İçeriğe geç

Geriye Kalanlar

Bölüm 6 · 11 dk okuma

Geriye Kalanlar

Bölüm 6

6. "YAPABİLİRİM"

Yapabilirim!”

Korkusuz muydum?

Hayır.

Kendime inanıyor muydum?

Hayır.

Yapabilir miydim?

Evet.

Evet!

Daha önce birinin herhangi bir şeyini ondan izin almaksızın alabilir misin, diye sorsalar, cevabım koca bir hayır, olurdu. Ancak tam şu an, yapmak zorundaydım ve yapacaktım.

Benim durumumda olan herkes yapardı.

Tek damla gözyaşı dökmemiştim. Sızlanmamıştım. İçten içe kendimi yiyip bitirirken, sessizce Cihangir’in arabasına binmiş ve onunla karanlığın içinde yol almaya başlamıştım.

“Gece yarısından önce uyumazlar.”

Yaşına göre kalın ve erkeksi olan sesi, karanlığa bir gölge gibi düşerken, arabasına bindiğimden beri ilk kez başımı çevirip ona baktım. Üzerinde siyah bir eşofman, gri sweatshirt ve siyah deri ceketi vardı. Başına ise yüzünün neredeyse yarısını gizleyen uzun burunlu bir şapka takmıştı.

“Daha erken uyumaları için onlara yardımcı olacağım.” Bunu nasıl yapacağını düşünmeye başlamıştım ki, ceketinin iç bir ilaç kutusu çıkarıp vitesin kenarına bıraktı.

“Ama… Bu tehlikeli olmaz mı?”

Aslında sormak istediğim bu değildi. Ailesine o ilaçları vermeye gönlü razı gelecek miydi? Sormak istediğim asıl şey buydu ama aramızda böyle bir soru geçirecek samimiyete sahip değildik.

“Annemin çoğu zaman kullandığı ilaçlar… Bugün biraz daha erken içecek ve haberi olmadan eşine de ikram edecek. Hepsi bu…”

Eşine de mi? Neden baba, dememişti?

Başımı farın aydınlattığı yola çevirdim. “Evine mi gidiyoruz?”

“Hayır. Gece yarısına saatler var. Açım. Önce bir şeyler yiyeceğiz.”

O da ben de başka bir şey söylemedik. Biraz sonra hiç bilmediğim bir sokağa girdik. Sokak lambaları yanmadığı için farların aydınlattığından fazlasını görmem mümkün olmamıştı. İlerledikçe, sokak boyunca eski binalar devam ettiğini gördüm, bir çoğu perdesizdi. Arabalar hızlıca sayabileceğim kadar azdı. Aralarında durduk. Cihangir’in arabası diğer eski model arabaların içinde göze batıyordu. Neden karnını doyurmak için böyle izbe bir yeri tercih etmişti?

Maskeli adam nasılsa nereye gidersek gidelim bilecekti. Şu an birlikte olduğumuzu bildiği gibi...

“Oturana kadar sesini çıkarma.” Nedenini sormama zaman tanımadan iki evin arasındaki dar boşluğa doğru yürüdü. Peşinden gitmek istemiyordum ama başka seçeneğim yoktu. Ceketimin fermuarını çektim ve arkasından o boşluktan geçtim. Bir anda zifiri karanlığa bürünen hava bir çakmak ateşiyle aydınlanırken, çakmağı tutan Cihangir, mesafemizin açılmaması için adımlarını yavaşlattı. Eski bir pasajın içindeydik, kimse yoktu. Yaklaşık bir dakika yürüdükten sonra karşımıza bir kapı çıktı. Cihangir kapıdan geçmek için başını eğerken, sıra bana geldiğinde tavan pervazının saçlarımla temasını hissetmiştim.

“Hoşgeldin evlat.”

