ve babaannemin mezarlarına kaydı. O hafifçe yosun tutmuş, zamanın eskittiği taşlara baktım uzun uzun. Benim köklerim, sığınamadığım çocukluğum, her şeyim bu iki metrelik toprağın altındaydı işte.

Dizlerimin bağı aniden çözüldü. Yirmi metrelik o son mesafeyi nasıl adımladığımı, zamanın nasıl durduğunu fark etmeden kendimi annemle babamın mezarlarının arasındaki o kapkara toprağın üzerinde buldum. Siyah paltomun çamurlanmasını, dünyanın geri kalanını, evde beni bekleyen o sıcak kahvaltı masasını... Her şey bir anda silindi. Yıllardır içimde sakladığım, o uzaktan bakışların ardına gizlediğim o devasa hüzün, göğsümden sökülen derin bir hıçkırıkla serbest kaldı.

Ellerimi titreyerek o iki soğuk mermere uzattım. Bir avcum annemin isminin üzerinde, diğeri babamın... Parmak uçlarım o buz gibi taşlara dokunduğunda, canımdan bir parça kopup o mermerin içine sızdı sanki. Başımı iki taşın arasındaki toprağa koydum. Annemin dizinin sıcaklığını, babamın saçlarımı okşayan elini arar gibi toprağa yüzümü sürdüm. "Çok yalnızım..." diye fısıldadım, sesim hıçkırıklarımla boğularak çıktı. "Ne kadar büyürsem büyüyeyim, başımı okşayan eller beni ne kadar severse sevsin... Bu çamurlu toprağın kokusunu her içime çektiğimde soluğum kesiliyor. Bugün benim doğum günüm anne... Ama sizin olmadığınız her yaş, beni biraz daha kimsesiz bırakıyor. Ben büyümek istemiyorum, ben sadece sizin küçük kızınız olarak kalmak istiyorum."

"Beni bırakıp nereye gittiniz?" diye mırıldandım, toprağı tırnaklarımla kazır gibi sıkarak. "İçimdeki bu yangını hiçbir sevgi söndüremiyor. Emin ellerdeyim, beni çok seviyorlar, biliyorum... Ama hiçbir kucak sizin gibi kokmuyor."

Zorlukla, dizlerim titreyerek ayağa kalktım. Üstümdeki çamuru, toprağı silkelemedim bile; çünkü o toprak, onlardan bana bulaşan son şeydi. Bakışlarımı o dört mezardan bir an bile ayırmadan, içimdeki o kopup giden parçanın sızısıyla arkamı döndüm. Kapıda beni bekleyen arabama doğru yürürken, ayaklarım beni ileriye taşıyordu ama ruhum, onların yanında kalmıştı.

Kontağı çevirdim; motorun homurtusu mezarlığın o amansız sessizliğini bölerken, direksiyona yaslanıp derin bir nefes aldım. Gözyaşlarım hâlâ yanaklarımda kurumamıştı, ruhum o toprağın altında kalmış gibi bitkindim. Tam ayağımı gaz pedalına uzatıp oradan uzaklaşmaya hazırlanırken, dikiz aynasından sızan bir karaltı dikkatimi çekti.

Siyah, lüks bir araba patika yolun tozunu kaldırarak tam arkamda durdu.

Zaman bir anlığına yeniden yavaşladı. Arabanın şoförü hızla aşağı indi, kapıyı açtı ve arka koltuğun kapısına doğru eğildi. İçimden bir ses gitmemi, oradan hemen uzaklaşmamı söylese de gözlerimi aynadan alamıyordum. Arka kapı açıldı. Önce yere, üzerinde metal bir değneğin soğuk parıltısı yansıyan bir el uzandı. Ardından, saçları tamamen beyazlamış, bir adam indi arabadan.

Kim olduğunu, bu ıssız saatte burada ne aradığını anlamaya çalışırken içimi tuhaf bir ürperti kapladı. Ama asıl garip olan, sarsıcı olan şey saniyeler sonra gerçekleşti.

