Kaza mahallinin elli metre ötesindeki o kaos, sanki bir film setinin kontrolden çıkmış hali gibiydi. Ancak bu filmde ne dublör vardı ne de "kestik" diyen bir yönetmen; sadece gerçek, çiğ ve dumanlı bir panik havası hakimdi.
Polis helikopterinin dev pervaneleri, yerdeki toz ve dumanı insanların yüzüne bir tokat gibi çarparken, aşağıda tam bir "canlı yayın" savaşı veriliyordu. Haber araçları, sanki birer akbaba gibi olay yerine damlıyor; muhabirler toz toprak içinde mikrofonlarına "Sayın seyirciler, İstanbul daha önce böyle bir dehşet görmedi!" diye bağırıyordu. Bir kameraman, yan yatmış bir aracın üzerinden atlayıp en kanlı kareyi yakalamaya çalışırken, diğer meslektaşıyla omuz omuza bir itiş kakışa girmişti.
Balkonlar, sanki stadyum locaları gibi dolup taşmıştı. Kimisi elindeki telefonu titreyerek aşağı uzatmış kayıt alıyor, kimisi ise pijamalarıyla sokağa fırlayıp elinde su şişeleriyle ambulanslara yol açmaya çalışıyordu. Mahallenin fırıncısı, dükkanındaki temiz masa örtülerini kapıp yaralıların üzerine sermek için koşarken; bir teyze, dördüncü kattan aşağıya "Sargı bezi lazım mı evladım?" diye bağırıp rulo rulo beyaz bezleri sokağa yağdırıyordu.
Siren sesleri birbirine karışmış, ambulansların o keskin mavi ışıkları dumanın içinde hayalet gibi yanıp sönüyordu. Sağlık görevlileri ter içinde kalmıştı; ambulansların kapıları hiç kapanmıyor, her bir araca kapasitesinin üzerinde yaralı yerleştirilmeye çalışılıyordu.
Malikane ve Kaza Mahalli – "Kaderin Şanzımanı" Arızası
Atlas, elinde notları ve sırtında çantasıyla, malikanenin devasa ferforje kapısının önüne geldi. Güvenlik kulübesindeki görevliye selam verip, bahçıvanların çimleri budadığı o uçsuz bucaksız bahçeden geçerek malikanenin ana girişine ulaştı. Kapının yanındaki gümüş kaplama zile bastı.
Kısa süre sonra interkomun ekranı parladı ve Refika Hanım’ın sesi yankılandı:
Refika Hanım: "Kim o?"
Atlas: "Benim Refika Teyze, Atlas. Deniz hazır mı acaba?"
Refika Hanım: (Ekrandan gülümsedi) "Ah Atlas evladım... Yukarıdaki 'veliaht dairesine' bir bak bakalım, sence o hazırlık bitmiş mi?"
Atlas birkaç adım geri çekilip malikanenin üçüncü katındaki geniş balkona doğru kafasını kaldırdı. Bir dakika sonra balkonun Fransız kapıları ağır ağır açıldı. Deniz, ipek pijama takımıyla balkona çıktı; saçları yastık izinden haritaya dönmüş, gözleri ise henüz dünyayla bağlantı kuramamıştı.
Deniz: (Baygın ve yankılı bir sesle) "Kim o? Aşağıdaki heykel de kim? Babam yeni bir sanat eseri mi aldı bahçeye?"
Atlas: "Yok artık! Eğer o gözlerini biraz daha açarsan aşağıdakinin heykel değil, karne heyecanından taşa dönmüş kankan olduğunu anlayabilirsin!"
Rüzgâr Boğaz’dan sert esip yüzüne vurunca Deniz’in bilinci yerine gelmeye başladı:
Deniz: "A! Atlas, sen miydin? Niye orada duruyorsun, içeri gir de bir jakuzi keyfi yapalım!"
Atlas: "Jakuzi mi? Deniz, telefonun kapalı, okulda hayat durdu! Bugün karne günü farkında mısın? Ayrıca sınıftaki kızlar sabahın köründen beri 'Deniz gelmeyecek mi?' diye başımın etini yedi..."