Bunu söyleyen, kısa boylu bir ihtiyardı. Bulunduğumuz yer ise mağaranın içindeki bir meyhaneye benziyordu. Bir kısmı dolu olan ahşap masaların arasındaki mesafe hayli açıktı. Masalarda oturan insanlardan bir teki bile başını çevirip bize bakmamıştı.

“Hoşbulduk, dayı.” dedi Cihangir.

Adam, nemli ellerini üzerindeki beyaz önlükle kurularken, başıyla arka masalardan birini işaret etti. “Senin masa boş.” Cümlesini bitirmesine yakın varlığımı fark etmesi adamı şaşırttı. “Hay Allah, yalnız olduğunu düşünmüştüm. O halde sana başka bir masa ayar-”

“Orası iyi.” dedi Cihangir. “Biz gidene kadar çevre masalara kimseyi almazsın.”

Adam bunu zaten biliyormuş gibi gülümsedi. “Anlaşıldı evlat.”

Cihangir en arkada bulunan masaya geçti. Diğer masaların aksine küçüktü. Dayalı olduğu duvarda ufak bir boşluk vardı ancak bu bir pencere değildi. O boşluktan baktığımda, tüylerimi diken diken edecek bir görüntüyle karşılaştım. Boşluğun ardında dev bir fanus vardı ve fanusun içinde irili ufaklı bir sürü yılan geziniyordu.

“Ne yemek istersiniz? Yoksa her zamankinden mi getireyim?”

Cihangir deri ceketini çıkarıp oturduğu sandalyenin başına bıraktıktan sonra bana baktı. “Et mi tavuk mu?”

Biraz sonra hırsızlık yapacaktım. Hem de annesine ait bir yüzüğü çalacaktım ve bana sorduğu soru ne yemek istediğim miydi?

“Bir şey yemek istemiyorum.”

İhtiyarın gülümsediğini duydum. “Manzarayı gördü tabii kızcağız. Başka masa teklifim hala geçerli.”

“İki dürüm yap. Benimkini biliyorsun.”

Adam başını salladıktan sonra bana baktı. “Soğan ve acı ister misin, kızım?”

Cihangir’e baktığımda, o boşluktan fanusu izlediğini gördüm. Sakindi, yılanları izlemek onu tedirgin etmiyordu. Aksine, haz aldığını bile söyleyebilirdim.

“Soğansız ve acısız. Paket yap, yolda yer.”

Benim adıma karar vermesi hoşuma gitmemişti. Adam uzaklaşmak üzereyken, “Soğanlı ve acılı.” dedim. “Burada yiyeceğim.”

Cihangir’in gözleri manzara, diye bahsettikleri yılanlardan ayrılmadı ancak dudağının sol kısmında silik bir gülümseme yer aldı. Çok gezmeden buram buram kokan dürümler önümüze bakır tabaklarda servis edildi. Cihangir yanına acılı şalgam isterken, ben ayran tercih ettim.

Ayran seviyordum. Tüm gün su yerine ayran içebilirdim.

Günlerdir doğru dürüst bir şey yememiştim ama ihtiyarın yaptığı dürümü büyük bir açlıkla yiyerek birkaç dakika içinde bitirmiştim. Ayranı başıma diktiğim sırada Cihangir ile göz göze geldik. Dürümün yarısını ancak yemişti ve az önce yılanları izlediği gibi beni izliyordu.

Ayranın son yudumu güçlükle mideme gönderdim.

“Bir şey yemek istemiyordun, değil mi?”

Bakışlarımı kaçırdım. “Güzelmiş”.

İhtiyar boşları almaya geldiğinde, masaya iki çay bıraktı. İnce belli bardaklardaki çaylardan biri rengi görünmeyecek kadar demliydi. Cihangir üzerindeki dumanına aldırmadan ilk yudumda bardağı yarıladı.

Çayımı yudumlarken, “Neden bu kadar sinirli olduğun anlaşılıyor.” diye mırıldandım. İstediğim gibi duymamıştı.