Adam, elindeki metal değneğe yaslanarak, ağır ve aksak adımlarla mezarlığın içine doğru yürümeye başladı. Hiç sağa sola bakmadan, nereye gittiğini çok iyi bilir gibi ilerliyordu. Ve tam o an, nefesimin boğazımda tıkandığını hissettim.

Yaşlı adam, yavaş yavaş ilerleyerek tam babamların, az önce başında hıçkırıklara boğulduğum, o mezarlığın orada durdu.

Direksiyonu kavrayan ellerim buz kesti. Gitmek için çalıştırdığım arabanın içinde, öylece kalakaldım. Kimdi bu adam? Annemle babamın, dedemlerin mezarının başında, tam da benim doğum günümde ne arıyordu? Gözlerimi o siyah arabadan ve mezarların başında bir heykel gibi dikilen o beyaz saçlı adamdan ayıramıyordum.

Arabanın içinde, direksiyona tutunmuş bir halde öylece kalakaldım. Zihnim darmadağındı ama içimde en ufak bir şüphe, geçmişe dair kanlı bir iz yoktu. Bilmiyordum. Tam karşımdaki o iki mermer sandukanın başında, günahlarının ağırlığıyla iki büklüm olan bu adamın kim olduğunu asla bilmiyordum. Yıllar önce annemle babamı acımasızca hayattan koparan, çocukluğumu elimden alan o katilin tam karşımda durduğunu zihnimin ucundan bile geçiremiyordum. Benim için o, sadece geçmişimin küllerini kurcalayan, beyaz saçlı, meçhul ve gizemli bir ihtiyardı.

Arabanın içinde artık nefes alamıyordum. Göğsüm daralıyor, boğazımda düğümlenen o hıçkırıklar boğuluyormuşum gibi hissettiriyordu. Daha fazla bekleyemedim. Titreyen ellerimle vitesi geriye taktım, patika yolda keskin bir manevra yaparak arabayı mezarlık kapısından uzaklaştırdım. Dikiz aynasına bakmaya bile korkuyordum; sanki arkama bakarsam o gizemli geçmiş beni yutacak, o beyaz saçlı adamın bıraktığı karanlık gölge peşimi bırakmayacaktı.

Şehrin yollarına saptığımda bile kalbimin ritmi yavaşlamamıştı. Direksiyonu sımsıkı kavrayan ellerim hâlâ buz gibiydi.

Direksiyonu kırdığımda aklim darmadağındı, nereye gittiğimi bile fark etmemiştim. Ayaklarım beni alışkanlıkla, o her gün sığındığım tanıdık rutine, işe; hastaneye götürdü. Hastanenin o beyaz koridorlarına adım attığımda, etraftaki keskin ilaç kokusu beni bir anlığına da olsa mezarlığın o boğucu havasından çekip aldı.Önlüğümü üzerime geçirip aynaya baktığımda karşılaştığım solgun yüz, az önce o az önceki sırrın kıyısından dönen kıza aitti. Derin bir nefes aldım, ellerimi buz gibi suyla yıkadım.

Gözümün önünden gitmeyen o sahnelerle ilerlerken, arkamdan birinin yaklaştığını ve

"Doktor hanım." diye seslendiğini işitmedim bile. Sesler kulaklarımın paslı bir çeperine çarpıp geri dönüyor, ruhumun derinliklerine ulaşmıyordu.

Ancak o ses tonu değişip adımı doğrudan seslenince, sanki bir buz kütlesi kırıldı.

"Bengü hanım"

Sesin sahibine doğru döndüğümde, bana doğru gelenin Barlas bey olduğunu gördüm. Yüzündeki o dikkatli ve endişeli ifadeyi hemen fark ettim. Bakışları, üzerimdeki o darmadağın ruh halini, gözlerimde hâlâ kurumamış olan o hüzünlü ıslaklığı bir bakışta çözecek kadar keskin ve derindi.

"Bengü Hanım," dedi tekrar. "Kaç kez seslendim arkandanızdan, duymadınız. İyi misiniz siz? Yüzünüz kireç gibi olmuş."