"Kızlar" lafı balkonda adeta bir elektrik akımı yarattı. Deniz’in uykulu gözleri bir anda fal taşı gibi açıldı:
Deniz: "Ne diyorsun sen! Sakın bir yere kaybolma, beş dakikaya yanındayım!"
Deniz fırtına hızıyla içeri daldı. Mermer kaplı banyosuna koştu. Sarı saçlarını bir geriye tarıyor, bir yana yatırıyor; sanki bir sanat eseri inşa ediyormuşçasına jöle sürüp kurutma makinesiyle şekil veriyordu.
Dışarıda ise zamanın dokusu değişti; güneş yükseldi, bulutlar şekil değiştirdi, bahçedeki heykelin üzerindeki kuşlar yuva yaptı, yumurtladı ve yavrularını uçurdu... Atlas’ın hayalinde ise sakalları dizine indi, beli büküldü, en sonunda üzerine tozlar birikti ve bir fosile dönüştü.
Tam o anda malikanenin devasa ahşap kapısı gürültüyle açıldı. Deniz; kusursuz taranmış, tek bir teli bile oynamayan kıvırcık saçları ve ütüsü jilet gibi okul kıyafetiyle podyuma çıkar gibi dışarı çıktı.
Deniz: "Selam kanka! Biraz rötar yaptık ama hava trafiği malum... Çok bekletmedim ya?"
Atlas: (İskelet halinden sıyrılıp saatine bakmayı bırakarak) "Yok canım, ne beklemesi? Alt tarafı iki çağ atladık, sanayi devrimi bitti, teknoloji çağına geçtik o kadar!"
Deniz güneş gözlüğünü burnunun ucuna indirip duraksadı. Az önce güneşin altında parlayan Magirus minibüsün o huzurlu, nostaljik görüntüsü zihninden bir anda silinip gitti. Karşıdaki manzara, bir sabah vaktinin dinginliğinden çok uzak, sanki bir felaket filminin orta yerine açılan bir kapı gibiydi.
Meydan, mahşer yeri gibiydi.
Hava, yanık lastik kokusu ve birbirine karışan siren sesleriyle ağırlaşmıştı. Deniz’in kulaklarına önce uzaklardan gelen o tiz ambulans çığlıkları çarptı, sonra da polis araçlarının mavi-kırmızı yanıp sönen ışıklarının zemindeki yağ birikintilerine vuran yansımaları gözlerini kamaştırdı. Bir yanda sağlık görevlileri, üzerinde duman tüten metal yığınlarının arasından çıkardıkları yaralıları panikle sedyelere yerleştiriyor, diğer yanda polis memurları sarı şeritleri germek için birbirlerine bağırıyordu.
Gökyüzü ise yerin karmaşasına inat, farklı bir gürültüyle çalkalanıyordu. Haber helikopterleri, dev pervaneleriyle bulutları parçalar gibi alçaktan uçuyor, o meşhur “canlı yayın” spotlarının ışığını olay mahalline bir projektör gibi tutuyordu. Deniz, o an tepelerindeki bir helikopterin pervanesinden savrulan rüzgârı teninde hissetti; o rüzgâr, sadece hava değil, sanki yaşanan felaketin uğultusuydu.
Hurdaya dönmüş bir aracın yanından geçen çekici, metalin metale sürtünürken çıkardığı o diş kamaştıran sesiyle sarsılırken, Deniz etrafına bakındı. İnsanların yüzündeki o şaşkınlık, dehşet ve merak... Herkes birbirine soruyordu, ama kimsenin cevabı yoktu.
Deniz o an anladı; bu, sıradan bir trafik kazası değildi. Zeminde, asfaltın üzerine kazınmış tuhaf, geometrik yanık izleri vardı; tıpkı birisi buraya devasa bir mıknatıs koymuş da metalin atomlarını birbirine kitlemiş gibi...
