SEKİZİNCİ BÖLÜM: İNTİKAM'IN GERÇEĞİ "İnsan ancak yüreği ile baktığı zaman gerçeği görebilirdi, gözler asıl görülmesi gerekeni göremezdi." Bölüm Şarkısı ✨: Duman - Her şeyi yak Alev Armağan'dan: İnsan bazen gerçekten sona geldiğini hissediyordu. Ama gözünü açıp etrafına baktığında, daha sona gelmediğini, hatta bazen yeni başladığını bile görebiliyordu. Ben de gelmemiştim. Başta mıydım, ortada mıydım bilmiyorum ama sonda değildim, buna emindim. İçimdeki o ses, "Daha göreceğin çok şey var" diyordu. Her ne kadar ona kulak vermek istemesem de, gözlerimi kapattığım an zihnime doluyordu. Ve ne yazık ki buna artık engel olamıyordum. Yüzüme çarpan güneş ışıklarıyla gözümü açmaya çalıştığımda ilk başta başaramadım. Etrafımda hiç ses yoktu, neredeydim bilmiyordum. Yattığım yerdeki yumuşaklık bir yatakta olduğumu gösteriyordu. Gözümü zorlukla açtığımda tahmin ettiğim gibi bir hastane odasında yatıyordum. Midemdeki aşırı bulantıyla sağ elimi ağzıma götürüp bir süre bekledim. Yutkunup bulantının geçmesini beklediğim sırada neler olduğunu düşünüyordum. En son bahçedeydim. Sonra yanıma biri gelmişti; gözleri kestane tonu olan biri. Yanıma oturmuştu. Oydu. Vural Demir. Neden gelmişti? Zayıflaşan, güçsüzleşen beni oyuna mı getirmeye çalışmıştı? Yapar mıydı bunu? "Sen onun gözünde ölesiye nefret ettiği bir düşmansın," diye fısıldadı o ses. Ben onun düşmanıydım. Alev Armağan'ın karşılığı onun dünyasında eşittir düşmana denk geliyordu. Peki ya o, benim düşmanım mıydı? O, hatırlamıyordu. Ne geçmişi ne de şimdiyi yaşadığı şeyler ona kalmıyordu. Ondan başka herkese hediye olan anılar, ona zehir oluyordu. Acı veriyordu. Görmüştüm; zihninin ona oynadığı oyunlar karşısında etkisiz kalışını kendi gözlerimle görmüştüm. Ve yine kendimi tutamayıp kolunu tutup 'sakinleş' demiştim. O an nedense aklımdaki tek düşünce buydu: Onun hayatını ona anlatmak. Belki ona içinde olduğumuz oyunu anlatamazdım ama en azından fark ettirebilirdim. Bunu da ancak geçmişteki anılarla yapabilirdim. Geçmişini onun kulağına acımasızca fısıldayarak. Elimdeki tek hamle buydu. Ona acı çektireceğini elbet biliyordum, bunu bilerek bu adımı atmıştım ama yine de buna sebep olmak kötü hissettiriyordu. Aklımdaki düşüncelerden uzaklaşmaya çalışarak etrafıma baktım. Gözlerim önce karşımdaki beyaz renkli kapıda, sonra onun yanındaki gri dolapta, ardından küçük kapıyla uyumlu beyaz renkli masada en sonunda da masanın yanındaki gri koltukta oturan kişide gezindi. Rıza Armağan. Kaşlarım çatılırken gözlerime nefret büründü. Günlerdir olan güçsüzlüğüm hırsa dönüşürken nefesim hızlandı. Bedenimde yorgunluk vardı ama umurumda değildi çünkü şu anda komada olan Leyla onun yüzünden oradaydı. Benim kız kardeşim onun yüzünden hayata tutunmaya çalışıyordu. Yattığım yerden sadece ona bakarak doğrulmaya çalıştığımda bükülen kolum canımı acıttı. Muhtemelen serum vardı. Fakat koluma hiç bakmadan serbest olan elimi sol koluma götürüp serumu hızlıca asıldım. Rıza'nın acımasız bakan gözleri kolumu bulduğunda dudağının kenarı kıvrıldı, zevk almıştı. Biliyordum, canımın yanmış olduğunu bilmek ona zevk vermişti. Nefesim git gide hızlanırken yatakta yavaş bir şekilde oturur pozisyona geldim. Bacaklarımı aşağı sarkıttığımda Rıza tekrardan gözlerime baktı. Fısıltıdan ibaret olan sesimle "Ne işin var burada?" dedim. Boğazım kurumuştu. Bayıldığımda en son akşamdı, şimdi ise gökyüzünde güneş vardı. Saatlerdir ne bir şey yemiş ne de içmiştim. Rıza bu halime tebessüm ederek baktığında bu canımı acıtmadı. "Kızımı görmeye geldim. Niye gelemez miydim?" Sözleri odadaki havayı kapladığında kaşlarımı kaldırarak konuştum: "Hatırladığım kadarıyla, bundan tam yedi sene önce nefret dolu gözlerinle bana doğru yaklaşıp üzerime eğilmiş ve kulağıma yaklaşarak 'Senin artık bir baban yok, efendin var. Benim de senin gibi bir kızım yok, silahım var' demiştin. Noldu Kerpeten Rıza, vaz mı geçtin kararından? Kızın olduğum yeni mi aklına geldi?" Rıza gülümsemesini bozmadan bakmaya devam ettiğinde cevap vermesini bekliyordum. Nihayet konuşmaya başladığında söylediklerine inanmadım, inanmak istemedim. "Hayır. Gördüm ki gücünü kaybediyorsun, sana kaybettiğin gücü geri kazandırmaya geldim." Durdu, gülümsemesi soldu ve dikkatle gözlerini üzerimde gezdirdi. "Dediğin gibi bundan yedi yıl önce nasıl seninle konuşarak güçlü Alev'i yarattıysam, şimdi de güçsüz düşen bu kızı gücüne geri kavuşturacağım." Güldüm. Bu söylediklerine kafamı sağa çevirerek güldüm. Dudaklarımı ıslatıp Rıza'ya baktığımda onun dudaklarından silinen gülümseme benim dudaklarıma geçti. "Ben gücümü senden almadım Rıza. Şimdi de almayacağım, hâlâ güçlüyüm. Ne söylersen söyle, bende koca bir boşluktan farkı olmayacak." Sözlerimi bitirdiğimde başımı havaya kaldırdım ve oturduğum yerden ayağa kalktım. Ayağımı yere bastığımda oluşan sızı, zihnimin susmayarak yarattığı acıdan fazla değildi. Bedenimi kapıya çevirdiğimde onun sesini duydum. "Kendini fazla zeki sanıyorsun. Bu da önündekileri görmene engel oluyor. Çünkü sen gerçeklerin hep bir şeylerin ardından saklı olduğunu düşünüyorsun. Oysa Güzel kızım, gerçekler her daim saklı olmaz, bazen tam önünde olur. Sadece sen görmek istemezsin." Adımlarım durduğunda yüzümdeki ifade kelime oyunlarına başladığımızı gösteriyordu. Kaşlarımı çatıp ona bakmadan "Neyden bahsediyorsun?" dedim. Cevap gelmediğinde başımı yavaşça sağa doğru çevirip göz ucuyla ne yaptığına baktım. Bacaklarını erkeksi bir tavırla üst üste atmış, geriye yaslanmış, yeni sigarasını yakıyordu. Ve bunu sigaraya hassasiyetimin olduğunu bildiği hâlde yapıyordu. Dumanı solumamaya çalışırken bana baktı ve "Sürekli baş dönmelerin, mide bulantıların, iştahsızlığın ne anlama geldiğini çözemedin mi?" dedi. Öyle bir konuşuyordu ki, ben bunca zaman kendimi düşünmüşüm de bunun farkına varmamışım gibi. Biliyordum, normal değildi ama düşünmek istemiyordum. Bu yüzden neden bayıldığımı araştırmamıştım. Dünle bir ilgisi olduğunu biliyordum. Fakat bunu dile getirmeyi istemiyordum. Nefesimi verdim. "Asıl söylemek istediğin konuya gelsene sen," diye sitem ettiğimde