"Ben..." dedim, sesim o kadar kısık ve zayıf çıkmıştı ki kendim bile tanımakta zorlandım. "Fark etmemiştim Barlas Bey. Kusura bakmayın"

Barlas Bey, sesindeki o yoğun endişeye engel olamayarak bana doğru bir adım daha attı. "Bengü Hanım," diyerek elini usulca uzattı ve destek olmak ister gibi koluma dokundu.

Hiç düşünmeden, adeta canım acımış gibi büyük bir panikle kendimi geriye doğru çektim. Kolumu onun elinden aniden kurtarırken, koridorda yankılanan sert bir hareketle geriledim.

Barlas Bey, havada kalan eliyle ve yüzündeki o derin şaşkınlıkla bana bakakaldı. Ne yaptığımı, neden bu kadar büyük bir tepki verdiğimi anlamaya çalışır gibi gözlerini kıstı. O resmiyetin ardındaki endişeli bakışları daha da derinleşirken, ben nefes nefese kalmış bir halde, sırtımı arkamdaki soğuk duvara yaslamamak için kendimi zor tutuyordum. "Özür dilerim," diye fısıldadım, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "Ben sadece..."

Sıla'nın neşeyle yankılanan sesiyle bir anda bölündü:

"Bengü!"

Sıla, elinde küçük, şık bir paketle hızla bize doğru adımlıyordu. Yüzündeki o kocaman, içten gülümsemeyle aramıza girdiğinde koridordaki o ağır hava bir anlığına dağılır gibi oldu. Barlas Bey'in havada kalan eline ve benim o korku dolu, darmadağın duruşuma şaşkınlıkla bir an baktıysa da kendi heyecanına yenik düşerek kollarını boynuma doladı.

"Doğum günün kutlu olsun canım benim! İyi ki doğdun, iyi ki varsın," diye neşeyle fısıldadı kulağıma.

Barlas Bey'in gözleri aniden kısıldı. "Doğum günün kutlu olsun" sözünü duymasıyla birlikte yüzündeki o endişeli ifade çok daha derin, karmaşık bir hal aldı. Bakışları Sıla'dan sıyrılıp yeniden benim solgun yüzüme, ardından yakamdaki o safir broşa kilitlendi.

Benim acile geçmem gerekiyor, ortalık biraz yoğunlaşmaya başladı. Tekrar iyi ki doğdun canım," diyerek bana destek veren bir tebessümle yanımızdan ayrıldı.

"Bugün sizin doğum gününüz mü?" diye sordu Barlas Bey.

Başımı usulca, nazikçe aşağı yukarı sallayarak onu onayladım.

"Mutlu yıllar dilerim Bengü Hanım," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Yeni yaşınız size tüm güzellikleri beraberinde getirsin. Umarım yüzünüzün güldüğü bir yıl olur. Doğum gününüz kutlu olsun."

"Teşekkür ederim," diye mırıldandım kısık bir sesle. "

"Bengü Hanım," dedi. "Tam da sizi aramak üzereydim. Karşılaşmamız iyi oldu.Merdan’ın durumu sandığımızdan da iyi. Kritik evre tamamen geride kalmış. Değerleri stabilize olduğu için az önce onay çıkmış; kendisini bugün normal odaya alıyorlar."

"Çok sevindim..."

"Ben de tam şimdi onun yanına geçecektim, son durumunu bizzat kontrol etmek istiyordum."

"Ben de gelebilir miyim sizinle, Bengü Hanım?" dedi, sesindeki mesafeli saygıyı koruyarak."

"Buyurun,"dedim "Birlikte geçelim."

Barlas Bey, her zamanki o asil ve centilmen duruşundan ödün vermeden hafifçe kenara çekildi. Ceketinin önünü tek eliyle hafifçe düzeltirken, bakışlarındaki o sert ifade yerini saygılı bir sakinliğe bırakmıştı. Eliyle kibar bir jest yaparak öne geçmesi için Bengü'ye yol verdi.