Atlas, Deniz’in kolundan tutup onu sertçe sarstı. Deniz, o kaotik meydanın dehşetinden kopup Atlas’ın endişeli yüzüne odaklanmaya çalışırken, Atlas gözlerini devirdi.
Atlas: “Alo! Kime diyorum... Dünyadan Jüpiter’e... Deniz! Duyuyor musun beni? İzlemen bittiyse artık gidelim diyorum. Burası dizi seti değil, birazdan polis bizi de sorguya alacak, o zaman görürsün 'yönetmen koltuğunu'!”
Deniz, gözlüğünü hafifçe düzeltip dumanı tüten hurdalara bakmaya devam etti.
Deniz: "Kanka, buraya baksana... Burada ne olmuş böyle? Uzaydan meteor mu düştü? Baksana şu şasinin haline, sanki biri devasa bir pres makinesiyle oyun hamuru gibi oynamış."
Atlas, Deniz’in ciddiyetinden bıkmış bir ifadeyle başını iki yana salladı.
Atlas: "He canım, he. Meteor düştü. Hatta içinden uzaylılar çıkıp Beşiktaş çay bahçesinde nargile içmeye gitmişler, ben gördüm. Hadi, yürü!"
Deniz, Atlas’ın alaycı tavrını hiç bozmadan, yerden bir parça erimiş metal alıp ışığa tuttu.
Deniz: "Haklısın, meteor değil... Bence 'bakır' taşı düşmüş olmalı. Bak, rengine bak; bildiğin bakır alaşımı bu. Uzaylılar geldiyse kesin bakır kablo çalmaya gelmiştir, hurdacıya gideceklerdi belli ki."
Atlas, elini alnına vurup gökyüzüne doğru bir sabır duası okudu.
Atlas: "Şu soğuk, dondurucu, insanın içini çürüten esprilerinden nefret ediyorum… Gerçekten, bazen beyninin sadece süs diye orada durduğunu düşünüyorum. Hadi, geç kalıyoruz! Daha fazla burada kalırsak 'bakır taşı' falan değil, nezarethane köşesi düşecek başımıza!"
Karne Günü
Yola koyulduklarında Deniz, Magirus’un teybinde Beşiktaşlıların bile "bu ne hız?" diyeceği cinsten hareketli bir parçayı sonuna kadar açmıştır. Araba zıplayarak ilerlerken Deniz camdan bir "can simidi" gibi sarkmış, kaldırımda yürüyen üç kızı radarına almıştır.
Deniz: "Selam güzeller güzeli prensesler! Öyle yürüyerek o narin ayaklarınızı yormayın, asfaltın tozu o ipek ayakkabılarınıza yazık! Atlayın bu uçan halıya, sizi 'Kaderin Götürdüğü Yere' uçuralım!"
Esmer Kız: (Deniz’e bakıp etkilenmiş gibi yaparak) "Vay, çok felsefi... Siz gerçekten kaderin götürdüğü yere mi gidiyorsunuz?"
Deniz: (Göz kırparak) "Kadrin götürdüğü yere gidiyoruz güzelim, şanzıman nereye biz oraya!"
Kızlar kıkırdayarak arka kapıdan içeri süzülürler. Deniz aynadan saçını düzeltip tam "Nereye?" diyecekken, esmer kız elindeki makyaj çantasından minik ama çok ciddi duran bir susturucu çıkarıp Deniz’in ensesine dayar. Diğer iki kız da Atlas’ın kucağına birer el bombası bırakır (aslında çakmaklı oyuncaktır ama o an Atlas için nükleer başlıklı füzeye benzer).
Esmer Kız: "Kaderin rotası değişti aslanım! Şimdi o ellerini direksiyondan çek ve usulca 'Kadrin' dışına süzülün. Biz arabayı kullanırız, siz yürüyerek kondisyon yaparsınız!"
Atlas: (Elleri titreyerek) "Deniz... Ben sana 'kızlar çok tehlikeli, sınav stresindeler' demedim mi? Al işte, kader bizi yaya bıraktı!"