“Yüzük yatak odasındaki kasada.” diye söze girdi birdenbire. “Yatak odası ikinci katta. Merdivenlerden çıkınca koridorun sonunda kalan kapı. Şifre iki bin iki.”

İki bin iki. Bu onun doğum tarihi miydi?

“İki bin iki.” diye tekrar ettim. Masaya bir çift siyah eldiven bıraktı. “Eve girerken bunları giyeceksin. Panik yapmanı gerektirecek bir durum olamayacak, kameralarla ben ilgileneceğim.”

Sadece başımı sallayabildim.

“Çalışanlar akşam saatlerinde evde olmuyor. Yatılı olan dokuz gibi odasına çekilir, sabaha kadar çıkmaz.”

Başımı salladım.

“Ağlayacaksan bunu şimdi yap. Eve girdikten sonra vaktin olacağını sanmıyorum.”

Yumruklarımı sıktığımı, tırnaklarım avucuma battığında fark etmiştim. “Neden bu kadar acımasızca konuşuyorsun.”

Yüzünde herhangi bir mimik canlanmadı. “Acımasız olduğumu mu düşünüyorsun?”

“Hayır. Öyle söylemedim. Sadece en başından beri sözlerinde hep bir gaddarlık var.”

Burnundan gülümsedi. “Görev eline ulaştığında Cem’in yanında olsaydım, gaddar sözlerim şu an hayatta olmasını sağlardı.” Ayağa kalktı. Ceketini giydikten sonra masaya bir miktar para bıraktı.”Anlıyor musun?”

Tekrar ve son kez başımı salladıktan sonra dışarı çıkan adımlarını takip ettim.

Tahmin edilebileceği gibi evleri üç katlı, havuzlu ve oldukça görkemliydi. Cihangir, beni evin ana bahçe kapısı yerine çalışan girişinden içeri aldığında, kendimi zemin kattaki geniş otoparkta bulmuştum. Burada çoğunluğu spor araba olmak üzere birçok araç vardı.

Saatimi kontrol ettim. Vakit geldiğinde Cihangir’in yolda anlattığı gibi asansörle eve çıkacaktım. Cihangir beni ikinci katta karşılayıp, yatak odasına yönlendirirken, kendisi de gözcülük yapacaktı. Anneme arayıp Yekta da kalacağımı söylemiştim. Durumu daha iyi idare edebilmek için Cansu da Yekta da kalmıştı ve eğer hala hayattaysam bu gecenin sonunda yanlarına gidecektim.

Hala hayattaysam…

Telefonumu çıkarıp doğrudan galeriye girdim. Ağabeyim ve annemle olan fotoğraflardan birini bulup açtım.

Geçen ay annemin doğum gününü kutlarken çekilmiş bir fotoğraftı. Annemle özçekim yaptığımız esnada Levent aniden arkamızdan çıkmış ve yüzümüze pasta sürdükten sonra her ikimize de parmaklarıyla kulak yapmıştı. Hepimizin kocaman gülümsedi fotoğrafa dokunurken, gözümden bir damla yaş düştü. Onları bir daha görememenin düşüncesi bile yeterince yaralayıcıydı.

Yüzümü kurulayıp, üç kişilik grubumuza bir yığın mesaj atan Yekta ve Berika’nın mesajlarını okumayı es geçerek hızlıca bir şeyler yazdım.

“Cihangir her şeyi ayarladı. Ben iyiyim, merak etmeyin. Gece geldiğimde umarım Le kola ve Wow’unuz olur. Görüşürüz çocuklar.”

Kendime ardı arkası kesilmeyen telkinler verdiğim dakikaların sonunda görev vakti gelmişti. Telefonumun sesini kısıp cebime koyduktan sonra otopark asansörüne bindim. Eldivenleri giydim ve iki numaraya bastım. Gergindim, ellerimin ısısı eldivene rağmen hızla düşüyordu. Boğazım kuruduğu için öksürüp gürültü yapma olasılığım yüksekti. Keşke yanıma su alsaydım, diye düşündüm.

Asansör ikinci katta durdu. Kapı açılırken, parmaklarımı birbirine kenetleyip kendimden destek almaya çalıştım. Birkaç saniye içinde Cihangir’in evinin ikinci katı karşımdaydı. Asansörden dışarı ilk adımı an sensör beni algıladı ve kırmızı loş ışıklar yandı. Panikle irkilirken, Cihangir’in hala görüş açıma girmemesinin tedirginliğini de yaşıyordum. Sırtımı kapanan asansöre yaslandım.

Sakin olmalıydım. Sakin olmalıydım… Sakin olmalıydım!

Karşımda kalan koridorun zemini kırmızı parke ile döşenmişti. Gördüğüm en geniş ve uzun koridordu. Duvarlarında birçok tablo vardı. Zihnimi nü tabloların detaylarıyla meşgul ederken, küçük adımlar atmaya başladım. Cihangir’in bahsettiği kapı tam karşımdaydı ama kendisi neredeydi?

Koridorun ortasına kadar geldiğimde, asansörün yamacında kalan merdivenlerden adım sesleri duyuldu. Adımlar bir alt kattan başladığı için kalp atışlarımı hızlandıracak kadar yakındı!

Cihangir…

Ya o değilse?

Aman Tanrım!

En mantıklısı onu görene kadar kendimi gizlemem olacaktı. Ne yapacağımı bilemeyerek etrafımda döndüm. Birçok oda vardı. Yakınımda olan birine girebilirdim ama şayet kapısı kilitliyse boş yere ses yapmış olacaktım. Adım sesleri daha da yaklaştı. Koridorun sonundaki odaya gereken zamanda yetişemeyebilirdim. Derin bir nefes aldım ve kendimi en yakın odaya götürdüm.

Evet! Kapı açıktı.

Sırtımı ardımdan yavaşça kapattığım kapıya yaslanıp, damarlarımdaki adrenalini yenmeye çalıştım. Çok zordu. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştım. Buna yakın bir şey bile yaşamamıştım. Oda hiçbirşey göremeyeceğim kadar karanlıktı. Merdivenlerdeki adımların koridora ulaştığını duyabiliyordum. Çok yakındaydı. Kapıyı açtığım an yüzyüze geleceğim kadar yakındaydı! Telefonumu çıkarıp Cihangir’in ismini buldum ve titreyen parmaklarımla ona bir mesaj yolladım.

“Nerdesin!”

Kapının ardından bir mesaj sesi duyuldu. O Cihangir’di!

Kapıyı açmak için heyecanla elimi kulpa götürdüğüm an sesli bir şekilde boğazını temizlediğini duydum. “Burada ne işin var?”

Elim kulpta donakaldı. Koridorda yalnız değildi.

“Tüm gün sana ulaşamadım. Ben de ziyaretine gelmek istedim.” Olgun bir adama ait olan bu sesi ilk kez duyuyordum. Parmaklarımı kulptan uzaklaştırıp, kulağımı yasladım.

“Buraya istediğin saatte gelebileceğini kim söyledi?” Cihangir’in sesi alçaktı ama kesinlikle sakin değildi. Onu fazla tanımıyor olmama rağmen sesindeki öfkeyi hissedebilmiştim.

“Aynı soyadı taşıyor olmamız, yeterli mi?”

Ağabeyi miydi? Akrabası da olabilirdi. Her kimse Cihangir’in ondan hoşlanmadığı açıktı. “Yetmez. Hiçbir zaman yetmedi.”

“Sakin ol şampiyon.” Adam, Cihangir’in aksine rahattı. Belki biraz da alaycı… “Öylesine bir sebepten burada olmadığımı tahmin edersin. Sevkiyatta-”

“Git buradan.”

“Ne söylediğimi anlamadın mı?”

“Gitmeni söyledim.” Cihangir’in tınısına yayılan öfke giderek şiddetini arttırıyordu. O adam her kimse bir an önce buradan gitmesi gerekiyordu. “Yarın sana uğrayacağım. Şimdi git.”

Bir sessizlik oldu. Onları görebileceğim herhangi bir boşluk yoktu. Aralarında her ne geçtiyse adam Cihangir’i dinledi ve uzaklaştı.

Yaklaşık bir dakika sonra “Çıkabilirsin.” dedi.

Kulpu yavaşça indirip dışarı çıktığımda, Cihangir tam karşımda duruyordu. Kaşları çatıktı ve esmer olmasına rağmen yanakları hafifçe kızarmıştı.

“Kimdi?”

Beni duymamış gibi yatak odasının bulunduğu yöne döndü ve yürümeye başladı. “Vaktin az, yüzüğü al ve odama gel.”

Ona yetişmek için neredeyse koşmam gerekti. “Odan nerede? Beni beklemeyecek misin?”

“Şanssızsın.. Yatılı hizmetliyi bu gece uyku tutmamış anlaşılan. Evde gezinip duruyor.”

“Ama… Ya salonda uyuyan anne ve babanı görürse?”

Odanın önünde durdu. “Görmez. Ona özel konuştuklarını söyledim.”

Kulpu açmak üzereyken, koluna dokundum. Kırmızı loş ışığın altında dönüp bana baktı. Ela gözleri birer yaldız gibi parlıyordu. “...ama Cihangir, bunu neden yaptın? Uyanınca bu durumu hizmetliden öğrenecekler ve sen zor durumda kalacaksın.”

Cevap vermek yerine bir süre yüzüme baktı. Sonra kulpu indirdi ve içeri doğru attığı tek adımla birlikte kolundaki dokunuşumdan kurtuldu.

“Kasa orada. Şifreyi biliyorsun. İşini gördükten sonra yanıma gel.”

Kapının ağzında durdum ve koridordan odaya yansıyan ışıktan yararlanarak, odanın detaylarında göz gezdirdim. Neredeyse bizim evin tamamı kadar büyük bir odaydı ve her köşeye kahverenginin kasvetli tonları hakimdi. Orta alana cibinlik içinde büyükçe bir yatak konumlandırmıştı. Sol kısımda duvardan duvara ceviz bir giyinme dolabı varken, sağ kısımda takımı olan bir makyaj masasına yer verilmişti. Kasa oradaydı.

“Merdivenlerin orada bekleyeceğim. Elini çabuk tut.”

Beni ailesine ait odada yapayalnız bırakarak, büyük ve sessiz adımlarla uzaklaştı. Gözüm büyük kasadaydı. Omuzlarımı geriye ittim. Yapabilirdim. Yapmak zorundaydım. Kasanın yanına kadar yürüdüğümde, makyaj masasına öylece bırakılmış mücevherler gözüme çarptı. Neden hepsi ortadayken, yüzük kasadaydı? Düşünmeye vaktim yoktu. Cihangir’in dediğini gibi elimi çabuk tutmalıydım. Eldivenli parmaklarımla kasanın şifresini girdim.

Kasa açıldı.

Zümrüt yüzük tek başına orada duruyordu. Koca, yeşil bir damlaya benzeyen taşıyla gözlerim kamaşırken, elimi uzattım ve görevimi yerine getirdim.

Yüzük artık avucumdaydı.

Hissettiğim ilk şey utançtı. Daha önce de utanmıştım ama bu bambaşkaydı. Hiç sevmemiştim. O duyguyu kasaya kapatıp buradan derhal uzaklaşmak istiyordum. Cihangir’in dediği yaparak kasayı kapalı olarak bıraktım. Odadan ayrılmak üzereyken, gözüm yatak başlığının üstünde kalan resme kaydı.

Pastel tonlarla yapılmış resimde hoş bir hanımefendi ve sakallı bir adam vardı. Adam Cihangir’e oldukça benziyordu. Kadın kederli ve sarışındı. Güzeldi ve bir başkaydı. Birbiri üzerine koyduğu parmaklarında şu an avucumda olan yüzük vardı. Hüzünlü gözlerine bakıp sanki karşımdaymış gibi “Özür dilerim.” dedim.

Koşar adımlarla koridoru tamamladım. Merdivenin başında bekleyen Cihangir’e yüzüğü gösterdim. Yalnızca başını salladı ve takip edeceğim adımlarını yukarı çıkan merdivenlere yönlendirdi.

Son kat bomboştu ve koca koridoru yalnızca bir oda barındırıyordu. Oraya girdik. Bizi karşılayan karanlık, Cihangir’in tavandan sarkan ipi çekmesiyle son buldu. Buradaki loş ışık koyu bir maviydi ve bana içeride yalnızca dağınık bir yatak ile tavanın ortasından sarkan yıpranmış bir kum torbası olduğunu gösterdi.

Cihangir’in odası eksik ve yıpranmış kıyafetler giyen iri gövdeli bir insana benziyordu.

İnanamamıştım.

“Şey… Gece yarısına ne kadar kaldı?”

Bütün cama doğru yaklaştı, bir kanadını açıp önünde durdu. “Telefonun cebinde.”

Telefonumun cebinde olduğunu unutmuş değildim. Yalnızca neden onunla konuşmaya çalıştığımı anlayamamıştım.

Telefonumu çıkarıp saate baktım. “İki var.” Ortak gruba iyi olduğumu yazdıktan sonra telefonu tekrar cebime koydum.

“Başardın sayılır.”

“Evet.” Bir avucumdaki yüzüğe bir de Cihangir’in birkaç metre ötemdeki sırtına baktım. “Senin sayende.”

“Kendini küçümseme.” dedi ve yine karşılık vermeme zaman tanımadı. “Buraya gelip yüzüğü göster.”

Yaklaştım, hemen yanında durdum. Yüzüğü iki parmağımın arasına alıp havaya kaldırırken, o adamın bir yerlerden bizi izlediğini bilmek kanımı donduruyordu.

Saatine baktı. Tam gece yarısını gösteriyordu. “Görev tamam.”

Rahatlamış bir nefes verdim ve tekrar ettim. “Görev tamam.”

O sırada bir ışıklı bir şeyin uçarak bize doğru geldiğini fark ettim. “O, o ne?”

Tepki vermedi. “Drone. Yeni görev geliyor.”

Yaklaştıkça haklı olduğunu gördüm bu, alt kısmına siyah zarf sıkıştırılmış bir drone-du ve burada henüz oyun oynamayan bir kişi vardı.

Cihangir.

Drone önümüzde durdu. Cihangir tereddüt etmeden zarfı aldı ve drone-u havuza fırlattı.

İçeri döndüğünde, az önce sona eren gerginliğim yeniden nüksetmişti.

“Açmadan önce otur.” Yatağını gösterdim. Oturacak başka bir yer yoktu. “Biraz su iste-”

Kartı, zarftan çıkardı ve avucunda buruşturdu. Bakışları kara kartla buluştuğunda, kaşları gerildi, elmacık kemikleri çıkıntılı bir hal aldı.

“Ne… ne yazıyor?”

Kart, parmaklarının arasında donmuştu. Benimle konuşmayacağını anlayarak karta uzandım ve elinden aldım. Buna rağmen hala aynı noktaya bakmaya devam etti.

“Bak üzülme, görev her ne ise bunu da başa-”

Bakışlarım kartla buluştu; o andan itibaren yazılar birbirine karıştı, zemin ayaklarımın altında titremeye başladı.

Görev: Lalin ile birlikte ol.

Süre: Bir saat.

🎭

Bölüm sonu

1 yorum