"Önden buyurun, Doktor Hanım," dedi sesi koridorda tok ve güven veren bir tınıyla yankılanırken.

Bengü, bu saygılı hareket karşısında hafifçe başını sallayarak teşekkür etti ve Barlas Bey'in hemen önünden, Merdan’ın yeni odasına doğru adımlamaya başladı. Barlas Bey de onun bir adım gerisinden, o heybetli ve sarsılmaz duruşuyla eşlik ediyordu.

İçeri girdiğim an, günlerdir göğsümün üzerindeki o ağır yükün kalktığını hissettim.

Merdan Bey yatakta yarı uzanmış oturuyordu. Gözleri açıktı, bilinci yerindeydi. Onu öyle görünce derin bir nefes aldım. "Merdan Bey..." dedim,

Yatağın tam baş ucunda durarak eğildim ve gözlerinin içine bakıp sordum:

"Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?"Merdan Bey, hafifçe yutkunarak cevap verdi:

"Başımda hafif ağrı var ama gayet iyiyim doktor hanım."

"Kendini fazla zorlama, Merdan."

Tam o sırada odanın kapısı hafifçe tıklandı. İçeriye Barlas Bey’in adamlarından biri olan Sergen girdi. Adımları temkinli, yüz ifadesi ciddiydi. Barlas Bey’e doğru konuştu:

"Barlas... Polisler ifade için gelmişler. Doktor hanım müsaade ederse Merdan ifade verebilir mi? diye sorarlar."

Doktoruna bırakıyordu. Gözlerindeki o sorgulayan ama hekimliğime saygı duyan ifadeyi çok iyi anladım.

Merdan Bey’e, ardından kapıdaki Sergen’e baktım.

"Evet, verebilir," dedim net bir sesle. "Ama çok uzun olmasın. Dinlenmesi gerekiyor, henüz çok zor bir ameliyat atlattı. Kendisini yormayacak şekilde, kısa tutsunlar lütfen."

Sergen başıyla beni onaylayıp, "Anlaşıldı doktor hanım, hemen iletiyorum," diyerek odadan sessizce çıktı.

Barlas Bey, bakışlarını kapıdan çekip tekrar bana yöneltti. "Teşekkürler Bengü Hanım," dedi sakin ve tok bir sesle. Yatağın ayak ucundan çekilip Merdan'a doğru bir adım daha yaklaştı. Bir abi olarak kardeşinin omzuna elini koydu, sarsılmaz bir güven verircesine hafifçe sıktı.

"İfade biter bitmez ağrı kesicinizin dozunu yenileteceğim, o hafif baş ağrınız da kalmayacak."dedim.

O sırada kapı tekrar hafifçe tıklandı. Sergen, arkasındaki iki sivil polisle birlikte kapının eşiğinde belirdi. Polisler içeriye girmeden önce Barlas Bey’e ve bana saygıyla baş selamı verdiler.

"Ben dışarıdayım, bir ihtiyacınız olursa hemşire arkadaşlar da kapıda olacak," diyerek Barlas Bey’e döndüm.

Barlas Bey, kapıya doğru yönelen polisleri beklerken bana doğru hafifçe başını eğdi. "Sağ olun, Doktor Hanım," dedi.

Odadan çıkıp koridora adımımı attığım an, kapının hemen iki yanında dikilen o tanıdık siluetleri gördüm. Beni görünce hepsi birden toparlanıp saygıyla başlarıyla selam verdiler.

Tam yanlarından geçip gidecekken, kapının hemen sağında duran genç adam bir adım öne çıktı.

"Doktor abla..." dedi, sesi duygulanmaktan hafifçe çatallanmıştı. "Ben Cihan... Merdan abi benim öz abim gibidir. O şu an iyiyse, nefes alıyorsa hepsi sizin sayenizde. Çok teşekkür ederim, hakkınızı ödeyemeyiz."