Deniz ve Atlas arabadan inerken kızlar kahkahalar atarak ve camdan öpücük yollayarak gaza basarlar. Magirus, arkasında simsiyah bir egzoz dumanı ve Deniz’in hayalleriyle uzaklaşır.
Atlas: (Kaldırımda zıplayarak) "Öpücüklerini aldın mı bari çapkın? Mutlu musun şimdi yaya kaldığımız için?"
Deniz: (Kızların arkasından üzgün üzgün bakarak) "Aldım... Hem de öyle bir aldım ki, rüzgârı hala yanağımda..."
Atlas: "Güzel! Şimdi gel buraya, ben sana öyle bir öpücük vereceğim ki, dişlerin Byzantium surları gibi dökülecek! Gel lan buraya!"
Deniz önde, Atlas arkada; Ara sokaklarda kovalamaca başlar. Deniz çöp kutularının üzerinden atlar, Atlas elindeki kalın "Fizik-2" kitabını Deniz’in kafasına fırlatmaya çalışır. Trafik kilitlenmişken onlar arabaların üzerinden zıplayarak okula doğru depar atarlar.
Kan ter içinde, dilleri dışarıda, Atlas Deniz’in yakasını kavramış, tam "şanzımanı dağıtacakken" okul bahçesine dalarlar. Bahçede devasa bir kahkaha tufanı patlar.
Bahçenin ortasında çaldırdıkları araba durmaktadır.
Ve üzerinde...
O üç kız ve tüm sınıf arkadaşları!
Esmer Kız: (Direksiyondan inerek) "Günaydın 'Kaderin Çocukları'! Kondisyon çalışması bitti mi? Şuna bak Deniz, 10 dakikada koşma rekoru kırdınız!"
Sınıf Arkadaşı Can: "Oğlum Deniz, kızlar dedi ki; 'Deniz çok yavaş hareket ediyordu, biz de onu karneyi almadan önce bir terletelim dedik!' Vallahi bravo, kızlara araba teslim eden ilk Beşiktaşlı sensin herhalde!"
Atlas: (Yakayı bırakmadan sınıfa döner) "Yavaş mı hareket ediyordu? Bu çocuk 'hormonal hız' yüzünden bizi yaya bıraktı! Ben karneyi almadan önce, direkt rektifiyeye götüreceğim bunu!"
Deniz: (Saçını başını düzelterek, hala karizmayı kurtarma derdinde) "Olsun be... En azından araba emin ellerdeymiş. (Kızlara döner) Eh madem beni böyle güzelce kandırdınız, o zaman ceza olarak her birinizle ayrı ayrı tango yapacağız."
Sarışın kız tek kaşını kaldırdı:
Sarışın kız: "Oldu canım! Başka bir arzun var mı paşam?"
Deniz: (Pişkin bir gülümseme yapar) "Sen bir 'evet' de hele, ben sana arzularımı liste liste sunarım."
Kızlar topluca kahkaha atarlar. Atlas ise Deniz’in ensesine bir şaplak indirir.
Atlas: "Yürü lan! Hâlâ sapıklık derdindesin."
Deniz, eliyle saçlarını düzelterek ciddileşmeye çalıştı:
Deniz: "Anlaşıldı... Bizimkiler benim bütün zayıf noktalarımı size rapor etmişler. Ne yapayım, huyum kurusun, ben buyum. Şimdi müsaadenizle, şu sarsılan karizmamı bir tazeleyeyim."
Ekip, koridorda yürürken Deniz aniden rota değiştirir. Aynada saçlarını son bir kez "Beşiktaş rüzgârı" ayarına getirmesi gerekmektedir.
Aras: "Ne o Deniz? Yine mi süslenmeye gidiyorsun? Karnedeki zayıfları parlatıcıyla mı kapatacaksın?"
Deniz: (Geriye dönüp artistik bir bakış atarak) "Ne yapayım dostum? Baktım siz bana iltifat yağdırıyorsunuz, bari hakkını vereyim. Yanımızdan marka bir kız geçerse, Magirus'un camındaki Beşiktaş amblemi gibi parlamam lazım. Havamız tam olsun!"
