Yeni bir karanlığın ardından gözlerimi açtığımızda, bu kez o depoda değildik.
Bir ormandaydık.
Sırtlarımızı birbirine yakın mesafedeki sekiz ağasının gövdesine dayamıştık. Hatırlayamadıklarımızla ve son hatırladıklarımızla baş etmeye çalışıyorduk.
Saatin kaç olduğunu bilmiyorduk. Sahip olduğumuz tüm saatler kırıktı. Kırık saatler çocukluk arkadaşım Yekta'nın, ikiz kardeşler Can ve Cem'in kırık bileklerindeydi.
Alacakaranlık havaya bakarak, sabaha karşı olduğunu anlamak mümkündü.
Sıcak yataklarımızda uyuyor olmamız gereken vakitteydik...
"Şimdi ne olacak?" diye sordu Su. Uzun süren sessizliğin ardından ilk konuşan o olmuştu. Sesi, tıpkı Berika'nınki gibi bağırmaktan ve ağlamaktan kısılmıştı. "Tüm bunların olduğuna inanamıyorum. Biz... Neden böyle bir şey yaşadık?"
Can, uyandığından beri avucuyla sardığı kırık bileğinden gözlerini ayırmamıştı. "O adam kimdi? Bizden ne istedi?"
"Oyun oynamamızı istedi." diye karşılık verdi ikizi Cem. "Neden bizimle oyun oynamak istedi?"
Berika, dizlerine yaslı olan başını kaldırdı. Her an bayılacak kadar halsiz görünüyordu. "Asıl soru bunlar değil. Asıl soru... O adam... O korkunç adam..." Gözlerini kırpıştırırken içini çekti. "Dediğini yapmazsak bizi ya da ailemizi öldürür mü? Bunu gerçekten yapabilir mi?" Yaşadıklarımızı yadsıyarak başını iki yana salladı. "Neden yapsın ki? Yapmak için hiç sebebi yok. Bizi öldürmek için hiç sebebi yok!"
"Biriniz şu kızı sustursun." Su, Berika'yı bir nesneyi işaret ediyormuş gibi işaret etti. "Sinirlerimi bozuyor."
"Sinir bozucu olan sensin. Daha nasıl boktan bir şeyin içinde olduğumuzu bile bilmiyorsun, değil mi? Tek derdin kıçını kurtarmak."
Su karışık verecekti ama Asır ondan önce davranarak, "Ona istediğini veremeyiz." diye araya girdi. "Benim babam polis, ona her şeyi anlatalım."
"Benim babam da !" diye atıldı Berika. "Evet, kesinlikle. Ailelerimize anlatıp yardım istemeliyiz."
Diğerleri de onlarla aynı fikirde olduklarını belli ettiler. Biri hariç. "Siz polise derdinizi anlatırken, o adam ailelerimizin içinden geçer. Belki de birkaçımızın... Bunu göze alıyor musunuz?"
Dev bir külçe yutmuş gibi kalakaldılar. Benimse içimde ortalığı kasıp kavuran bir hortum vardı. Cihangir'in sözleri o hortumu kuvvetlendirmişti. Gözümden tek damla yaş düşerken, "Alamam." dedim. "Ailemi kaybetmeyi göze alamam, tek bir ferdini bile."
"Ne yani? O adama boyun mu eğeceğiz!" Bu düşünce Cem'i öfkelendirdi. Kardeşinin ve kendisinin kırık bileğine bakınca öfkesi katlandı. "Bizimle oynamasına izin mi vereceğiz? Bunu asla yapmam!"
"Düşünelim." Başka şansımız yoktu. Başka yolumuz yoktu.
"Ya biz düşünürken o adam birimize ilk görevi yollarsa?" Berika korkuyla gözlerini açtı. "Nasıl görevler olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok."
"Belki de onu kızdıracak bir şey yaptık ve her ne sebeptense bunu hatırlamıyoruz. Bizi alıkoydu. Aç susuz, günlerce bir depoya tıktı. Sonra da tehditkâr sözleriyle gözümüzü korkuttu. Acısını çıkarmış olamaz mı?" diye sordu umutla, Yekta. "Belki de söyledikleri palavradır. Öyle kolay mı birini öldürmek oğlum?"
Cihangir'in dudaklarına soğuk bir gülümseme uğradı. "Sekiz genci izbe bir depoya kapatmak, işkence etmek, aç susuz bırakmak kadar kolay olsa gerek."