artık tamamen ona dönmüştüm. Çektiği sigarasını bana doğru üfleyerek konuşmaya başladığında, duyduklarımın canımı yakacağını bilerek dinlemeye devam ettim. "Zehirlendin Güzel kızım ve bil bakalım bu nasıl oldu?" Gözlerim karşımda duran pencereden dışarı kaydığında kalbimin sıkıştığını hissettim. Rıza konuşmaya devam ettiğinde söyledikleri olmasın istedim. "Dün Vural Demir niye buraya geldi sanıyorsun? Sen onların oyununa düştün mü, düşmedin mi bunu araştırmaya geldi." Yutkundum. Biliyordum, tahmin etmiştim. Yanlış mı yapmıştım? Net olmasa da hatırlıyordum, bayılmadan önce zorlukla söylediğim kelimeleri. Belki de hiç bahsetmemeliydim bundan ona. Beni hep düşmanı olarak bilmeliydi. Onun aklına girmiş ve zihnini bir de ben doldurmuştum, hakkım var mıydı bunu yapmaya? Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldığımda Rıza'ya cevap vermedim. Arkamı dönüp kapıdan hızlı adımlarla çıktığımda "Gücünü toplamalısın Alev," diye fısıldadım kendime. Toplamalı ve o eski yıkılmaz Alev Armağan olmalıydım. Ben gücümü nasıl Leyla'dan alıyorsam, o da benden alıyordu. Beni duyuyordu, hissediyordu, bunun farkındaydım. Bu yüzden daha fazla kaçmayacak ve artık onun yanımda durması için yıkılmaz kişiliğime geri dönecektim. Danışmana doğru gittiğimde benim yaşlarımda olan bir kadının durduğunu gördüm. Adımlarımı oraya yönlendirdiğimde ilk olarak amacım o zehirden nasıl kurtulduğumu öğrenmekti. Adımlarımı bulantılarıma rağmen oldukça güçlü atarak kadının karşısında durdum. Beni gördüğünde şaşırarak ayağa kalkan kadın yüz ifadesiyle aynı olan ses tonuyla konuşmaya başladı: "Siz şu zehirlenen kız değil misiniz? Nasıl ayağa kalktınız? Hemen dinlenmeniz gerekiyor, lütfen odanıza geçin." Söylediklerine kulak vermeyerek "Benimle ilgilenen doktor nerede?" diye sordum. Karşımdaki kadın ağzını açıp bir şeyler söyleyeceği sırada tekrardan "Doktorum nerede?" diyerek onu kestim. Acımasız bakıyordum. Çektiğim acılar gücüm olacaktı bundan sonra. Kadın nefesini verdiğinde "Üçüncü katta. İsmi Nazlı Akçay, odasında olmalı. Yanınıza hemşire..." "Gerek yok, ben bulurum." Adımlarımı asansöre yönlendirdiğimde gelmesi için düğmeye bastım. Önüme gelen saçlarımı elimle geriye attığımda elimi indirmedim. Başımda duran elim hem saçlarımın tekrar yüzüme düşmesini engelliyor hem de ağrıyan yere masaj yapıyordu. Elimi belli aralıklarla başımda gezdirdiğim sırada asansör açıldı ve içinden hiç beklemediğim bir şekilde Kaan çıktı. Beni gördüğünde yüzündeki mutlu ifadeye anlam veremeyerek baktım. Mutlu bir sesle "Alev" diyerek sarıldığında ondan uzaklaşmaya çalışıyordum. Leyla bu hastaneye yatırılalı neredeyse üç gün olmuştu ve Kaan bir gün bile başından ayrılmamış, hep kapısının önünde uyumuştu. Bazen kendi kendine konuşmalarını duyuyordum. Bazense Leyla'nın yanında onun elini tutarak söylediği sözleri. O kadar kendini kaptırıyordu ki, Leyla'nın yanında benim onu dinlediğimin farkına varmıyordu. Kaan Leyla'yı gerçekten seviyordu. Buna emin olmuştum. Tek emin olmadığım konu, bir gün Leyla ile