Kaldırımda onları gasp eden kızlar o an yanlarından geçerken lafa girer.
Sarışın Kız: (Saçını savurarak) "Pardon da Deniz Bey, biz güzel değil miyiz yani? Kendi okulunun kızlarını 'stok' dışı mı bıraktın?"
Deniz: "Güzelsiniz güzel olmasına da... Bana pas vermiyorsunuz ki güzellerim! Ben, bana pas verecek o şanslı kızı, o 'şampiyonluk golünü' atacağım kaleyi arıyorum. Hele o pası bir alayım; hemen orta, şut ve goool! Tribünler ayakta!"
Ekip kahkahalarla koridoru inletirken, Aras Deniz'in üzerindeki hafiften "sanayi kokulu" tişörtü süzer.
Aras: “Peki Kaptan, bu ‘yağ lekeli’ kıyafetlerle mi hava atacaksın kızlara? Bu tiple anca lastikçide stajyer olursun.”
Deniz: “Tabii ki hayır aslanım! Senin gibi marka giyinen, ‘sosyete bebeleri’ gibi parlayan bir kardeşim varken... İlk iş senin üzerindekileri ‘süresiz ödünç’ alacağım!”
Aras: (Gözleri faltaşı gibi açılır, montuna sarılır) “Niye ben ya? Okulda bin tane adam var, bula bula benim ‘limited edition’ gömleğimi mi buldun? Hayır, asla! Benden bunu isteme Deniz, babamın düğün hediyesi bu!”
Deniz: (Sinsice gülümser) “İtiraz mı ediyorsun yani Aras? Unutma ki bu ekipte demokrasi, ben ‘evet’ dediğim sürece vardır.”
Aras daha “İmdat!” diyemeden, Atlas, Engin ve diğerleri bir kurt sürüsü gibi etrafını sarar. Çember daralır.
Aras: (Ellerini havaya kaldırarak) “Tamam tamam! Alın tepe tepe kullanın... Giysilerim sana feda olsun Deniz, yeter ki şu bakışları üzerimden çekin!”
Arda: (Gülerek Aras’ın sırtına vurur) “Bravo dostum! İşte dost dediğin böyle kara günde, pardon ‘kıyafetsiz günde’ belli olur. Harika bir fedakârlık!”
Atlas: (Gözlüğünü düzeltip sırıtır) “Yalnız küçük bir sorunumuz daha var beyler... Benim gibi bir ‘dehanın’ da bu karnedeki başarıyı temsil edecek düzgün bir kıyafete ihtiyacı var sanki. Arda, senin şu sweatshirt’ün rengi tam ‘akademik başarı’ rengi değil mi?”
Arda: (Aniden yüzü düşer, iki adım geri kaçar) “Eee... ne olmuş? Bakın arkadaşlar, söylemeyi unuttuğum çok mühim bir detay var... Bu üzerimdeki benim değil, valla emanet! Terzi Rıza’nın yeğeninden almıştım. Hem bu renk sana gitmez Atlas, seni solgun gösterir, ten uyumun bozulur!”
Arda arkasını dönüp “Yardım edin!” diye koşmaya başlar ama Deniz ve ekip çoktan hücuma geçmiştir.
Deniz: “Tutun kaçanı! Rektifiye sırası Arda’da!”
Kısa bir kovalamacanın ardından Arda, koridorda sürüklenerek, kolları ve bacakları kıskıvrak yakalanmış halde, bir paket gibi tuvalete “fırlatılır”.
İçeriden Sesler:
“Aras düğmeleri koparma lan!”
“Atlas, kolları çok çekme, sünmesin!”
“Deniz, bu gömlek bana dar mı geldi ne?”
Tuvaletin kapısı, sanki bir uçağın kargo kapağı açılıyormuş gibi ağır ağır açılır. İçeriden ilk olarak Aras, üzerinde Deniz’in o “motor yağı aromalı” eski tişörtüyle, omuzları düşmüş bir halde çıkar. Tişört ona üç beden büyük gelmiştir, adeta bir gecelik gibi üzerinde duruyordur.
