20 sene sonra...
Tarih 20 mayıs 2026...
Yirmi yıl sonra, hastanenin geniş camlarından sızan sabah güneşi, bembeyaz önlüğünün üzerindeki yaka kartına çarpıyordu: Dr. Bengü Doğanay.
Bengü, stetoskopunu boynuna takarken aynadaki yansımasına kısa bir an baktı. Gözlerinde, anlam veremediği ama hep orada olan o derin, safir mavisi parıltı duruyordu. Annesi Filiz ve babası Tibet, ona bu gözlerin nadide birer hediye olduğunu söyleyerek büyütmüşlerdi. Onlar için o, otuz günlük o karanlık uykudan uyanan bir mucizeydi; geçmişi olmayan ama geleceği sevgiyle ilmek ilmek işlenmiş bir genç kadın.
O, her ne kadar kendini Tibet ve Filiz'in Bengü'sü olarak bilse de, yirmi yıl önceki Safir'in yarım kalan bir hikâyesi vardı.
Zihni, yirmi yıl önce üzerine çekilen o kalın, kurşuni perdenin ardında ne varsa hepsini reddediyordu. Hiçbir şey hatırlamıyordu; ne o geceyi, ne de o geceden önceki tek bir anı. Geçmişi, sanki ucu bucağı görünmeyen, kapkaranlık ve dilsiz bir boşluktan ibaretti. Otuz günlük o derin uykudan uyandığında, belleği bembeyaz ve lekesiz bir kâğıt gibi bomboştu.
Aynaya her baktığında gördüğü o safir mavisi gözler, ona bir yabancının bakışları gibi geliyordu. Herkesin bir çocukluk hikâyesi, dizindeki bir yaranın sızısı ya da ilk korkusuna dair bir anısı varken; Bengü'nün hayatı o hastane odasında, Filiz ve Tibet'in ellerini tutmasıyla başlıyordu. Sanki bu dünyaya yirmi yedi yıl önce değil, o yoğun bakım odasındaki hayat destek ünitesinden ayrıldığı gün, sıfırdan ve eksik bir ruhla başlamıştı.
Bazen rüyalarında, hiçbir yere çıkmayan labirentlerde koşturuyor, tam bir yüz görecek ya da bir ses duyacakken her şey bir sis bulutunun içinde kayboluyordu. Zihni, bir savunma mekanizması olarak geçmişin kapılarını öylesine sıkı kilitlemişti ki, içeriye sızmaya çalışan en ufak bir sis bile anında yok oluyordu.
Gerçekten de kaderin en acımasız ve keskin ironisi buydu: Yirmi yıl önce beynine aldığı o hain kurşunla hayatı kararan bir çocuk, şimdi başkalarının zihnindeki o karanlık odaları aydınlatan bir beyin cerrahıydı.
Yirmi yıl önce o hastanenin kapısından içeri sedyeyle girdiğinde, kimse o küçük kızın yaşayacağına inanmıyordu. Beyninden vurulmuştu ve durumu tıbben imkansızdı. Ama o gece nöbetçi olan Tibet Doğanay, mesleğinin en zor ve en uzun sınavını vermek için ameliyathaneye girdi.
Tam dokuz saat sürdü o savaş. Tibet, neşteriyle o küçük bedeni ölümün elinden parça parça topladı. O gece sadece bir cerrah gibi değil, o çocuğun babası gibi hissetti. Kurşunu çıkardı, hasarlı damarları onardı ve kızın zihnindeki o karanlık odayı bizzat elleriyle inşa etti. Safir o masadan sağ çıktı ama Tibet, onun geçmişine dair ne varsa hepsini o odada bıraktı.
Tibet ve Filiz, Bengü'yü yalanlarla büyütmek istememişlerdi. O kendini hazır hissettiğinde, bir akşam vakti karşısına geçip her şeyi olduğu gibi anlatmışlardı: Onu kanlar içinde bulduklarını, Tibet'in onu hayata döndürmek için saatlerce uğraştığını ve onu bulan peşindeki o gölgelerden korumak için ismini değiştirdiklerini...
Bengü, Doğanay ailesinin gerçek kızı olmadığını biliyordu ama kalbi bu gerçeği reddediyordu. Ona göre o, Tibet'in ellerinde yeniden can bulduğu gün doğmuştu.
O gece 20 sene öncesi o gün hastanede her şey bir kaos içindeydi. Polisler ve adli tıp uzmanları, olay yerinden toplanan her şeyi delil torbalarına doldurmuştu. Bengü'nün gerçek anne ve babasına ait olan tüm özel eşyalar ve parmaklarından çıkarılan o iki alyans adli tıbbın soğuk koridorlarında muhafaza altına alınmıştı.
Filiz Hanım, o gün o küçük kızı evladı olarak bağrına basmaya karar verdiğinde, onun geçmişinden bir parçayı da korumak istemişti. Eşyaların bulunduğu o mühürlü torbayı gördüğünde, içinden sadece o mavi taşlı gümüş broşu gizlice alıp sakladı. Belki de bu, küçük Safir'in bir gün kim olduğunu merak ettiğinde ona verebileceği tek köprüydü.
Yıllar sonra Filiz, bu broşu Bengü'ye verirken :
"Bu, senin bende kalan en değerli emanetin, kızım. Biliyorum, hatırlamaktan korkuyorsun. Ama bu broş annenin hırkasındaydı; yani o son ana kadar onun kalbine en yakın olan şey buydu."
Bengü her ameliyattan çıktığında onu kapıda bekleyen, yorgunluğunu bir bakışıyla alan hep Filiz'di.
Filiz, Bengü için sadece onu büyüten kadın değil; karanlıktan korkan o küçük kızı tutup güneşli günlere çıkaran, ona anne kelimesinin tüm sıcaklığını yaşatan koruyucu bir melekti. Bengü, o mavi taşlı broşa baktığında sadece acı değil, Filiz'in o gün gösterdiği bu büyük vefa ve iyiliği de hissediyordu.
Bengü
Kapıyı hafifçe tıkladım ve içeri girdim. Babam masasının başında, önündeki tetkiklere gömülmüş haldeydi. Beni görünce o her zamanki sevgi dolu gülümsemesi yayıldı yüzüne. Annem de oradaydı, babamın yanındaki koltuğa yerleşmişti.
Annem hemen yerinden kalkıp yanıma geldi, ellerimi avuçlarının içine aldı.
"Yorulmuşsun Bengü," dedi, "Hâlâ buradasınız," dedim, sesimdeki bitkinliği gizlemeye çalışarak.
Buruk bir tebessümle annemin ellerini sıktım. "Bu gece nöbetçiyim".
Babam koltuğunda dikleşti, gözlerindeki o korumacı parıltıyı gördüm.
"Yine mi nöbet?" dedi annem, sesi hafifçe düşerek. "Kendini çok hırpalıyorsun kızım. Biraz dinlenmen lazım."
"İyiyim anne, gerçekten," dedim. Babam, masasının üzerindeki dosyaları ağır ağır kapattı; Annem çantasını koluna takarken hâlâ gözü bendeydi, sanki beni o hastane koridorunda bırakıp gitmek içine sinmiyordu.