birlikte olur sa Leyla'yı üzmesiydi. Her ne olursa olsun Kaan, etrafındaki tüm kızlara laf atan, çapkın biriydi ve bunu Leyla'nın yanında yapması hiç iyi olmazdı. Kaan benden ayrıldığında düşüncelerime ara verdim. "Kalkmışsın. Ne işin var senin burada? Yatıp dinlenmen gerekiyor ama sen ortalıkta geziyorsun." Kaan'a kısa çaplı bir bakış atarak asansöre girdim. Düğmelerden üçe bastığımda Kaan, her nereye gidecekse bundan vazgeçip sırtını asansörün duvarına yasladı. Mutlu gözüküyordu. Herhangi bir gelişme mi vardı benim haberim yoktu? "Bu mutluluğun sebebini öğrenebilir miyim? Leyla hakkında mı?" Sorduğum soruya gözlerini açarak baktığında kafasını salladı ve heyecanla "Evet Alev, evet Leyla hakkında. O iyi oluyor, çok yakın bir zamanda aramıza dönebilirmiş öyle dedi doktor. Yavaş yavaş tepki göstermeye başlamış, o başardı Alev, başardı." Söyledikleri ile yüreğimin üstüne oturan ağırlık kalktı ve derin bir nefes verdim. Aklıma gelen şeyle Kaan'a baktığımda "Bu demek oluyor ki artık kırmızı odada değil, oradan çıktı, doğru mu?" Kaan başını salladığında uzun zaman sonra ilk defa içten bir şekilde gülümsedim. Ve kapıya doğru döndüm. Kapı iki yana açıldığında içinden seri adımlarla çıktım ve arkamdan Kaan'ın gelmesini umursamayarak gözlerimi etrafta gezdirdim. Koridordan sola dönerek şansımı denedim ve büyük odaların başında yazan doktor isimlerine baktım. Gözlerim birkaç odadan sonra Dr. Nazlı Akçay yazan odada durduğunda Kaan da yanıma geldi. Ona doğru yavaşça dönüp "Ben bir şey konuşup geleceğim, bekleme beni," dedim. Ve Kaan'ın cevap vermesini beklemeden odanın kapısını çaldım. İçeriden gelmemi söyleyen bir kadın sesi duyduğumda kapının kolunu yavaşça açıp odaya girdim. Başını dosyaların arasına gömmüş, otuzlu yaşlarında olduğunu düşündüğüm kadına doğru yürüdüm. Başını kaldırıp beni gördüğünde şaşkın bakışlarına şahit oldum. Beni beklemiyor gibiydi. "Sen" deyip o da ayağa kalktığında kafamı selam verir gibi eğdim. Ayaklarımın ağrısı arttığında "Oturabilir miyim?" dedim. Kadın şaşkın ifadesinden çıkıp "Ah, tabii tabii, kusura bakma. Karşımda görmeyi beklemiyordum," deyip kendini açıkladığında sorun yok dercesine kafamı salladım. Kendimi zorlukla karşısındaki koltuğa attığımda Nazlı Hanım da koltuğuna oturdu. Ellerini masasının üstünde birleştirip bana baktığında "Neden yatman gerekirken buraya geldiğini öğrenebilir miyim?" dedi. Gözlerimi onun ela gözlerine dikip başımı hafifçe salladığımda konuyu uzatmadan direkt girdim: "Ben, aldığım o zehirden nasıl kurtuldum?" Nazlı Hanım bu kadar hızlı bir giriş yapmamı beklemiyor olacak ki bocaladığında boğazını temizleyerek "Anlamadım" dedi. Dudağımı ıslatarak çatlamış dudaklarımı az bir şey de olsa canlandırdığımda "Zehirlendiğimi biliyorum, bu zehrin öyle normal bir zehir olmadığını da biliyorum. Ne oldu da bu zehirden kurtuldum ben? Bunun cevabını istiyorum," diyerek sorumu yeniledim. Kadın içine çektiği nefesi sesli bir şekilde verdiğinde yavaşça kafasını salladı ve beklediğim şeyin tam aksini söyledi: "Panzehir." Kaşlarımı çattığımda istemsiz bir şekilde "Ne?" diye fısıldadım. Doktor gözlerimin içine bakarak "Dün sen ameliyathaneye alındıktan sonra biri geldi, elinde senin zehrinin panzehiri olduğunu söyledi. İlk başta inanmadım ama panzehiri çıkarıp masaya koyduğunda fazla zamanın olmadığından ufak bir test sonucu panzehiri uyguladım. Ve dediği gibi kurtuldun." Söylediklerine kaşlarımı çattığımda bu kişinin kim olabileceğini düşünüyordum. O muydu? Babasına rağmen beni kurtarmış olabilir miydi? Aklımdaki soruyu doktora yönelttiğimde hiç bir tahminim yoktu. "Kimdi? Bana panzehiri verip kurtulmamı sağlayan kişi kimdi?" Soruma karşılık Nazlı Hanım dudaklarını birbirine bastırdığında tiz sesiyle "Bunu sana söyleyemem. Söz verdim. Benden başka her şeyi iste ama bunu isteme. Bilmemen en iyisi." Gözlerimi büyük bir sakinlikle kapattığımda "Bunu neden yapıyorsun? Onu bir daha görmeyeceksin belki de. Bana yardım eden kişiyi bilmek istiyorum," dedim. Karşımdaki doktor söylemeyeceğini belirtir gibi kafasını iki yana sallayıp "Bu beni ilgilendirmiyor, ben sadece sözümü yerine getiriyorum. Başka sorun yoksa çıkıp dinlenmen gerek," dediğinde sinirle ayağa kalktım. Cevap vermeyecekti anlaşılan, daha fazla uğraşmanın manası yoktu. Adımlarımı sert bir şekilde kapıya yönlendirdiğimde Nazlı Akçay'ın sesini duydum: "Bekle! Sana sadece tek bir şey söyleyebilirim. Gelen kişi..." Durdu, sanki emin değilmiş gibi. Cevap vermediğinde söylemeyeceğini düşünerek kapının kolunu tuttum. Tam aşağı indirdiğimde beni şaşırtacak o şeyi söyledi. "...bir kadındı." ✨
Nazlı Akçay’ın yanından çıktığımdan beri aklımda tek bir cümle dolanıyordu: "Gelen kişi bir kadındı." Panzehiri veren kişi bir kadındı. Tahminlerimde yanılmıştım. Peki ya kimdi bu kadın? Vural'ın babası Cengiz Demir'in düşmanlarından biri miydi, yoksa Demir ailesinden olup da onlara karşı olan biri miydi? Kafam allak bullak olmuştu. Eğer canına susamış biri değilse, kimse durduk yere beni öldürmeye çalışan Demiryurt'a karşı gelmezdi. Bunun bir sebebi olmalıydı. Dalgın dalgın boş koridorda yürürken Leyla’nın yanına gidiyordum. Kapının önünde gitmesini söylediğim hâlde gitmeyen Kaan’dan Leyla'nın alındığı odanın numarasını öğrenmiştim. Ve şimdi zorluk çeksem de onun yanına gidiyordum. Kırmızı odaya alındığından beri onu hiç görmemiştim. Bugün, iki günün sonunda tekrar o masum yüzünü görecektim. Adımlarımı, etrafı titretircesine sert attığımda, birazdan bu gücümün yine çekileceğini biliyordum. Çünkü onun yanına gidiyordum. Leyla'mın yanına. Gözlerimi hastane yatağında açtığımda aklımda üç şey vardı; ilkini gerçekleştirmiş ve zehirden nasıl kurtulduğumu öğrenmiştim. Şimdi ise ikinci amacıma gidiyordum: Onun iyi olduğunu görmem. Ve kendi gücümü toplamam gerekiyordu. Rıza yanılıyordu; ben hiçbir zaman gücümü onun sayesinde kazanmamıştım. Onun karşısında kendi gücümü kendim kazanıyorum demiştim ama yalandı. Ben gücümü ne Rıza’dan ne de kendimden kazanıyordum, ben gücümü Leyla’dan alıyordum. Onun iyi olmasından alıyordum, çünkü