Söylemi bir kez daha içimizi buz gibi soğuttu. Nasıl bu kadar soğukkanlı görünebildiğini anlamış değildim.
"İçimizden biri bile parti gecesini hatırlamıyor, öyle değil mi? Bize ne yaptığını bilmiyoruz. Bu nasıl mümkün olabilir?"
"Oldu işte, Su. Şimdi hayıflanmayı bırakıp ne yapacağımızı düşünmeliyiz?" Su ağlamaya başladı. Asır sert çıkışına pişman görünüyordu. "Yapabileceğimiz daha iyi bir şey yok. O adama karşı en iyi silah akıllarımız. Aklımızı çalıştıracağız." Cihangir'e baktı. "En azından aramızda zehir gibi biri var."
Benimki de dahil olmak üzere tüm gözler Cihangir'e çevrilmişti. Asır söylemeseydi bile onun akıllı biri olduğunu tahmin etmek güç değildi. Asır ve kendi yaşının bizden büyük olduğunu söylemişti ve bunu da o söylemeden tahmin etmiştim.
"Cihangir." Su, aklına her ne geldiyse aniden ayağa kalkıp Cihangir'in yanına gitti. "Bizi bu durumdan sen kurtarabilirsin. Senin ağabeyin..."
Cihangir sertçe soluduğu an kız sustu. "Yapılacak şey belli." Korkusuz bakışları her birimizin üzerinde ayrıca oyalandı. "Evlerimize döneceğiz. Ailelerimize çok içtiğimizi, yatla açıldığımızı ve sonra da yüzmek için denize atlayıp kaybolduğumuzu söyleyeceğiz."
"Hepimiz birden mi!" diye sordu Berika. "Buna asla inanmazlar."
"İnanmak zorundalar. Tutarlı olacağız. Çok içtik. Açıldık ve denize atladık. Sarhoş olduğumuz için gecenin karanlığında yatı kaybettik." Etrafına dikkatle baktı. "Tahmin ettiğim gibi bir adadayız. Çünkü bize bunu yapan it böyle istiyor. Yat yakınlarda olmalı." Kararlılıkla başını salladı. "Bize inanacaklar."
"Günlerdir neden eve dönmediğimizi sorarlarsa, ne diyeceğiz?"
Buna cevap veren Su oldu. "Korktuğumuz için saklandığımızı söyleriz. Sonuçta bu partiye herkes izin alarak gelmedi, değil mi?"
Berika bana baktığında, dudağımı dişliyordum. Cihangir'e yakalandım. "Doğru bir tanedir." dedi. "Hepimiz tek doğruyu söyleyeceğiz."
"Ya sonra?" diye sordu Can. "Sonra ne olacak?"
"Birlikte hareket edeceğiz."
"Nasıl? Aynı okulda bile okumuyoruz." Yekta haklıydı. Tesadüfen sokakta bile karşılaşma ihtimalimiz çok düşüktü.
"Sekiz telefon ve hat alacağım. Böylece sürekli irtibat halinde kalacağız. Aynı zamanda Asır ile birlikte o herifin kimliğini ve hedefini araştıracağız. Bu arada bizden ne istiyorsa yapacağız. Unutmamalıyız ki, verdiği her görev bizi ona biraz daha yaklaştıracak." Göz bebekleri giderek büyüdü. Ela gözlerini yakından görmeseydim, şu an siyah olduğunu söyleyebilirdim. "Onu eninde sonunda enseleyeceğim. Yaptığını ödeyecek."
Su'nun yüzüne yayılan rahatlama, Yekta'ya da uğradı. Asır, Berika ve Can da planı benimsemiş duruyordu ama Cem, hala fazlasıyla aykırı görünüyordu.
"Saçmalık. Aileme yalan söyleyip..." Berika, Yekta ve bana bakmadan bizi gösterdi. "...hiç tanımadığım bu insanlarla mı konuşacağım? Sen o herifi araştıracaksın ve bulana kadar o şizofrenin bana verdiği görevleri yerine getireceğim, öyle mi?"
Cihangir ayağa kalktı. Cem'in yanına gittiğinde, Cem de ağaçtan destek alarak ayaklandı. "Öyle." dedi Cihangir. "İstersen görevi yerine getirmezsin. Orası beni bağlamaz. Ancak ortadan kaybolmamızla ilgili yaptığımız plana uyacaksın. Anlıyor musun?"