"Tamam o zaman," dedi babam, sesi her zamanki gibi tok ama bu sefer çok daha yumuşaktı. Yanıma kadar yürüdü. Boyu benden uzun olduğu için hafifçe eğildi ve ellerini omuzlarıma koydu. Bir an duraksadı, sanki yirmi yıl önceki o çaresiz küçük kızı ve bugün karşısında dimdik duran doktoru aynı anda görüyormuş gibi derin derin baktı gözlerime. Sonra, babalık şefkatiyle saçlarımdan öptü.
"İyi nöbetler, Doktor hanım," dedi hafifçe gülümseyerek. Onlar koridorun sonunda gözden kaybolana kadar arkalarından baktım.
"Acaba kendi babam da beni bu kadar çok seviyor muydu?"
Elimi cebime atıp o mavi taşlı broşa dokundum. Annemin hırkasından kalan o tek parça, şu an avucumun içinde buz gibiydi. Beni yirmi yıl önce kucağına alan, o ninnileri söyleyen insanlar da bana böyle sevgiyle mi bakıyordu? Belki de gerçek babam da her akşam beni böyle öperek uyutuyordu.
Sonra aklıma o daha ağır soru geldi: "Ben Tibet ve Filiz'e Anne, Baba dediğimde acaba onlar üzülüyorlar mıydı?"
Onları çok seviyordum, onlar benim dünyamdı. Ama onlara her seslendiğimde, aslında kaybettiğim o diğer aileyi hatırlatıyor olabilir miydim? Belki de her "baba" deyişimde, babam o geceki kanlı sedyeyi ve benim silinen geçmişimi hatırlayıp içten içe acı çekiyordu. Benim bugün sahip olduğum bu huzur, onların yirmi yıl önce sırtlandığı o büyük sırrın ve fedakarlığın eseriydi.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Onlar benim her şeyimdi ama içimdeki o hiç tanımadığım küçük kız, bir yerlerde hâlâ kendi anne ve babasının kokusunu arıyordu.. Yutkundum, önlüğümü düzelttim ve acilin kapısına doğru yürümeye başladım.
İçerisi çok karışıktı. Herkes bir yerlere koşuşturuyor, bağırışlar ve telsiz sesleri birbirine karışıyordu.
Bir an durup bu dağınıklığa baktım. Kimse ne yapacağını tam bilmiyor gibiydi ama herkes bir telaş içindeydi. Ben de üzerimdeki şaşkınlığı atıp bu kalabalığın arasına girdim.
İçerideki kalabalığı yarıp hızla nefes nefese kalmış hemşireye yaklaşıp doğrudan konuya girdim.
"Mavi alandaki hastanın durumu ne?" diye sordum.
Hemşire kafasını kaldırmadan cevap verdi: "Vaka çok taze. Araç dışı trafik kazası, çoklu travma."
"Vital bulguları nasıl?"
"Girişte tansiyonu 90'a 60'tı, taşikardisi var. Şu an satürasyonu düşmeye başladı, maskeyle destekliyoruz."
Hızla hastanın yanına yürüdüm, bir yandan eldivenlerimi geçiriyordum. "Batın bölgesinde hassasiyet var mı? İç kanama şüphesi için USG istendi mi?"
"Henüz değil hocam, damar yolu açıldı, izotonik başlandı. Ama hasta çok huzursuz, bilinci kapanmak üzere."
"Hemen bir hemogram ve kan grubu kartı isteyin. Gerekirse acil transfüzyon yapmamız gerekebilir. Ayrıca cerrahiye haber verin, beklemesinler."
Hemşire notlarını hızla alırken sedyenin başına ulaştım. Yaralı adamın yüzü kandan ve tozdan neredeyse seçilmiyordu. Göğüs kafesi düzensiz bir şekilde inip kalkıyordu; bu hiç hayra alamet değildi.
"Hastanın pupilleri nasıl? Işık refleksine baktınız mı?" diye sordum, bir yandan stetoskopumu hazırlarken. Hemşire, "Sağda hafif midriyazis var hocam, kafa travmasından şüpheleniyoruz," dedi.
Eğilip hastanın solunumunu dinledim. Sesler derinden ve zayıf geliyordu. "Sol tarafta akciğer sesleri azalmış. Muhtemelen pnömotoraks gelişiyor. Hemen bir akciğer grafisi çekilmesi lazım ama bekleyemeyiz. Acil müdahale setini getirin, torasentez yapmamız gerekebilir."
O sırada monitörden gelen o keskin ve ritmik uyarı sesi odayı doldurdu. Kalp atış hızı hızla düşmeye başlamıştı.
"Hocam, bradikardiye giriyor! Tansiyon iyice düştü!" diye bağırdı yan taraftaki sağlık memuru.
"Sakin olun," dedim sesimi yükselterek. "Hemen 0.5 mg Atropin hazırlayın ve uygulayın. Ayrıca hastayı entübe etmemiz gerekiyor, havayolu açıklığını kaybediyoruz. Laringoskop ve uygun boy endotrakeal tüp getirin, çabuk!"
Eldivenlerimin içinde terleyen ellerimi hissetsem de hareketlerim son derece mekanikti. Adamın bilinci tamamen kapanmıştı. "Hadi ama, bırakma kendini," diye fısıldadım içimden. Hemşire ilacı enjekte ederken ben de başucuna geçip hastanın başını pozisyona getirdim.
"Ventilasyona devam et" dedim hemşireye. "Hemen ardından santral hat açacağız, periferik damar yolları bu kadar düşük tansiyonda yetersiz kalır. Ameliyathane ekibini tekrar arayın, hastanın skalası düşüyor, kaybediyoruz! Acil cerrahi endikasyon var, stabil olur olmaz yukarı çıkaracağız."
Bengü Hanım! Buraya bakabilir misiniz? Acil!"
Sesin geldiği yöne, 4 numaralı müşahede yatağına doğru döndüm. Hemşire telaşla yanıma gelip kolumdan hafifçe tutarak beni o tarafa yönlendirdi. "Hocam, az önce getirilen hastanın genel durumu çok hızlı bozuldu. Başta bilinci açıktı ama şu an yanıt alamıyorum," dedi nefes nefese.
Hızla yatağın başına geçtik. Hasta, orta yaşlarda bir erkekti ve yüzü kireç gibi beyazlamıştı. Hemen parmağındaki pulse oksimetreyi kontrol ettim; ekrandaki rakamlar hızla düşüyordu. "Nesi var?" diye sordum, bir yandan hastanın göz bebeklerini kontrol ederken.
"Geldiğinde sadece sağ bacağında açık kırığı var gibi görünüyordu ama beş dakika önce ani bir dispne gelişti. Göğsünde şiddetli ağrı hissettiğini söyledi ve ardından senkop geçirdi. Şu an satürasyonu 82'ye kadar geriledi."
Eğilip stetoskopla göğüs kafesini dinledim. Sol taraftan neredeyse hiç hava girişi alamıyordum. "Trakea sağa kaymış," dedim, boyun bölgesini palpe ederken. "Tansiyon pnömotoraks. Hemen acil müdahale seti ve büyük numara bir intraket getirin. Bekleyecek vaktimiz yok, akciğer sönmek üzere ve kalbe baskı yapıyor."