Aras: “Deniz, seni Beşiktaş Çarşı’da dar ağacına asmazsam adam değilim! Üzerimdeki tişört değil, bildiğin traktör brandası lan bu! İçinde kendimi sanayiye terkedilmiş çırak gibi hissediyorum!”
Hemen arkasından Arda, Atlas’ın o meşhur “Bilim İnsanı” kazağıyla çıkar. Kazak o kadar dardır ki Arda nefes aldıkça dikişler “İmdat!” diye bağırmaktadır.
Arda: “Atlas, oğlum sen bu kazağı anaokulunda mı giyiyordun? Kaburga kemiklerim birbirine girdi, akciğerim şu an dalağımla yer değiştirdi!”
Ve sonunda... Sislerin (veya tuvaletteki o ucuz sabun kokusunun) arasından Deniz çıkar. Üzerinde Aras’ın o marka gömleği, omuzlara tam oturmuş, kollar hafiften sıvanmış... Hemen arkasında Atlas, Arda’nın havalı sweatshirt’üyle bir “akademik playboy” edasında yürümektedir.
Deniz: (Saçlarını son bir kez havaya dikerek) “Bakın beyler, buna ‘Ekonomik Güç Birliği’ denir. Sizdeki hammaddeyi aldık, bizde işledik, ortaya bir sanat eseri çıkardık. (Koridordaki aynaya bakıp göz kırpar) Vay arkadaş! Bu gömlek sanki benim için dikilmiş. Aras, babana söyle, bir dahaki düğün hediyesini direkt bana kargolasın, kurye masrafından kurtuluruz!”
Atlas: “Fizyolojik olarak bir bütünleşme yaşadık Arda, dert etme. Senin sweatshirt’ün içindeki iyonlar benim zekamla birleşince okulun IQ ortalaması bir anda yükseldi!”
Ceyda ve Sarışın Kız Grubu: (Koridorun ucunda belirirler) “Aaa! Çocuklar, ne oldu size böyle? Aras, o üzerindeki... şey... yeni bir tarz mı? ‘Evsizler Koleksiyonu’ falan mı?”
Aras: (Ağlamaklı bir sesle) “Yok Ceyda, ‘Denizzede Koleksiyonu’ bu. Sezonun son kurbanıyım!”
Deniz: (Kızlara doğru bir adım atıp gömleğinin düğmesiyle oynayarak) “Kızlar, boş verin Aras’ın nostalji merakını. Bakın, ‘Kaderin Şoförü’ gitti, yerine ‘Geleceğin Janti Mühendisi’ geldi. Pası kim atıyor? Orta, şut ve gol için hazırım!”
Deniz, Aras’tan "kamulaştırdığı" gömleğin içinde tam bir Hollywood jönü gibi dururken, merdivenlerden o kız iner. Zaman yavaşlar, koridordaki gürültü kesilir, sadece kızın topuk sesleri duyulur.
Deniz: (Kendi kendine fısıldayarak) "Beyler, bu kız rüyamdaki Byzantium Prensesi değilse, ben de Deniz değilim. Bakışlara bak, sanki gözleriyle değil, projektörle bakıyor!"
Kız yaklaştıkça Deniz’in omuzları dikleşir, ama kız elini saçlarına attığı an Deniz’in şanzımanı kayar.
Sarışın Kız: "Merhaba yakışıklı... Ne kadar güzel saçların var senin böyle. Söylesene, hangi şampuanı kullanıyorsun?"
Deniz: (Sesi, Beşiktaş vapurunun düdüğü gibi titreyerek) "Ben özel karışımlı parfüm kullanıyorum." (Aslında sabah sürdüğü okyanus ferahlığı ile Magirus’un koltuk kokusu karışmıştır ama çaktırmaz.)
Sarışın Kız: "Vay canına... Gerçekten etkileyici bir parfümmüş. Dudakların neden bu kadar dolgun?"