Cem başını kaldırdı ve ancak birkaç saniye sonra sadece başını sallamakla yetindi.
Ayrılma vaktimiz geldiğinde, Berika ve ben Yekta'nın kollarına girdik. Can da, Su ve Asır'ın kollarındaydı. Cem, canı yandığı yüzünden okunmasına rağmen tek başına yürümek istedi. Bir süre yürüdük. Önce otostopla durdurduğumuz bir kamyonetin arkasında yol aldık. Sonra da zor da olsa bir taksi bulabildik ve doğruca hastaneye gittik. Kırıkları olan ikizler ve Yekta tedavi altına alınırken, kalanımızı muayene etmek için sedyelere aldılar. Biraz sonra polisle birlikte ailelerimizin de hastaneye akın edeceğini biliyorduk. Bu olmadan önce oturduğum sedyede söyleyeceğim yalanları aklımdan geçiriyordum.
Anneme söylediğim tek yalan başıma bunların gelmesine sebep olmuştu. Şimdi bambaşka ve çok daha büyük bir yalan söyleyecektim. Bu o kadar zordu ki...
"Çok düşünme. Düşürsen inanmazlar."
Beyaz perde aralanmasıyla yan sedyedeki Cihangir'i gördüm. Benim gibi onun da koluna serum bağlanmıştı ve yarım bir şekilde uzanıyordu.
"Düşünmek... Düşünecek çok fazla soru var. Hiçbirinin cevabı yok.."
"Yapman gereken şey aileni uydurduğumuz kaybolma sebebine inandırmak. Bir de... " Başıyla karşı sedyede uyuklayan Berika'yı gösterdi. "Fazla fevri. Onu dizginlemeyi başarmanın bir yolunu bulmalısın."
"Elimden geleni yapacağım." Başımın arkasında korkunç bir ağrı vardı. Elimi oraya attığında, elime bir şişlik geldi. "Bize ne oldu?" Burnumun direği sızlıyordu. Başımıza şahit olduklarımızdan çok daha fazla şey gelmişti. "Öğrenebilecek miyiz?"
Bakışları boşluğa daldığı andan itibaren sertti. "Öğrenmek için her şeyi yapacağım." Dolmak üzere olan gözlerime baktı. "Söylediklerimi unutma."
Başımı salladım. Dışarıdan bakıldığından tekin biri gibi görünmüyordu ama garip bir şekilde ona güvenme ihtiyacı duymuştum. "Unutmam."
Bir ağlayış duyuldu. Anneme aitti. Koşarak acilin kapısından içeri girdi ve beni kollarına aldı. Biraz sonra acildeki aileler çoğaldı. Su ve Berika, annelerine sıkıca sarılıp hıçkırarak ağladılar. Ağzıma kadar doluydum ama nedense tek damla dökememiştim. Hepimizin ailesinden birileri yanındaydı birimiz hariç; Cihangir için kimse gelmemişti.Yattığı yerden kolunda serumla tavanı izliyordu ve bunu dert ediyormuş gibi görünmüyordu. Daha sonra polis her birimizden ifade aldı. Berika ve Su konuşamadı. Erkekler neredeyse birebir aynı konuştular. Bense bir robattan farklı değildim. Acilden ayrılmadan önce otuzlu yaşlarda, siyah takım elbiseli bir adam içeri girdi. Cihangir için gelmişti ama onu gördüğünde değil sarılmak, yüzünde bir acıma duygusu bile belirmemişti. Ciddi bir şeyler konuşmaya başladılar ve bu o kadar merak uyandırıcıydı ki, ağabeyimin kolunda yürürken, gözden kaybedinceye kadar onları izlemeyi sürdürdüm.
O gece annem nöbetine gitmedi. Ertesi gün de benim için izin aldı. Ağabeyim de kız arkadaşına gitmeyip yanımızda kaldı ve ilk kez bizimle komik olmayan bir komedi filmi izledi. Hazır olduğumda, ezberlediğim yalanı onlara anlattım. Sesimdeki titreme yüzünden bana hiçbir şey sormadan konuyu kapattılar. Annem sık sık bana sarılıp, şükrediyordu. Ağabeyim bunu yapmıyordu ama benim için ne kadar korktuğu gözlerinden okuyabiliyordum.
Üçüncü sabah saat çaldığında yataktan çıktım. Bu kez benimle birlikte ağabeyim Levent de uyandı ve tekini açtığı tek gözüyle bana baktı.
"Ne yapıyorsun sen?"
Külotlu çorabımı ararken, "Okul için hazırlanacağım." dedim. "Yoksa beni sen mi bırakacaksın?"
Geçen yıl on sekizine girdiği gibi ehliyetini almıştı ve dedemin Tofaş arabasını kullanıyordu. O arabaya kız arkadaşından başka kimseyi bindirmemişti.
"Okula mı?"
"Evet. Neden ilk kez gidiyormuşum gibi davranıyorsun ki?"
Anında yataktan fırladı. "Annem en az bir hafta okula gitmeyeceğini söyledi. Duymadın mı?"
"Duydum ama ben iyiyim. Ayrıca evde sıkıntıdan patlamak üzereyım. Okula gideceğim." Bulduğum siyah külotlu çorabımı giymeden önce ağabeyim arkasını döndü ve konuşmaya devam etti. "Hemen yatağa girmezsen annemi arayıp onu dinlemediğini söyleyeceğim."
Formamı giyip, küt saçlarımdan bir kısmını tepemde alelade bir topuz yaptım. "Bunu yapma Levo. Bırak rahatça işini yapsın. Ben iyiyim. Akşam annemden önce evde olacağım.
Kahvaltı için odadan çıktığımda konuşmaya devam etti ama onu duymadım. Evden çıkarken, annemi aramayacağını biliyordum. Servisi beklediğim köşe başına kadar yürüdüm. Servisin görünmesiyle birlikte ağzı atkıyla örtülü bir çocuğun koştuğunu fark ettim. Bana doğru geldiği için servise yetişmeye çalıştığını düşündüm ama yanıma ulaştığı an elime bir paket tutuşturup koşmaya devam etti ve kısa sürede gözden kayboldu. Bir süre şaşkınca arkasından baktıktan sonra önümde duran servise bindim.
Paketten küçük bir telefon ve bir de hat çıktı.
Cihangir dediğini yapmıştı.
Servis Yekta'nın sokağından transit geçti. Yekta ile dün konuşmuştum ve bu hafta okula gelmeyeceğini söylemişti. Sesi iyi geliyordu ama Berika için aynı şeyi söyleyemezdim. Her konuştuğumuzda telefonun diğer ucunda ağlayıp durmuştu. Onu sakinleştirmek hiç kolay olmamıştı. Okulun girişine ulaşan servisten indiğim an bana sarıldı. Yüzü buz gibiydi.
"Lalin! Sabah biri bana paket verdi!" diye kulağıma fısıldadı heyecanla. "İçinden..."
"Telefon ve hat çıktı." diye tamamladım. "Sakin ol. Bunun olacağını biliyorduk."
Geri çekilirken, gözlerinin altındaki morlukların yerli yerinde durduğunu gördüm. Bu düzenli uyuyamadığını gösteriyordu. "Belki buna gerek kalmaz. Ha? Üç gündür kimseden ses soluk yok. Yekta haklı olmalı. O adamı kızdıracak bir şey yaptık ve o da bizden öcünü aldı. İş bitti. Bizimle daha fazla uğraşmayacak."
Ah, Berika. Umarım haklısındır.
"Bunu bilemeyiz. Tetikte olmak zorundayız." Öğrencilerin sıra olmaya başlamasıyla, "Gidelim." dedim. "Berika her ne olursa olsun bunu kimsenin yanında konuşmayacağız. Telefon meselesini sonra hallederiz.
Kabul etti. Bana güveniyordu. Bana güvenmesi iyi hissettiriyordu.
Öğretmen ve arkadaşlarımızın geçmiş olsun dileklerini kabul ettikten sonra kendimizi derse vermeye çalıştık ama bu o kadar kolay değildi. Berika çoğu derste uyuklamıştı. Benimse gözümün önünde depoda geçirdiğimiz korkunç dakikalar vardı. O anları hazıfamdan bir türlü silemiyordum. Evde annem ve ağabeyime okulda, ise Berika'ya belli etmemeye çalışmak beni yoruyordu. Yine de buna mecbur olduğumu biliyordum.