"Merdan Bey çok güçlü bir adam. Abisi Barlas Bey, sizler... Hepiniz ona çok güzel sahip çıktınız. Merak etme, o artık çok iyi. Bundan sonrası sadece dinlenmek." dedim. Yanlarından ayrılıp koridorda ilerlerken, Merdan Bey’i ne kadar çok sevdiğini bir kez daha anlamıştım.

Kendi odama geçip kapıyı arkamdan kapattım. Masamın başına geçip oturdum ve derin bir nefes aldım. Sıla’nın cebime sıkıştırdığı o küçük hediye paketini elime aldım. Paketi açtım. İçinden kırmızı ipli, üzerinde minicik bir nazar boncuğu ve çok tatlı bir deniz kabuğu olan bir bileklik çıktı. En ortasında ise sallanan zarif bir B harfi duruyordu.

Bilekliği yavaşça sol bileğime doladım ve klipsini tutturup tenime yerleşmesine izin verdim. Kırmızı ipin canlılığı, deniz kabuğunun zarafeti ve o minik harf...Çok güzeldi...bir o kadar da zarif...

Aynada saçlarımı şöyle bir düzeltip üzerimdeki önlüğü hafifçe aşağıya doğru çekiştirdim.

Koridora adım attım. Notlarımı kontrol ede ede, vizit saatimi tamamlamak üzere diğer odalara doğru adımlamaya başladım. Diğer hastalarımın odalarını tek tek gezmiş, durumlarını kontrol etmiştim; neyse ki herkes stabildi.

İş çıkış saatime kadar olan o birkaç saati, odamda masamın başına geçip yarım kalan epikriz raporlarını ve hasta dosyalarını düzenleyerek geçirdim.

Nihayet saatler çıkış vaktini gösterdiğinde, üzerimdeki o beyaz önlüğü omuzlarımdan yavaşça sıyırıp askıya astım. Merdan Bey'in odasının önünden geçerken adımlarım gayriihtiyari yavaşladı; bu kez hastaneden arkama bakmadan, adımlarım hafifçe eve doğru yöneldim.

Aracıma doğru giderken Sergen’in sesinin otoparkta yankılandığını duydum. Telefonu kulağına bastırmış, her zamanki o sakin duruşundan eser kalmamış bir hâlde adeta bağırıyordu:

"Durumu nasıl?! Nasıl oldu?! Vurulmuş mu? Çıkabildiniz mi oradan? Şimdi nerede?!"

Aldığı cevapla birlikte Sergen telefonu kapatıp arkasına bile bakmadan, koşar adım hastanenin içine doğru daldı.

Arabamın kapısını açıp sürücü koltuğuna geçtim. Elim kontakta, öylece kalakaldım. Arabayı çalıştırmadım, farları yakmadım.

Çok geçmeden, hastanenin ana kapısından Barlas Bey ve adamlarının çıktığını gördüm. Barlas Bey’in çehresi hiç olmadığı kadar sert, adımları ise fırtına öncesi sessizliği andıracak kadar hızlı ve kararlıydı. Yanındaki adamlar büyük bir telaşla hareket ediyor, etraflarını sarıyorlardı.

Hiç vakit kaybetmeden siyah lüks arabalarına bindiler. Motorların güçlü sesi otoparkı inletirken, tekerleklerin çıkardığı o tiz sesle birlikte hızla oradan uzaklaştılar. Birkaç saniye içinde arkalarında sadece havaya kalkan bir toz bulutu bırakarak gözden kayboldular. Ne olduğunu bilmediğim o karanlık dünyaya ait büyük bir şeylerin koptuğu apaçık ortadaydı.

"Kimi vurmuşlardı?"

Dakikalar arabamın içinde bir asır gibi geçtikten sonra, nihayet derin bir nefes alıp anahtarı çevirdim. Vitesi değiştirip yavaş yavaş otoparktan çıktım. Hastaneden ayrılmamın üzerinden tahmini 25 dakika kadar geçmişti. Şansıma yollarda büyük bir trafik yoktu. Radyoyu açmaya bile yeltenmemiştim; içimdeki o uğultuyu bastıracak hiçbir şarkı yoktu sanki. Tam ana caddeye bağlanmak üzere dikiz aynasını kontrol ettiğim sırada, arkamdaki araç dikkatimi çekti.

Hastaneden çıktığımdan beri, belki de son birkaç kilometredir arkamda olan o siyah, camları tamamen filmli lüks sedan araba hâlâ tam arkamdaydı. İlk başta tesadüf diye düşündüm, sonuçta aynı güzergahı kullanan yüzlerce araç vardı. Ancak şeridimi değiştirdiğimde o da hiç acele etmeden benimle birlikte şerit değiştirdi. Aramızdaki mesafeyi ne açıyor ne de beni geçmeye yelteniyordu; sadece gölgem gibi beni izliyordu.

Aynadan o siyah arabaya bakarken direksiyonu tutan ellerimin buz kestiğini hissettim. Kalbim yeniden o hızlanan ritmine döndü. Bu araba kimindi?

Gözlerimi yoldan ayırmamaya çalışarak, dikkatlice ve daha uzun uzadıya dikiz aynasına baktım.

Dikkatle odaklandığımda, kulağına dayadığı telefonu fark ettim. Dudakları hızla hareket ediyor, adeta hararetli bir şekilde karşı tarafa bir şeyler anlatıyordu. Gözleri ise bir an olsun önündeki arabamdan, yani benden ayrılmıyordu."Kimsin sen?" diye fısıldadım kendi kendime, sesimin arabanın içindeki sessizlikte titrediğini fark ederek.

Durumu kesin olarak test etmek için ayağımı gaz pedalına biraz daha bastırdım. Motorun devri yükseldi, arabam ana caddede hızla ivme kazandı. Gözlerim anında dikiz aynasına kilitlenmişti.

"Hadi Bengü, sakin ol..." diye fısıldadım kendi kendime, nefesimi düzene sokmaya çalışarak.

Arkadaki araç, sanki sabrı tükenmiş gibi bir anda gazı kökledi. Motorun kükremesini benim arabamın içindeyken bile duydum. Tam o sırada dikiz aynasından gözlerimi alan o parlak farlarını ardı ardına yakıp kapatmaya, selektör yapmaya başladı. Resmen benden durmamı istiyordu. Ama tabii ki de durmayacaktım!

Benim hızlanmama fırsat bile vermeden, büyük bir manevrayla hızla sol şeride kırıp motorunun tüm gücüyle arabamın hizasına çıktı. Sadece birkaç saniye içinde, ön kaputumun ucunu milimlerle sıyırarak hızla önüme geçti ve yolu kapatacak şekilde kırarak ani bir fren yaptı!

"Hayııır!" diye çığlık attım.

Gözlerim dehşetle açılırken ayağımla fren pedalına olanca gücümle, sonuna kadar bastım. Lastiklerin asfalta sürtünürken çıkardığı o tiz, kulak tırmalayıcı çığlık sesi boş caddeyi kapladı. Arabanın burnu öne doğru sertçe yığılırken, emniyet kemerinin göğsümü acıtacak kadar sıkıca beni koltuğa sabitlediğini hissettim. Direksiyonu düz tutabilmek için bütün kaslarım kasılmıştı.

Kalbim ağzımda atarken, arabamı o siyah lüks aracın arka tamponuna santimler kala zor durdurdum. Arabanın motoru titreyerek durduğunda, ellerim direksiyonun üzerinde tir tir titriyordu. Önümdeki siyah arabanın kapıları büyük bir hızla açıldı. Şoför koltuğundan inen adamla birlikte arka kapılardan da iki kişi daha fırladı. Toplam üç adamlardı ve yüzlerindeki o buz gibi, kararlı ifadeyi gördüğüm an damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.

Titreyen parmaklarımla hemen kapı kolundaki kilit düğmesine uzanmaya çalıştım.

Her şey saliseler içinde oldu. Ben merkezi kilide basamadan, adamlar benden çok daha hızlı davranıp kapıyı sertçe açtılar.

"Ne yapıyorsunuz siz?! Kimsiniz?! Bırakın beni!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım.

beni duymadılar bile. Karşımdaki adamlar adeta taştan birer duvardı; ne çığlıklarıma ne de debelenmelerime en ufak bir tepki verdiler. Şoför koltuğundaki emniyet kemerimi tek bir hamlede açan adam, beni hiç dinlemeden, büyük bir güçle zorla kucağına aldı.

Beni çırpınan bir kâğıt parçasıymışım gibi hızla kendi arabalarına doğru taşıdılar. Arka kapıyı çoktan açmışlardı. Adam beni kucağından resmen diğer arabanın içine doğru fırlattı.

Adamların biri sağımıza, biri solumuza binmişti; beni iki taraftan birden tamamen kıskaca almışlardı. Nefes nefese kalmış bir halde koltukta doğrulmaya çalışırken, sağımda duran adam ani ve sert bir hamleyle gözlerimi siyah, kalın bir bezle kapattı. Dünya bir anda zifiri karanlığa gömüldü. Korkuyla çığlık atıp kafamı geriye çekmek istedim ama diğer adam iki bileğimi birden yakalayıp ellerimi sıkıca tuttu. Öyle bir kavrayıştı ki, milim kımıldayamadım.

"Bırakın beni! Nereye götürüyorsunuz!" diye çırpınırken, üçüncü bir el başımın iki yanına ağır bir baskı uyguladı ve kulağıma büyük, dış dünyayla bağımı tamamen koparan bir kulaklık taktı. Saniyeler içinde kulaklığın içinden çok yüksek sesli, beynimin içini tırmalayan cinsten bir şarkı patladı. Müziğin basları kulak zarlarımı patlatacak gibi zonkluyor, dışarıdaki adamların nefes alışverişlerini, arabanın motor sesini, kendi çığlıklarımı bile duymamı engelliyordu.

Karanlığın ve o sağır edici gürültünün içinde deli gibi debelenmeye, ellerimi adamların demir gibi pençelerinden kurtarmaya çalıştım.

Karanlığın ve kulaklarımı sağır eden o yüksek sesli müziğin içinde, zaman kavramını tamamen kaybetmiştim. Saniyeler dakikalara, dakikalar ise hiç bitmeyecek birer işkenceye dönüşmüştü. Zihnim sadece kalbimin deli gibi atan ritmine ve başımdaki o zonklamaya odaklanmıştı.

Tahmini bir yirmi dakika geçtikten sonra, arabanın o sarsıntısız gidişinde bir hareketlenme oldu. Altımdaki koltuğun eğiminden arabanın yavaşladığını ve ardından tamamen durduğunu hissettim. Hemen sonrasında, sağımda duran adamın sert parmakları başıma uzandı ve kulaklığı tek bir hamlede çekip çıkardı. Müziğin o beynimi tırmalayan sesi kesildiğinde, kulaklarımda uğultulu bir sessizlik kaldı.

Daha o sessizliğe bile alışamadan, arabanın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Üzerime çöken serin açık hava tenimi ürpertirken, saniyeler içinde havalandığımı hissettim. Adamlardan biri beni yine o devasa ve demir gibi güçlü kucağına almıştı.

Gözlerimdeki o siyah bez hâlâ sıkıca bağlı olduğu için hiçbir şey göremiyordum. Ayaklarım boşlukta sallanırken, adamın her adımında göğsüne çarpıyor, nereye götürüldüğümü bilmemenin verdiği o çaresiz korkuyla bağırmıştım:

"Ben bir şey yapmadım! Kimsiniz, ne istiyorsunuz benden?!" sesi ortamda yankılandı.

"Dur."

Sert bir sesti. Bengü anında durdu. Gözlerindeki bezi çıkardılar.

"Doktoru getirdik Karan bey."

Zifiri karanlıktan sonra odanın loş ve çiğ ışığı gözlerimi kamaştırdı. Birkaç kez hızla kırpıştırarak karşımdaki manzaraya odaklandığımda, nefesimin boğazımda tıkandığını hissettim.

Karan Bey dedikleri adam, başını hafifçe geriye doğru yatırmıştı. Kusursuz hatlara sahip yüzü, kan kaybından ötürü ölümcül bir solgunluğa bürünmüştü; teni adeta tebeşir beyazıydı. Alnında biriken ter damlaları loş ışıkta parlarken, her nefes alışında göğsü acı dolu bir hırıltıyla yükselip alçalıyordu.

Bakışlarım, onun bu yarı baygın halinden süzülüp gömleğine indiğinde içim ürperdi. Kumaşın neresi beyaz, neresi kırmızı seçilmiyordu artık.

Bakışlarım, onun bu yarı baygın halinden süzülüp gömleğine indiğinde içim ürperdi. Kumaşın neresi beyaz, neresi kırmızı seçilmiyordu artık.

"Malzemeler!" dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek odadaki adamlara doğru. "Beni buraya kaçırırken yanınıza tıbbi malzeme de aldınız mı, yoksa sadece izleyecek misiniz? Çabuk, temiz bez, antiseptik, dikiş seti... Ne varsa getirin!"

Bengü yavaşça Karan'a yaklaştı. Diz çöktü.

Ellerini kana bulaştırmadan önce kısa bir an tereddüt etti... sonra bastırdı.

"Kurşun içeride. Anestezi yok. Dayanmak zorundasın."

Karan gözlerini araladı. Ona baktı. Bakışları hâlâ tehlikeliydi.

"Emir mi veriyorsun bana?" Safir hiç etkilenmedi. "

Hayatta kalmak istiyorsan evet."

Gözleri hâlâ Bengü'deydi.

"Ellerin... titremiyor," dedi kısık bir sesle. Bengü hiç bakmadı ona.

"Senin gibi inatçı hastalarım daha önce olmuştu."

Karan'ın dudakları gerildi. "Ben hasta değilim!"

Bengü kısa, keskin cevap verdi: "Değilsin. Daha kötüsün."

"Şimdi sus," dedi Bengü, sesi buz gibi ve emrediciydi.

Karan’ın dudaklarının kenarında, acıyla harmanlanmış çok hafif, belirsiz bir tebessüm kıvrılır gibi oldu ama hemen ardından göğsünden kopan derin bir hırıltıyla sarsıldı.

Bengü, forsepsle yaranın derinliğine doğru yavaşça hamle yaparken tüm dikkatini oraya vermişti.

"Şimdi biraz daha canın yanacak," diye mırıldandı Bengü, soğukkanlı bir ses tonuyla metal aleti kurşunun yerini tespit etmek için içeriye doğru yönlendirirken.

Karan’ın bedeni baştan aşağı gerildi, sandalyenin ahşap kollarını tutan parmak boğumları bembeyaz kesildi. Alnından süzülen ter damlaları şakaklarından akıp boynundaki kana karışıyordu ama tek bir çığlık bile atmadı. Dişlerini birbirine o kadar sert vuruyordu ki, odada sadece kemiklerin birbirine sürtünme sesi duyuluyordu. Gözleri acının şiddetiyle kararırken bile hâlâ Bengü’nün yüzünde, o titremeyen ellerinde takılı kalmıştı.

Forsepsle kavradığı kurşunu tek ve pürüzsüz bir hamleyle dışarı doğru çekti. Odanın beton zemininde yankılanan o keskin metal sesi duyuldu. Kurşun yere düştü.

Bengü, parmaklarının milimetrik hassasiyetiyle dikişleri ardı ardına atarken odadaki tansiyon iyice yükseliyordu. Son düğümü de atıp ipi kesen Bengü, yarayı temiz bir bandajla tamamen kapattı. Ardından geriye doğru bir adım atıp elindeki aletleri masaya bıraktı ve gözlerini yeniden Karan’a dikti.

Ellerini kan temizler gibi silerken konuştu: "Bitti."

Karan hâlâ ona bakıyordu.

Bu sefer farklı. Daha dikkatli. Daha tehlikeli.

"Bitmedi Leydi, yeni başlıyoruz."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.