benim hayatım ondan ibaretti. Rahat nefes almam onun gülmesine bakıyordu. Sinirlenmem tek bir damla gözyaşına. Yaşamam ise onun nefes almasına... Derin bir nefes verdiğimde 180 Nolu Odaya gelmiştim. Kapının kolunu açtığımda adımlarımı içeriye yönlendirdim. Gözümü oldukça büyük olan odada gezdirdiğimde, beni yatırdıkları odaya göre burada daha fazla eşya vardı. Mini bir buzdolabı, daha büyük bir masa, koltuklar ve televizyon vardı. Odayı incelemem bittiğinde gözlerim bu sefer yavaşça yatağa değindi. Dünyadaki tüm kötülüklere inat, masum hâliyle yatıyordu Leyla. Yüzümdeki ifadesizlik silinip yerini acı bir tebessüme bıraktığında yanına yaklaştım. Adımlarım, yatağın yanı başında duran sandalyede durduğunda, sandalyeyi yavaşça Leyla'nın karşısına çekip oturdum. Rahat bir nefes verdiğimde solgun gözlerimle onu seyrettim. Kaan’ın da dediği gibi yüzündeki ve bedenindeki solgunluk gitmişti, artık canlanmaya başlamıştı. Girdiği testleri başarıyla geçiyordu. Sağ elimi havaya kaldırdığımda tereddütle onun eline götürdüm. Tutmak istiyordum, burada olduğumu hissettirmek istiyordum. Gözlerimi kapattığımda elim çoktan onun küçük ellerini tutmuştu. Soğuktu. Elleri çok soğuktu. Yutkunduğumda boğazımdaki yumru canımı yaktı. "Leyla," diye fısıldadım. Gözlerimi açmadan cevap vermeyecekti biliyordum ama yine de onunla sohbet edecektim. Gözümü açıp karşıma baktığımda aklım burada değildi sanki. "Beni yalnız bırakmadın. Bunu başaracağını biliyordum ama beni çok korkuttun, biliyor musun? Seni orada o hâlde gördüm ya... Kanlar içinde." Kalbim sıkıştı, devam edemedim. Birkaç saniye kendimi toplamaya çalıştım. Elimi saçlarıma geçirip tekrardan karşıma baktığımda zorlukla konuştum. "Benim dünyam durdu, nefes alamadım o an. Leyla, ben bir kez daha fark ettim, sana kırmızı hiç yakışmıyor. Göğsünde gördüğümden beri en nefret ettiğim renk oldu kırmızı." Sustum, sessizliği dinledim bir süre. Gözlerimi eline indirdiğimde aklıma gelen şeyle gülümsedim: "Hatırlıyor musun, yıllar önce bir gece yarısı bana küsmüştün? Seni koruyamadığımdan bahsetmiştin, yalan söyledin demiştin." Sesim o anı hatırlamamla cılızlaştığında susmadım, devam ettim: "O gün ilk defa Rıza sana vurmuştu. Seni ondan koruyamamıştım. Bana küçücük hâlinle küsmüştün; yüzüme bakmıyor, söylediklerime cevap vermiyordun." Çektiğim nefesi geri verdiğimde dudaklarımdaki gülümseme fazlalaşmıştı: "Bunları hatırladıysan o gün senin gönlünü nasıl almıştım, onu da hatırlıyor olmalısın." Durdum ve ona baktım. Sessizce güldüm sonra da "Evet, o gün sana masal okumuştum. Her şeyi bir masal ile unutmuş ve heyecanla beni dinlemiştin." Zihnim o anlara gittiğinde dalgın sesimle fısıldadım: "Leyla, sana masal okursam yine unutur musun tüm bu yaşadıklarını? Yine dinler misin heyecanla anlattığım masalı?" Gözlerim çaresizliğime dolduğunda başımı, cevap alamadığımda salladım ve koca odanın içinde git gide küçülen bedenim ile ona, şuan sığınağım ve umudum olan, bildiğim tek masalı anlatmaya başladım. Gezegenleri gezen Küçük Prens'i. ✨