Son ders boştu. Arkadaşlarımızdan bir çoğu kantine ya da bahçeye çıktı. Berika ile arka sıralardan birine geçip, hatları telefonlara taktıktan sonra Whatsapp'ı indirdik. Anında ekranda bir grup belirdi.
Grubun adı İsimsiz'di; Cihangir sizi ekledi.
Kullanıcılara göz attım.
Cihangir. "Yönetici"
Su.
Can.
Cem
Asır.
Yekta.
Berika.
Ben.
"Kimse bir şey yazmamış." Berika telefondan başını kaldırıp umutlu gözlerle bana baktı. "Gördün mü? Eğer bir şey olsaydı gruba yazarlardı!"
Elini sıvazladım. "Gördüm. Umarım bu şekilde devam eder."
"Umarım." dediği an telefonlarımız titredi.
Gruptan görüntülü bir mesaj gelmişti. Mesajı atan Cem'di.
Görüntü inerken, Berika'dan sakladığım merakla dudağımı ısırdım.
Bir dakikanın sonunda görüntü indi.
Küçük, siyah bir kartta şöyle yazıyordu;
Oyun: Okulun çatısına çık ve annenin kasasından çaldığın elmas kolyeyi itiraf itiraf et.
Süre: Bir saat.
Bir mesaj daha geldi. Cem'den.
"Sikerim böyle işi."
Berika, avucunda titreyen telefonu masaya bıraktı. Konuşmaya çalıştı ama başaramadı. Tek yapabildiği bana sarılıp ağlamak oldu.
Diken üzerindeydim. Huzursuzluk tüm organlarımı ele geçirmiş gibiydi. Eve döner dönmez kendimi banyoya attım. Annemin yemeğin hazır olduğununu bildiren seslenmesine kadar suyun altında kaldım. Duştan çıkıp buruşan parmaklarımla, okul çantamın küçük gözüne sakladığım telefonu kontrol ettim. Son olaran Cem yazmıştı. Herkes görmüştü ama kimse bir şey yazmamıştı. Bir saat çoktan geçmişti. Haber yoktu.
Bornozu çıkarıp pembe eşofmanlarımı giyindikten sonra saçımı havluya sardım ve salona geçtim. Ağabeyim her zaman olduğu gibi baş köşede oturuyordu ve bizi beklemeden yemeğe başlamıştı. Annem elinde koca bir tabak yaprak sarmaya içeri girdiğinde, yüzünde sahici olmayan bir kızgınlık vardı.
"Bebeğim, sözümü dinlemeyip okula gittiğin için sana kızgınım ama yine de bu dünyadaki en sevdiğin yemeği yaptım."
Yanağına sıcak bir gülümseme bıraktıktan sonra masaya oturdum. "Teşekkür ederim anne."
Tarhana çorbasını tabaklarımıza servis ettikten sonra annem de oturdu. Çalıştığı için yemekleri geceden yapardı ve bunlar çoğunlukla kolay şeyler olurdu ancak eve döndüğümden beri hep çok uğraş gerektiren şeyler masadaki yerini alıyordu.
Annem yorgun görünüyordu.
Elini tuttum ve benimkine benzeyen, iri kahverengi gözlerine baktım. "Lütfen artık uğraşma. Yarından itibaren ben yemek yapmak istiyorum... İyi kötü bir şeyler geliyor elimden."
Yüzünde ağlamaklı bir gülümseme belirdi. "Sen okuluna odaklan. Anneler yorulmaz."
"Biliyorum. Yine de yapmak stiyorum. Bir hobi gibi düşün, lütfen."
Ağzıma özenle sarılmış bir sarma uzattıktan sonra "Peki." dedi. "Ama her zaman değil, haftanın birkaç günü..." Kapalı olan televizyona baktıktan sonra "Levent." dedi. "Hadi oğlum, televizyonu aç da haberlere bir göz atalım. Asgari ücret bugünlerde açıklanacak."
Ağabeyim önce televizyonu sonra da haber kanalını açtı. Televizyon izlemeyi sevmezdim. Bir şey yiyecek halde de değildim ancak annemi üzmek istemiyordum. Bu yüzden kendimi sıcacık çorbamı içmeye zorladım.
Ta ki, kalbimin kan pompalamasını durduracak o haberin sesini duyana kadar...
"Ünlü iş adamı Han Doğan'ın ikiz oğullarından Cem Doğan, akşam saatlerinden okulunun çatısından atlayarak intihar etti."