"Hocam, tansiyon 70'e 40'a düştü! Nabız çok zayıf, filiform alıyorum!" diye bağırdı monitörün başındaki diğer görevli.
"Sakin olun ve odaklanın," dedim kendimi de telkin ederek. "Hastayı hemen sırtüstü tam düz pozisyona getirin. Yüksek akışlı oksijen bağlayın. İkinci bir geniş lümenli damar yolu açın ve izotonik yüklemesine başlayın. Eğer göğüs boşluğunu hemen boşaltmazsak hasta kardiyak arreste girecek."
Eldivenlerimi hızla değiştirip steril alanı hazırlarken, etrafımızdaki kalabalık sanki bir anlığına bulanıklaştı. Sadece hastanın o zorlukla alıp verdiği hırıltılı nefesleri duyuyordum. Hemşire malzemeleri tepsiyle yanıma getirdiğinde göz göze geldik.
"Hazırım hocam, her şey burada," dedi kararlı bir sesle.
Elimdeki kalın iğneyle müdahale edeceğim noktayı belirledim.
"Sabitleyin hastayı!" diye komut verdim. Tam o sırada hasta istemsizce bir sarsıntı geçirdi, vücudu kasıldı. Hemşire omuzlarından bastırarak onu yatağa sabitledi.
İğneyi göğüs kafesine batırdığım an, biriken havanın dışarı çıkışını o tiz fıss sesiyle duydum.. Basınç azaldıkça hastanın sıkışan kalbi ve akciğeri biraz olsun rahatlamaya başlamıştı.
"Hocam, satürasyon yükseliyor! 88... 90 oldu," dedi hemşire, gözü ekrandan ayrılmadan. Derin bir nefes aldım.
"Hemen bir göğüs tüpü seti hazırlayın," dedim teri silmek için alnımı omzuma sürterken. "Bu iğne sadece geçici bir çözüm. Kalıcı bir tahliye yapmamız şart. Ayrıca cerrahiye haber verin, akciğerde bir yırtık olabilir. Bir de acil akciğer grafisi ve kan gazı görelim."
Tam o sırada koridorun sonundan bir çığlık yükseldi, dışarıdaki kargaşa içeriye taşmıştı. Bir grup insan acilin kapısını zorlayarak girmeye çalışıyordu.
"Kardeşim nerede? Onu buraya getirdiler!" diye bağıran bir adamın sesi yankılanıyordu. Güvenlik görevlileri kapıda barikat kurmaya çalışırken, ben sadece önümdeki hastanın o zayıf nabzına odaklanmıştım.
"Kapıya bakmayın!" dedim ekibime. "Hemşire hanım, hastaya analjezik yapalım, bilinci yerine geldiğinde ağrıdan şoka girmesin. Vital bulguları beş dakikada bir kaydedin. Eğer tansiyon tekrar düşerse hemen haberim olsun."
Elimdeki kanlı eldivenleri çıkarıp çöpe attım. Hastanın yüzüne baktım; az önceki o morarmış, soluk renk yerini hafif bir pembeliğe bırakmaya başlamıştı. "Buradaki hastayı yakından takip edin, durumu stabilize olur olmaz yoğun bakıma yerini ayırtın."
Güvenlik görevlileri, içeri girmeye çalışan bir adamın önünde adeta etten bir duvar örmüştü ama adam o kadar yapılıydı ki güvenlikler yanında küçük kalıyordu. Üzerinde kusursuz kesim, siyah bir takım elbise vardı. Uzun boyuyla çevresindekilere tepeden bakıyor, öfkesinden çok otoritesiyle orayı domine ediyordu.
"Bırakın beni!" diye kükredi adam. Sesi koridorda yankılandığında birkaç hasta yakını korkuyla geri çekildi. "İçerideki adamın durumunu öğreneceğim, hemen!"
Güvenliklerden biri, "Beyefendi yasak, doktor hanım müdahale ediyor, lütfen dışarıya!" diye ikna etmeye çalışıyordu ama adamın durmaya niyeti yoktu. Bir adım daha attığında güvenliğin göğsüne çarptı, omuzları o kadar genişti ki kapıyı tamamen kapatıyordu.
Adımlarımı hızlandırıp aralarına girdim. Sesimi mümkün olduğunca sert ve soğuk tutmaya çalışarak, "Beyefendi lütfen biraz sakin olun," dedim kararlı bir sesle. Adamın o baskın figürü karşısında geri adım atmadan devam ettim: "Hastaneye az önce iki ağır yaralı hasta geldi. Sizin yakınınız hangisi, şu an onu bile bilmiyorum. İkisinin de durumu şu an net değil, hayati riskleri devam ediyor. Biz içeride ilk müdahalelerimizi yaptık ve elimizden geleni yapıyoruz. Lütfen sakin olun ve burada kargaşa çıkarmayı bırakın."
Adam, söylediklerimle birlikte bir an duraksadı. O sert bakışları üzerimde gezindi, sanki kelimelerimi tartıyordu. Siyah ceketinin içindeki gergin omuzları hafifçe çöker gibi oldu ama otoriter duruşundan ödün vermedi. O sırada ambulans görevlisi, elindeki telsizi susturarak yanımıza yaklaştı. Adamın o baskın ve korkutucu figüründen çekindiği her halinden belliydi ama yine de söze girdi.
"Doktor Hanım, olay yerinden gelen son bilgiye göre; siyah lüks araç hızla yayaya çarpmış, yaya çarpmanın etkisiyle yaklaşık on metre savrulmuş. Araç ise duramayıp beton duvara çarpmış ve ancak takla atarak durabilmiş. Her iki yaralı da araç içinden ve yoldan çıkarıldığında bilinçleri kapalıydı."
Bu bilgi üzerine adama döndüm. "Duyduğunuz gibi," dedim sesimi netleştirerek. "Darbe her iki taraf için de çok şiddetli."
Adam, ambulans görevlisinin "siyah lüks araç" demesiyle birlikte çenesini daha da sertçe sıktı. Gözlerinde anlık bir şimşek çaktı, sanki bir şeyi teyit etmişti. Bakışları tekrar bana döndüğünde o buz gibi ifade yerini tamamen karanlık bir kararlılığa bıraktı. "Anladım doktor," dedi, sesi bu kez çok daha derinden geliyordu. "Araçta olanı da, yolun ortasında kalanı da... İkisini de bana geri vereceksin. Şimdi git ve gerekeni yap."
"Ben gerekeni zaten yapıyorum beyefendi," diyerek kestirip attım ve ambulans görevlisine işaret ederek içeriye doğru yöneldim. Arkamda bıraktığım o adamın kim olduğunu, siyah arabayla ne bağı olduğunu veya neden ikisi için de bu kadar tehlikeli bir ısrar sergilediğini düşünmek lükstü.
Hızla vaka 1'in, yani aracın çarptığı yayanın yanına gittim. Hemşireler etrafında dört dönüyordu.
"Durumu nedir?" diye sordum, bir yandan hastanın soğuk ve soluk cildine dokunurken.
"Hocam, göğüs tüpünden sonra satürasyonu bir miktar yükseldi ancak tansiyonu hâlâ çok düşük, 80'e 50 civarında seyrediyor," dedi hemşire.
Hastanın göz kapaklarını aralayıp ışık refleksiyle pupillerine baktım; sağdaki genişleme hâlâ yerindeydi.
"Kafa travması çok ciddi. Acil BT (Bilgisayarlı Tomografi) sonucunu getirin! Eğer beyin kanaması varsa torasentez tek başına onu kurtarmaya yetmez."
Ardından hemen yan taraftaki vaka 2'ye, yani takla atan aracın sürücüsüne yöneldim. Onun durumu yandakinden tamamen farklı ama bir o kadar vahimdi. Metal yığınının içinde sıkıştığı için vücudunda çok sayıda ezilme yarası vardı.
"Sürücüde durum ne?"
Hemşire yanıtladı: "Hocam, sağ bacakta femur kırığı var, arteriyel kanamayı turnikeyle durdurduk ama hastanın bilinci gidip geliyor. Sürekli bir şeyler mırıldanıyor."
Eğilip hastanın solunumunu dinledim. "Akciğer sesleri kabalaşmış. Muhtemelen direksiyon çarpmasına bağlı yelken göğüs gelişiyor. Monitöre bakın, EKG'de ST elevasyonu var; travmatik bir kalp krizi geçiriyor olabilir ya da kalp tamponadı gelişiyor. Hemen bir EKO cihazı getirin!"
Her iki sedye arasında gidip gelirken zihnim bir bilgisayar gibi çalışıyordu. Bir yanda kafa travması ve iç kanama ile boğuşan bir yaya, diğer yanda ezilme yaralanmaları ve kalp komplikasyonları yaşayan bir sürücü... İkisinin de yaşam ipliği parmaklarımın ucundaydı.
İki hasta arasında mekik dokurken otomatik kapıların hızla açıldığını duydum. Başımı kaldırdığımda koridorun sonundan kendinden emin adımlarla gelen o tanıdık yüzü gördüm: Kalp damar cerrahı Ekin Saygın.
"Durum ne, Bengü?" dedi, daha yanıma tam varmadan. Hızla 2 numaralı hastanın, yani sürücünün başına geçtik. "Ekin Bey, tam zamanında geldiniz," dedim nefes nefese. "Sürücüde direksiyon darbesine bağlı şiddetli göğüs travması var. EKG'de ST elevasyonu görüyorum ama asıl korkum perikardiyal tamponad. Nabız sesleri derinden geliyor ve juguler venöz dolgunluk başladı. Tansiyonu hızla düşüyor."
"Haklısın," dedi gözlerini monitöre dikerek. "Kalp sıkışıyor. Boşlukta sıvı birikmiş, kalbin atmasına izin vermiyor. Bu halde ameliyathaneye çıkana kadar dayanamaz. Hemen burada, yatak başında perikardiyosentez yapmamız lazım."
Ekin eldivenlerini geçirirken bana kısa bir an baktı. "Diğer vaka nasıl?" diye sordu yandaki yayayı işaret ederek.
"Kafa travması ve iç kanama. Genel cerrahi ve nöroşirürji yolda," diye yanıtladım.
"Tamam, sen orayı toparla," dedi güven veren bir sesle. "Sürücü bende."
Hemşire, elindeki tabletle yanımda kimlik bilgilerini sisteme girmeye çalışıyordu. "Bengü Hanım, yayanın üzerinden çıkan kimliğe göre ismi Merdan Ateş" dedi hemşire. "29 yaşında. Genel sağlık geçmişine dair bir veri henüz yok"
"Peki ya sürücü?" diye sordum.
"Hocam, sürücünün kimliği de netleşti. Şükrü Gündüzalp, 41 yaşında. Araç kayıtları ve üzerindeki belgeler doğrulandı."
"Hemen tomografi alınsın!" diye bağırdım koridorda yankılanan bir sesle. "Merdan Bey'in kafa içi basıncı fırlamış durumda, pupilleri fiks! Acilden çıkarken ameliyathaneyi arayın, 1 numaralı oda hemen şimdi hazır olsun! Hiç vaktimiz yok."
Ekin de aynı anda "Şükrü Bey için kan bilgilerini hemen sorgula! Kan grubunu ve pıhtılaşma değerlerini anında öğren, ona göre 2 numaralı ameliyathaneyi hazırlatın! Kalp tamponadı var, her saniye aleyhimize işliyor!"
Acilin o ağır otomatik kapıları büyük bir hızla açıldı ve ben kendimi dışarı attım.
Karşımda duran adamla ramızdaki mesafe bir adıma indiğinde, sesi titreyerek ama yine de o sarsılmaz duruşunu korumaya çalışarak sordu: "Zeyd nasıl?"
Gözlerinin içine baktığımda, o delici bakışlardaki çaresizlik kalbime dokundu. "Zeyd mi?" diye sordum,
"Merdan... Merdan Ateş."
"Tamam," dedim, bakışlarımı ondan ayırmadan. "Merdan Ateş ameliyathaneye alıyoruz. Durumu kritik"
Gecenin karanlığını üzerlerinde taşıyan, siyah takım elbiseli üç adam hızla aramıza daldı. Hepsi de en az önümdeki adam kadar gergin ve tetikteydi. İçlerinden biri, nefes nefese yanımıza ulaşıp o yakışıklı adama dönerek telaşla sordu: "Barlas! Zeyd nasıl?"
Demek önümdeki o etkileyici adamın ismi Barlas'tı. Ama asıl kafa karıştıran, gelen adamların da ilk ağızdan o ismi sormasıydı: Zeyd. Takma adı falandı her halde diye düşündüm.
Sİyah takım elbiseli adamlardan biri saçları tek bir teli bile dışarıda kalmayacak kadar kusursuz taranmış, jilet gibi görünümlü olanı telefonunu indirip Barlas'a yaklaştı.
"Barlas... Karan abi arıyor"
Bakışları telefona kaydı, sonra hızla bana döndü.
Karan denilen bu kişi,, bu hiyerarşinin en tepesindeki otoriteydi.
"Hocam, tomografi hazır!" diye bağırdı içeriden bir asistan.
"Geliyorum!" diye karşılık verdim ama gözlerimi Barlas'tan ayırmadım. Saçları düzgün taranmış o adamın uyarısı, Barlas'ı bir seçim yapmaya zorluyor gibiydi. Birden, sıcak ve kocaman elleriyle ellerimi kavradı. Benim ellerim, onun o sert ve iri avuçlarının içinde küçücük, neredeyse savunmasız kalmıştı. Elleri titriyordu; o sarsılmaz, yakışıklı adamın bu denli sarsıldığına inanmak güçtü. Gözlerimin en derinine, sanki ruhuma dokunmak ister gibi baktı. "Kardeşimi kurtar doktor hanım..." dedi, sesi artık bir emir değil, kalbinin derinliklerinden kopan bir yalvarıştı. "Lütfen."
Hafifçe, ama güven veren bir kararlılıkla kafamı salladım. Yavaşça ellerimi ellerinden çektim ve bakışlarımı ondan ayırmadan geri geri içeriye, ameliyathanenin o steril odasına doğru adım atmaya başladım. Aramıza o soğuk, metal kapılar girmeden hemen önce gözlerindeki o son umut kırıntısını gördüm.
"Elimden geleni yapacağım," diye fısıldadım, belki duydu belki duymadı.
Tomografi ekranındaki o siyah-beyaz kesitler hızla akarken, derin bir nefes aldım. Gözlerim her kıvrımı, her gri tonu milim milim tarıyordu. Sonuçlar, kapıda ellerimi tutan o adamın çaresizliğine kıyasla, beklediğimden çok daha iyiydi.
Ekrana yaklaşıp asistanıma döndüm. "Bak şuraya," dedim, parmağımla epidural mesafeyi göstererek. "Kanama beklediğimiz o devasa boyutta değil. Beyin sapına baskı yapmış ama herniasyon henüz gerçekleşmemiş. Şanslıymış... "
Ameliyathanenin soğuk, metal kapısının önündeydim. Ellerimi yıkamış, steril eldivenlerimi giymiştim; kollarım havada, ameliyata girmeye hazırdım.
"Kardeşimi kurtar doktor hanım..."sesini duyar gibi oldum.
"Herkes hazır mı?" diye sordum, sesim maskemin arkasından boğuk ama bir o kadar otoriter çıkıyordu. Ekibimden gelen onaylayıcı mırıltılarla birlikte neşteri elime aldım.
Merdan'ın başı, May-field aparatıyla milimetrik bir hesapla sabitlenmişti. Saçları ameliyat bölgesi için titizlikle tıraş edilmiş, teni antiseptik solüsyonlarla boyanmıştı.
"Koter," dedim, elimi hiç bakmadan yana uzatarak.
İnce bir duman eşliğinde insizyonu (kesiyi) başlattım. Cilt ve cilt altı dokuları geçerken odadaki tek ses, dokunun yanarken çıkardığı o tiz sesti. Kanamanın kontrolünü anbean sağladık. Asistanlarım aspiratörle alanı temizlerken, kafatasının o bembeyaz yüzeyiyle karşılaştık.
"Bakın, travmanın şiddeti buradaki çatlak hattından belli oluyor," dedim asistanlara göstererek. "Ama şanslıymış. Kemiği kaldırdığımızda asıl manzarayı göreceğiz."
El matkabının (perforatör) kemiği delerken çıkardığı o sert ses, ameliyathanenin o steril sessizliğini bozuyordu. Dört küçük delik açtıktan sonra, kemik flebini (parçasını) büyük bir titizlikle kaldırdım. İşte oradaydı...Dışarıdaki o devasa adamın kardeşini hayattan koparmaya çalışan o koyu renkli, basınçlı hematom.
"Dura (beyin zarı) çok gergin," dedim, mikroskobu operasyon sahasına yaklaştırırken. "Basınç o kadar yüksek ki, zar neredeyse şeffaflaşmış. Şimdi çok dikkatli olun." Zarı küçük bir dokunuşla açtığımda, hapsolmuş olan kan dışarı doğru sızmaya başladı. O an, monitördeki o gergin, hızlı nabız sesinin yavaş yavaş, neredeyse huzurlu bir ritme döndüğünü duydum.
Beyin, üzerindeki o korkunç baskıdan kurtuldukça adeta bir nefes gibi genişliyordu.
"Tansiyon düşüyor, nabız stabilize oluyor Bengü Hanım," dedi anestezi uzmanı, sesi rahatlamıştı.
"Güzel," dedim, mikro makasla hematomu temizlemeye devam ederken. "Damarı buldum. Sızıntı burada... Koterize ediyorum."
İğneyle kuyu kazar gibi, milimetrik hareketlerle beynin o hassas kıvrımları arasındaki kan birikintilerini temizledim. Beyin dokusu canlıydı, rengi sağlıklıydı.
Saatler süren o yoğun konsantrasyonun ardından, operasyonun en kritik aşamasını kazasız bir şekilde tamamladık. Kanama durmuş, basınç sıfırlanmış, beyin tekrar kendi alanına kavuşmuştu.
"Kemiği yerine yerleştirmeye hazırlanın," dedim, alnımdaki terleri hemşireye sildirirken. "Dikişleri olabildiğince özenli atacağız"
Geri geri çekilip ellerimi masadan kaldırdığımda, bedenimin ne kadar yorulduğunu ancak o zaman fark ettim. Geri çekildim, ekibime son talimatları verdim ve steril alandan çıktım.
Musluğu açtım, suyun o buz gibi serinliği eldivenlerden kurtulan parmaklarıma değdiğinde ürperdim. Ellerimi yıkamaya başladım. Altı saat boyunca bir hayatı tutan, o incecik neşteri milimetrik hesaplarla yürüten ellerimi sabunlarken, suyun lavabodan akıp gidişini izledim.
Ameliyathanenin kapıları, tam 6 saatlik bir savaşın ardından büyük bir tıslamasıyla açıldı. Dışarı adımımı attığımda, hastanenin o ağır ve hareketsiz havası üzerime çöktü. Boynumdan sırtıma yayılan o metalik ağrıyı her hücremde hissediyordum ama ellerimdeki o hafifleme, her şeye değerdi.
O heybetli, sarsılmaz görünen adam, bir kenara, yere çökmüştü. Sırtını soğuk duvara yaslamış, o kocaman ellerini başının arasına almış, adeta kendi içine hapsolmuştu. Benim kapıdan çıkışımla oluşan o hafif yankı, koridordaki tüm atmosferi bir anda değiştirdi. Yanındaki siyah takım elbiseli adamlar hâlâ oradaydı.
Barlas, adım seslerimi duyduğu an başını kaldırdı. Göz göze geldiğimiz o saniyede, o hırçın ve otoriter adamın yerinde sadece saf bir korku vardı. Yerden bir yay gibi fırladı. Hiç duraksamadan, koşar adımlarla yanıma geldi.
"Doktor..."
Hafifçe gülümsedim ve başımı güven verircesine salladım. "Kardeşin çok güçlüymüş " dedim, sesimi tüm koridorun duyabileceği bir netlikle kullanarak. "Ameliyat bitti. Her şey beklediğimden daha iyi geçti. Onu şimdi yoğun bakıma aldık."
Gözlerini bir anlığına kapatıp derin, titrek bir nefes aldı. Arkasındaki adamlar birbirlerine bakıp sessizce rahatlama belirtileri gösterirken, sanki dünyadaki tek insan benmişim gibi gözlerini tekrar üzerime dikti.
"Uyanacak mı?" diye sordu, sesi bu kez biraz daha toparlanmıştı ama hâlâ o derin endişeyi taşıyordu.
"Uyanacak," dedim emin bir tavırla. O devasa elini kalbinin üzerine koydu, sanki orada hızla çarpan o şeyi dindirmeye çalışır gibiydi. Saçları jilet gibi taranmış olan adam, elindeki telefonu yavaşça cebine indirdi; belli ki Karan denilen o kişiye müjdeyi vermek için fırsat kolluyordu.
Barlas, aramızdaki o mesafeyi hiçe sayarak bir adım daha yaklaştı. O kadar yakındı ki, üzerindeki o ağır, odunsu parfüm kokusunu ve gömleğinin kumaşından yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum. Gözleri kan çanağına dönmüştü ama o hırçın karanlığın yerini, tarif edilemez bir minnet duygusu almıştı.
"Onu görebilir miyim?" diye sordu. Sesi, az önceki o emir veren tonundan çok uzaktı; adeta bir çocuk gibi mahzun ve umut doluydu.
"Henüz değil," dedim, sesimi yumuşatarak ama otoritemi koruyarak. "Şu an yoğun bakımın sterilizasyon süreci devam ediyor ve hala cihazlara bağlı. Biraz toparlansın, hemşireler haber verecek."
Barlas hafifçe yutkundu, bakışlarını koridorun sonundaki o büyük metal kapılara çevirdi. Sanki bakışlarıyla o kapıları delip kardeşinin yanına gitmek istiyordu. Sonra tekrar bana döndü. O devasa elini ensesine atıp hafifçe sıktı, darmadağın olmuş saçlarını geriye itti.
"Sana bir borcum var doktor hanım," dedi, sesi bu sefer daha tok ve kararlıydı. "Kardeşimi bana bağışladın. Bunun bedeli neyse..."
Sözünü bitirmesine izin vermeden hafifçe gülümsedim. "Ben sadece işimi yaptım Barlas Bey."
O sert dudaklarının kenarında belli belirsiz, buruk bir kıvrılma oluştu. İlk kez gülümsediğine şahit oluyordum ve bu, o keskin yüz hatlarını bir anda yumuşatmıştı.
Arkasındaki adamlara dönüp sert bir işaret yaptı. "Cihan, ekibi hastanenin dışına çek. Sadece ikiniz kalın. Kimse burayı panayır yerine çevirmesin."
"Emredersin abi," dedi
Koridor bir nebze de olsa sakinleştiğinde, yorgunluktan dizlerimin titrediğini hissettim. Barlas bunu fark etmiş gibi, "Siz de çok yoruldunuz," dedi, sesi bu kez garip bir şefkat içeriyordu. "Dinlenmeniz lazım. Bir şeye ihtiyacınız olursa... Ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum."
Kafamı salladım. "Yoğun bakımda olacağım. Bir gelişme olursa bizzat gelip haber vereceğim."
Zihnimin bir köşesi hâlâ diğer ameliyathanedeydi. Barlas'ın o keskin bakışlarını üzerimde hissediyordum ama mesleki sorumluluğum gereği diğer yaralının durumunu öğrenmeden huzur bulamayacaktım. Dahili hattı hızlıca tuşladım. Birkaç çalıştan sonra Ekin'in yorgun ama stabil sesi duyuldu.
"Ekin, benim Bengü. Diğer yaralının, Şükrü Gündüzalp'in durumu nasıl?"
"Bengü, ben de seni arayacaktım. Şükrü Bey'i şimdi stabil hale getirdik. Göğüs travması çok ağırdı, aort diseksiyonu şüphesi bizi çok terletti ama neyse ki korktuğumuz başımıza gelmedi. Kanama kontrol altında.Senin ilk yardımın olmasa şimdi yaşamıyor olacaktı. Senin hastan nasıl?
"Operasyon başarılı geçti, şimdi yoğun bakımda uyanmasını bekliyoruz. Şükrü Bey'in iyi olmasına çok sevindim Ekin, gerçekten büyük iş çıkardınız."
"Sen de öyle Bengü, bir an önce dinlenmeye bak."
Telefonu kapattığımda içimdeki o son huzursuzluk kırıntısı da dağılmıştı.
"Diğer hasta da iyi," dedim, o sormadan. "Sürücü Şükrü Bey... O da hayati tehlikeyi atlattı."
Barlas hafifçe başını salladı, yüzünde belli belirsiz bir hak vermişlik ifadesi vardı. "Güzel," dedi kısık bir sesle.
Personelin dinlenme odasına geçtiğimde, Sıla Hemşire çoktan oradaydı. O da en az benim kadar zorlu bir nöbet geçirmiş, yorgunluğu her halinden belli oluyordu. Ben kendimi koltuğa bırakırken, Sıla elinde iki dumanı üstünde kahve kupasıyla yanıma yaklaştı.
Sıla, kupalardan birini önüme bırakıp hemen yanıma oturdu.
"Bengü, inanılmazdın," dedi
"Ameliyathanedeki o soğukkanlılığını izlerken bir an nefesimi tuttum. O vakanın altından kalkabilecek tek kişi sendin, biliyorsun değil mi?"
Hafifçe gülümsedim ve kahvemden bir yudum aldım.
"Hadi, bitir kahveni de biraz gözlerini kapat. Ben buradayım, bir şey olursa seni hemen uyandırırım."
O kadar yorgundum ki, itiraz edecek gücü kendimde bulamadım.
Dinlenme odasının geniş penceresinden dışarıya baktığımda, gecenin o zifiri karanlığının yerini yavaş yavaş griye bıraktığını gördüm. Hava aydınlanıyordu. Gökyüzü, o kanlı ve gergin gecenin bittiğini müjdelercesine uçuk bir maviye dönüyordu.
Göz kapaklarım artık kendi ağırlığına dayanamıyordu.
Gözlerimi kapattığımda gördüğüm son şey, şafağın o huzurlu pembeliğiydi. O korkunç gece sona ermişti;
Telefonun ısrarcı sesiyle gözlerimi açtım. Oda tamamen aydınlanmıştı. Hemen yanındaki saate baktığımda vaktin 07:35 olduğunu gördüm.
Doğrulurken omuzlarımdan bir şey kaydı. Sıla'nın hırkasıydı. Ben uyurken üşümeyeyim diye üzerimi sessizce örtmüştü. Dostumun bu ince düşüncesi içimi ısıttı. Sıla muhtemelen hastaları kontrol etmeye gitmişti.
Telefon hala çalıyordu. Ekranda "Filiz anne" yazısını görünce hemen açtım.
"Efendim anne?"
"Bengü, kızım? Gece boyu içim hiç rahat etmedi, merak ettim seni."
Sıla'nın hırkasını elime alıp gülümsedim.
"İyiyim anne, merak etme. Çok zor bir geceydi ama bitti."
"Şükürler olsun kızım. Hadi, nöbetin bitince hemen gel, sana güzel bir kahvaltı hazırlayayım."
"Tamam anne, geleceğim," deyip telefonu kapattım.
Ayağa kalkıp hırkayı düzgünce katladım.
Yoğun bakım katına uğramadan çıkamazdım. Kapıya yaklaştığımda Sıla'yı elinde bir dosyayla gördüm. Beni görünce hemen yanıma geldi, yüzünde o her zamanki şefkatli gülümsemesi vardı.
"Uyandın mı canım?" dedi Sıla, sesini alçaltarak.
Sıla'ya sıkıca sarıldım. "Hırkan için teşekkür ederim"
"Lafı bile olmaz." ve müjdeyi verdi:
"Bengü, Merdan Bey tamamen uyandı! Narkozun etkisi geçti, bilinci yerinde."
Sıla ile birlikte yoğun bakımın kapısına doğru yürürken, Barlas ve arkadaşlarının oluşturduğu o kalabalık grubun tam ortasından geçmemiz gerekiyordu.
Ben önde, Sıla hemen arkamdaydı.
Barlas'ın yanına ulaştığımda, yüzündeki o sert ifadenin yerini derin bir saygı almıştı. Sanki bir komutanı selamlar gibi hafifçe başlarını öne eğdiler.
"Müsaadenizle," dedim sakin bir sesle. "Kardeşinizin yanına girip son kontrolleri yapmam gerekiyor."
Barlas tek bir kelime etmedi ama geri çekilerek yolu tamamen açtı. Odaya girdik.
Merdan yatakta gözleri yarı açık bir halde bizi bekliyordu. Sıla hemen yan taraftaki monitörleri kontrol etmeye başlarken, ben yatağın başucuna geçtim.
"Merhaba Merdan," dedim yumuşak ama net bir sesle. "Ben doktorun Bengü. Beni duyuyor musun?"
Cevap olarak Merdan gözlerini kırptı.
Cebimden muayene fenerini çıkardım. "Şimdi gözlerine bakacağım, ışığa odaklanmaya çalış," diyerek sol gözünden başlayarak ışığı tuttum. Göz bebekleri ışığa anında tepki vererek küçüldü. Aynı işlemi sağ gözü için de tekrarladım. Pupilla refleksi tam istediğim gibiydi; beyin fonksiyonlarında bir sorun görünmüyordu.
"Harika," dedim feneri cebime koyarken. "Şimdi ellerimi sıkar mısın?"
İki elimi de onun avuçlarına bıraktım. Merdan, tüm gücünü toplamaya çalışarak ellerimi sıktı. Sağ elindeki güç sol eline göre biraz daha zayıftı ama bu yaşadığı ağır operasyondan sonra çok normaldi.
Ardından ayak uçlarına geçtim. "Ayak parmaklarını oynatmanı istiyorum Merdan," dedim. Çarşafın altından parmaklarının hafifçe kıpırdadığını görünce derin bir nefes aldım. Motor fonksiyonları da geri dönüyordu. Sıla yanıma yaklaşıp değerleri gösteren dosyayı uzattı. "Tansiyonu ve nabzı stabilize oldu Bengü, satürasyonu da gayet iyi," diye fısıldadı.
Merdan'ın yanına tekrar eğildim. "Çok büyük bir kaza atlattın ama şu an her şey yolunda. Abin dışarıda, seni bekliyor. Biraz daha dinlenmen lazım, tamam mı?"
Merdan'ın gözlerinde bir anlığına bir rahatlama parıltısı gördüm. Yorgunlukla gözlerini tekrar kapattı. Kontroller bitmişti; o masadan sağ çıkmakla kalmamış, hayata tam anlamıyla tutunmuştu.
Merdan'ın dosyasına son notlarımı eklerken Sıla'ya döndüm. "Bugün her ihtimale karşı burada, yoğun bakımda kalması en doğrusu," dedim. "Durumu stabil olsa da böyle bir operasyondan sonra ilk 24 saat çok kritik. Gözümüz üzerinde olsun."
Yoğun bakımdan dışarı çıktığımda, Barlas ve yanındakiler hala aynı yerde, bir umut kırıntısı bekler gibi kapıya bakıyorlardı. Barlas, çıktığımı görünce hemen öne atıldı ama bu sefer hareketleri daha temkinliydi.
"Nasıl?" diye sordu, sesi koridorda yankılandı.
"Gözleri ışığa tepki veriyor, bilinci yerinde," dedim sakin bir dille. "Ancak hayati riskin tamamen geçmesi için bugün burada, yoğun bakım gözetiminde kalması gerekiyor. Onu normal odaya almayacağız, en azından bu akşamı burada atlatması şart."Barlas'ın yüzünde kısa süreli bir hayal kırıklığı geçse de durumu hemen kabullendi. "Sen nasıl uygun görürsen doktor," dedi. "Burada kalması onun için daha güvenliyse, öyle olsun."
"Sizden bir şey isteyebilir miyim?" dedi, sesi bu kez çok derinden geliyordu. "5 dakika da olsa onu görebilir miyim?"
Normalde yoğun bakım kuralları çok katıydı ama Barlas'ın gece boyu verdiği o sessiz savaşı ve Merdan'la olan o güçlü bağını gördükten sonra hayır diyemedim. Yanımızda bekleyen Sıla'ya döndüm.
"Sıla, Barlas Bey'e steril kıyafetleri verelim," dedim. "İçeri girip Merdan'ı görebilir. Ama sadece 5 dakika, daha fazla değil."
Sıla başıyla onaylayıp Barlas'a işaret etti. "Bu taraftan Barlas Bey, hazırlanalım."
Barlas içeri girdiğinde, ben de kapının camından onları izledim. Merdan'ın yatağının başına ulaştığında durdu. O dışarıdaki sert adam gitmiş, yerine kardeşinin eline dokunurken parmakları titreyen o abi gelmişti. Merdan gözlerini hafifçe aralayıp abisini gördüğünde, Barlas eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı.
Sıla yanıma gelip koluma girdi. "Çok iyi yaptın Bengü," dedi fısıldayarak. "Buna ikisinin de ihtiyacı vardı."
Gerçekten de Barlas, kardeşinin elini tutarken sanki kendi canından ona can katmaya çalışıyordu. Saatine bakmıyordu bile, zaman onun için o an durmuştu. Ancak 5 dakika dolmak üzereydi. Yoğun bakımın o hassas dengesini bozmamamız gerekiyordu.
Tam o sırada Sıla, elindeki saate bakarak bir adım öne çıktı. Sesindeki o her zamanki profesyonel ama yumuşak tonla Barlas'a seslendi:
"Barlas Bey, süremiz bitti. Merdan'ın dinlenmesi gerekiyor, onu daha fazla yormayalım."
Barlas, Sıla'nın uyarısıyla derin bir nefes aldı. Kardeşinin elini son bir kez şefkatle okşayıp yavaşça bıraktı. Hiç itiraz etmeden, ağır adımlarla yatağın başından uzaklaştı. Kapıya doğru yürürken Sıla'ya minnet dolu bir bakış fırlattı.
Dışarı çıktığımızda Barlas, üzerindeki steril önlüğü ve boneyi çıkarırken hâlâ içerideki o anın etkisindeydi. Maskesini indirip bana döndü:
"Sağ ol Doktor Hanım, siz de sağ olun Sıla Hanım."
Sıla, elini hafifçe omzuma koyup yorgun gözlerime baktı
"Nöbetin bitti Bengü, eve geç artık. Ben de çıkacağım şimdi" Başımı haklısın gibi salladım.
Odama girdim; o her zaman düzenli duran masama baktım. Üzerimdeki beyaz önlüğü yavaşça çıkardım, askısına astım.
Sandalyenin arkasında duran ceketimi omuzlarıma attım, masanın üzerindeki çantamı aldım. Aynadaki yorgun yüzüme son bir kez bakıp odadan çıktım.
Barlas, bizim hazır olduğumuzu görünce o jilet gibi giyinen adama dönerek emir verdi:
"Sergen, hanımefendileri evlerine bırakın. Kapılarına kadar eşlik edin."
Sergen, ceketinin önünü ilikleyip yolu gösterdi: "Buyurun Doktor Hanım, buyurun Sıla Hanım. Araç kapıda."
"Gerek yok, ben kendim giderim. Teşekkür ederim," dedim, sesimi nazik ama kararlı tutmaya çalışarak.
Sıla da hemen yanımda durup beni destekledi. "Evet, zahmet etmeyin Barlas Bey. Arabalarımız burada zaten, biz kendimiz hallederiz."
Adının Sergen olduğunu yeni öğrendiğim adam durdu ve ne yapacağını bilemez bir halde Barlas'a baktı. Koridorda kısa bir sessizlik oldu. Barlas, kollarını göğsünde kavuşturup bizi bir süre inceledi. Korumacı tarafıyla, seçimlerimize duyduğu saygı arasında gidip geliyor gibiydi.
"Doktor Hanım," dedi sesi alçalarak. "Çok yorgun görünüyorsunuz, gerçekten emin misiniz? Bu halde direksiyon sallamak güvenli değil."
Çantamın askısını omzumda düzelttim ve ona hafif bir tebessümle baktım. İçimdeki bitkinliği gizlemeye çalışmadan, sesimdeki o yılların getirdiği tecrübeyle cevap verdim: "Alışkınız Barlas Bey," dedim.
Sıla da yanımda başıyla beni onayladı. Barlas, bu cevabın üzerine daha fazla ısrar etmenin bir faydası olmayacağını anlamıştı. "Pekala," dedi sadece. "Ama en ufak bir dalgınlık hissederseniz sağa çekip durun. Sergen ve araçlar arkadan sizi takip edecek; en azından ana yola çıkana kadar."
İtiraz etmeme fırsat vermeden Sergen'e bir işaret çaktı. Hastanenin serin sabah havasında, kendi arabalarımıza doğru yürürken, bu kadar sert bir adamın gösterdiği bu ince düşünceli tavır, uykusuzluğumun arasında kalbimi hafifçe ısıtmıştı.
Yol boyunca göz kapaklarımın ağırlığıyla savaşsam da sonunda sağ salim sokağıma girdim.
Arabadan indim, çantamı omzuma asıp apartman kapısına doğru yürüdüm. Tam o sırada arkamdaki yolda siyah bir aracın yavaşça geçtiğini fark ettim; Barlas'ın dediği gibi, güvenle vardığımdan emin olana kadar Sergen ve adamları uzaktan takip etmişlerdi. Apartman kapısını açmadan önce onlara doğru hafifçe başımı salladım, aracın camları koyu olduğu için kimseyi görmesem de orada olduklarını biliyordum.
Merdivenleri ağır ağır çıktım. Anahtarımı kilide yerleştirmeye çalıştığım sırada kapı içeriden yavaşça açıldı.
"Hoş geldin güzel kızım," dedi, sesi şefkat dolu geliyordu. Yorgunluktan dizlerimin bağı çözülecek gibiydi. Kendimi içeri atıp sırtımı kapıya yasladım.
"Ah Bengü'm."
"Çok zordu anne," diye fısıldadım başımı onun omzuna yaslayarak. "Ama başardık. Uyandı, durumu iyi."
Annem beni içeriye doğru yönlendirirken bir yandan da ceketimi omuzlarımdan aldı. "Şükürler olsun... Hadi, sen doğruca banyoya gir, ben de o zamana kadar sana güzel bir şeyler hazırlayayım. Aç aç yatma sakın."
"Tamam anne, hemen geliyorum," diyerek banyoya yöneldim. Sıcak su omuzlarımdaki o devasa yükü alıp götürmüştü. Duştan çıkıp üzerime rahat bir şeyler geçirdiğimde, mutfaktan gelen o kızarmış ekmek ve taze demlenmiş çay kokusu beni gerçek dünyaya döndürdü. Mutfağa girdiğimde annem masayı donatmıştı bile.
"Hadi otur bakalım, yüzüne biraz renk gelmiş," dedi annem karşıma otururken.
"Anlat bakalım, kimdi o kapıya kadar seni takip eden siyah arabalar? Camdan gördüm, sen içeri girene kadar beklediler."
Lokmam boğazımda kalır gibi oldu. Annemin keskin gözlerinden hiçbir şey kaçmıyordu.
"Hastanın yakınları anne," dedim sakin kalmaya çalışarak. "Çok zor bir ameliyattı, kardeşi hayata döndü. Biraz fazla korumacı davrandılar, yorgunum diye kendi başıma gelmeme razı gelmediler."
Annem çayımı tazelerken bilgece gülümsedi. "Sadece korumacı değil, sana minnettar oldukları belli."
Telefonum masanın üzerinde titreyince bakışlarım oraya kaydı. Tanımadığım numaradan mesaj gelmişti:
Doktor Hanım. Dinlenin. Merdan emin ellerde, ben de kapısındayım. İyi uykular.
Barlas Ateş...
Numaramı nasıl bulmuştu? Onlar gibi insanlar için böyle şeyler zor olmuyordu sanırım.
Mesajı okurken yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştu. Telefonu kapatıp masaya bıraktım. Annemin hazırladığı kahvaltıyı sessizce yaparken, dışarıdaki o sert dünyanın kapımda bittiğini hissettim.
"Anne," dedim çayımdan bir yudum alırken. "Bugün telefonumu sessize alacağım. Çok acil bir şey olmadıkça beni uyandırma, olur mu?" "Merak etme sen,"dedi annem. Annemi öptüm. Odama geçtim. Yatağıma uzandım.
Ben tam gözlerimi kapatıp o ağır uykuya teslim olmak üzereyken, kapı hafifçe aralandı. Babamın o güven veren, ağır adımlarının sesini duydum. Elinde ceketini tutuyordu, muhtemelen o da işe hastahaneye gidecekti.
Yatağın kenarına yaklaştı, yüzündeki o yorgun ama her zamanki babacan ifadeyle bana baktı.
"Geç kalktım kahvaltıya yetişemedim kızım," diye fısıldadı, nöbetten dönmemi kaçırdığı için hayıflanarak. "Doktor hanım çoktan evine gelmiş."
Eğilip şefkatle saçlarımdan öptü .O her zamanki hafif tıraş kolonyası kokusu odaya yayıldı; bu koku benim için çocukluğumdan beri güvendesin demekti. Elini bir süre başımda tuttu, saçlarımı usulca okşadı.
Babamın bu sözleriyle tam uykuya dalmak üzereyken gözlerimi hafifçe araladım. "Hastahaneden aradılar," dedi sesi titreyerek ama büyük bir gururla."Ekin Bey bizzat aradı, gece yaptığın operasyonun ne kadar imkansız bir başarı olduğunu anlattı. Seninle gurur duydum kızım, hem de her zamankinden daha çok" yorgunluktan konuşacak halim yoktu ama uzanıp babamın elini tuttum.
"Teşekkür ederim baba" diye mırıldandım uykulu bir sesle. "Sadece işimi yaptım."
"Şimdi uyu, güzelce dinlen kızım." Kapıyı usulca kapatıp çıktı.
Daha fazla dayanamadım ve kendimi uykunun o derin, sessiz kollarına bıraktım.