Deniz: "Seni daha iyi öpebilmek için..." (Deniz burada kendini Kurt Sanıyor ama kız aslında onu Kırmızı Başlıklı Kız’ın ninesine çevirmek üzeredir.)
Sarışın Kız: "Kulakların? Onlar neden bu kadar büyük?"
Deniz: "Seni daha iyi duyabilmek için tabii ki!"
Atlas: (Arkada Engin’e fısıldar) "Görüyorsun değil mi? Deniz şu an evrim geçiriyor. Birazdan 'Dişlerim de seni yemek için' deyip kurda bağlayacak ama kızın bakışları pek hayra alamet değil. Sismik dalgalar seziyorum!"
Kızın sesi aniden kuzey kutbu rüzgarına döner:
Sarışın Kız: "İyi o zaman, şimdi o kulaklarını iyice aç ve beni dinle: Bu akşam evde bir parti veriyorum. Sürprizlerle dolu bir gece olacak. Eminim kaçırmak istemezsin, değil mi?"
Deniz: "Deli misin? Hiç kaçırılır mı böyle bir fırsat! İstersen hemen şimdi gidelim, Magirus kapıda, yakıtı fulledim!"
Sarışın Kız: (Bir anda alaycı bir kahkaha patlatır) "Sazan gibi atlamak buna denir işte! Seni salak şey... Böyle diyeceğini biliyordum. Hemen tuzağa düştün. Erkek milleti değil misiniz, hepiniz aynısınız... Terbiyesiz!"
ŞLAP!
Tokat öyle bir iner ki, Deniz’in kafasındaki jöleler yer değiştirir. Kız hışımla uzaklaşırken, Aras ve Arda tuvaletten "yarı çıplak" halleriyle fırlayıp zafer dansı yapmaya başlarlar.
Aras: "ADALET YERİNİ BULDU! Gömleğimi çaldın ama tokatı sen yedin Deniz! Ahahaha! Yanağındaki o parmak izi, benim gömleğin markasından daha havalı durdu!"
Arda: "Deniz, hani 'Şut ve Gol'dü? Kız resmen rövaşata ile kalene girdi be kardeşim! 'Seni daha iyi duyabilmek içinmiş... Tokadı da çok iyi duydun herhalde?"
Deniz: (Yanağını ovuşturarak, karizmayı kurtarmak için son bir hamle yapar) "Gülün bakalım, gülün! İyi eğlence çıktı size değil mi? Bir gün sizin de başınıza gelince ben göreceğim sizi. Kızın eli de amma ağırmış, sanki voleybolcu mübarek... Ama dikkat ettiniz mi? Tokatı atarken bile gözlerinde bir 'gel' ışığı vardı..."
Atlas: "Kanka o 'gel' ışığı değil, senin gözünde çakan yıldızlardı. Fiziksel bir gerçeklik bu, darbe sonrası optik yanılsama yaşıyorsun!"
Deniz: "Kesin sesi! Yürüyün, Magirus’a gidiyoruz. Bu okulun havası benim cildime iyi gelmiyor, acilen egzoz dumanı ve Beşiktaş Çarşı havası almam lazım!"
Atlas: “Hayır dur!”
Atlas, erkek grubunun yanına gidip bir şeyler fısıldadı. Herkes onaylayarak hızla sınıfa koştu. Deniz merakla sordu:
Deniz: "Yine ne işler çeviriyorsun Atlas?"
Atlas: "Soru sorma da yürü hadi."
Sınıfının kapısına geldiler. Deniz, gururla göğsünü kabarttı:
Deniz: "Hadi, bu dönemin son kapı açılışını sen yap Atlas. Bu şeref senin olsun."
Atlas: "Olmaz, bu sınıfta en çok emeği —ve vukuatı— olan sensin. Bu şeref sana yakışır."
Deniz: (Havalı bir şekilde) "Haklısın! Bu şeref öncelikle benim olmalı."
Deniz kapıyı hızla açtı. İçeri girdikleri anda, sınıftaki tüm öğrenciler ayağa kalkıp alkış tufanı kopardı: