İçeriğe geç

Gerçek Orada Bitti

Bölüm 11 · 24 dk okuma

Gerçek Orada Bitti

Bölüm 11

11. İZ

Batu Yener Kaşlarımı çatmış Nil’e bakıyordum. Ne hatırlamış olabilirdi de böylesine kaskatı kesilebilirdi? Hepimiz Nil’e, Nil ise bana bakıyordu. Nil’e yaklaştım. “Nil, ne hatırladın?” Nil sertçe yutkunmuştu. Etrafına baktı sonra yeniden bana döndü. “Bunu… yalnız konuşalım.” kaşlarımı kaldırdım. Ağır ağır kafamı salladım.Temmuz kaşlarını çattı. “Ne oldu Nil? Bizden neden saklıyorsun?” Nil, Temmuz’a döndü. “Batu’yla konuşsam daha iyi, Temmuz.” O sıra telefonumun çalmasıyla elimi cebime attım. Ekrana baktığımda arayanın Nazan abla olduğunu gördüm. Telefonu açıp kulağıma yasladım. “Alo Nazan abla?” Nazan abla derin bir nefes aldı ve “Batu oğlum neredesiniz?” diye sordu. Sesinde bariz bir endişe vardı. Bir şey mi olmuştu? “Okuldayız Nazan abla bir sorun mu var?” “Oğlum… içimde bir sıkıntı var. Bir şey oldu, Mina…” “Sakin ol Nazan abla Mina eminim iyidir.” “Bilmiyorum oğlum. Lütfen… korkuyorum kızıma bir şey mi oldu?” artık benim de sesim sakin gelmiyordu. “Ben…” duraksadım. “Hemen öğreneceğim tamam mı? Sen sakin ol. Nil’i gönderiyorum yanına.” dedim ve telefonu kapattım. Hepsi bana bakıyordu. Nil kaşlarını çattı. “Bir sorun mu var?” diye sordu. “İçine bir sıkıntı girmiş sanırım, Mina’ya bir şey olduğunu düşünüyor.” Nil bana yaklaştı ve endişeyle bana baktı. “Batu… bir şey olmamıştır değil mi?” gülümsemeye zorladım kendimi. “Olmamıştır Nil. Kerem ve sen, Nazan ablanın yanına gidin.” Serkan öne atıldı. “Ben de geleceğim.” Buruk bir şekilde gülümsedim. “Gel, Serkan.” Sanırım hiçbir zaman Mina’ya bu kadar yakın olamayacaktım… Temmuz, ben ve Serkan arabama binmiştik. Benim de içimde sıkıntı vardı şimdi ama belli etmemeye çalışıyordum. Umarım bir yanılgıdır. Lütfen yanılgı olsun, lütfen bir şey olmasın. Direksiyonu tutan ellerim sıkılaştı. Nefes almak zor geliyordu şu an. “İyi misin? Fazla endişeli duruyorsun.” Dedi Serkan. Ona döndüm birkaç saniye yüzünü inceledim. Kaşlarını çatmış önüne bakıyordu. Önüme döndüm. “Mina benim… kardeşim. Tabii endişeleneceğim. Bunda bir kusur mu var Serkan?” Serkan bana döndü. “Kardeşin… evet. Bunu bilmen güzel.” Kaşlarımı çattım ve direksiyona yumruğumu geçirdim. Temmuz sıçradı ve bana baktı. “Yeter sikeceğim artık! Kendine gel amına koyduğum. O senin sevgilin, evet! Biliyoruz bunu. Neden her seferinde bana sanki sevgiline yanlıyormuşum gibi davranıyorsun amına koyayım?” Serkan sinirlenip elini saçlarına geçirdi. “Âşık gibi bakıyorsun ona amına koyayım! Âşık gibi bakıyorsun benim sevgilime! Gelmiş kardeşim diyorsun, salak mı var karşında?” Arabayı hızlı bir şekilde sağa çektim. “Sakin olsanıza biraz.” Dedi Temmuz. Onu umursamadan Serkan’a döndüm. “Merak etme Serkan, ben sevgilisi olana yürümem. İhanet etmem arkadaşlığımıza. Öyle şerefsiz değilim amına koyayım. Beni neyle suçladığına dikkat et!” Serkan kaşlarını daha fazla çattı ama bir şey demedi. Ellerimi saçlarıma geçirdim ve derin bir nefes aldım. “Artık gidebilir miyiz? Neden bu konu hakkında tartışıyorsunuz? Serkan?” Serkan, Temmuz’a döndü ve sonra bakışlarını yumuşatıp önüne döndü. Arabayı tekrar hareket ettirdim ve bu sefer hiçbirimizden çıt çıkmıyordu. Hava bugün daha fazla griydi. Hepimizin içindeki kasveti yansıtıyordu sanki. Yağmur atıştırmaya başlayınca silecekleri çalıştırdım. Arabanın hızını biraz daha artırdım. Temmuz arkadan “Batu, fazla hızlı gitmiyor muyuz?” kaşlarımı çattım. “Normal bir hız.” Dedim kısaca. Islahevine geldiğimizde arabayı park eder etmez hepimiz koşar adım kapıya doğru yürüdük. Kapının önündeki jandarmalar bizi durdurdu ve kimlik kontrolü yaptılar. İçeri girdiğimizde gardiyanlar yanımıza geldi. “Merhaba kolay gelsin.” Diye söze girdim. “Sağ olun, ne için gelmiştiniz?” diye karşılık verdi erkek olan gardiyan. “Asel Mina Alaca için gelmiştik kendisi burada mı?” diye sordum. Gardiyanlar birbirine baktı. “Kendisi şu an hastanede.” Kaşlarımı çattım. “Neden? Ona bir şey mi oldu? Ne oldu? Hangi hastane?” gardiyan derin bir nefes aldı. “Kendisi sanırım kavgaya karıştı ve bıçaklandı.” Hastanenin yerini söyledi ve hızla arabaya bindik. “Abi kim neden bıçaklasın aklım almıyor!” diye bağırdı Serkan. “Ya kötü bir şey olursa ona?” diye sordu Temmuz. Kaşlarımı çattım. “Olamaz Temmuz! Ona bir şey olamaz…” Olmazdı, olamazdı… Bulut gibi o da gidemezdi. Mina lütfen güçlü ol, güçlü ol be kızım…Gözümden akan bir yaşı elimin tersiyle sildim ve yola odaklandım. Temmuz’un telefonu çalınca dikiz aynasından ona baktım. “Nil arıyor.” Dedi. Hayır, Nil şu an bilmemeliydi. Nazan abla bilmemeliydi. “Açma.” Dedi Serkan. “Nazan abla öğrenmesin.” Dedim. Temmuz kafasını iki yana salladı. “Ne demek öğrenmesin? Annesi o.” Hızlı bir şekilde sola dönerken “Önce hastanedeki duruma bakalım olur mu Temmuz? Şu an bilmesin.” Temmuz bir şey demeden telefonunu çantasına attı. Gaza yüklenip arabaların yanından makaslar atıyordum. Temmuz bir çığlık atınca kaşlarımı çattım. “Kulağımı sağır ettin.” Temmuz arka koltuğa sinerken “Ne yapayım be öküz! Öldüreceksin bizi.” Dedi. Kafamı salladım ama aynı hızda gitmeye devam ettim. Yaklaşık 15 dakika sonra hastaneye gelmiştik. Arabayı park edip indiğimizde koşarak hastaneye girdik. Danışmana gidip “Asel Mina Alaca, nerede? Bıçaklı yaralı.” Dedim hızlı hızlı. “Bakıyorum hemen.” Dedi sekreter kız. “Bıçaklı saldırı ile gelen mahkûm Asel Mina Alaca, şu anda ikinci katta ameliyathanede.” Kaşlarımı çattım. “Mahkûm değil o!” sesim hastane koridorlarında yankı yaparken Serkan kolumu tuttu. “Sakin ol.” Dedi. Sertçe kolumu Serkan’dan çektim. Ben böylesine endişeli ve sinirliyken Serkan nasıl olurdu da sakin olurdu? Önden hızlı hızlı ilerlerken asansöre binip vakit kaybetmek istemedim ve yürüyen merdivene bindim. Ama merdiven değil ben yürüyordum, koşuyordum hatta. İkinci kata geldiğimde ameliyathanenin önünde durdum. Boğazım düğümlenmişti. Kocaman yazan ameliyathanenin arkasında benim canımdan çok sevdiğim kız yatıyordu.İnsanlar beklemekten sıkılıyordu ama asıl beklemek buydu. Sevdiğiniz biri ameliyattayken o kadar çaresiz, o kadar endişeli ve o kadar sabırsız oluyordunuz ki… Elinden hiçbir şey gelmiyordu insanın. Sadece dua edebiliyorsun. Çok sabırsız oluyorsun ama bekliyorsun işte…İki kişi girdiğiniz hastaneden tek çıkma korkusu tüm bedeninize işliyor. İnsan o zaman anlıyor bu hayatta sadece kazancın olmadığını ve parayla Azrail’e rüşvet teklif edemeyeceğini. İnsan o zaman anlıyor gidenin geri gelmeyeceğini. İnsan o zaman anlıyor geç verilen değerin bir hükmü olmadığını.Ve insan o zaman anlıyor bu dünyada mutluluktan çok acının olduğunu… Kapıya bakmayı sürdürürken Serkan ve Temmuz’un geldiğini duymamla çaresizce geri çekildim ve sandalyelerden birine oturdum. Serkan ve Temmuz yanıma oturdular. “Şimdi Asel bu yerde mi yatıyor? Bu korkunç…” dedi Temmuz. Kafamı ellerimin arasına aldım ve alnımı ovmaya başladım. Telefonum çalınca montumun cebinden telefonumu çıkardım. Nil arıyordu. Derin bir nefes aldım ve ayağa kalktım. Sırtımı duvara yaslayıp telefonu kulağıma götürdüm. “Batu neden açmıyorsunuz şu telefonları kırk saattir!” bağırdığı için telefonu kulağımdan uzaklaştırıp yüzümü buruşturdum. “Bağırma kızım az sakin ol.”Nil sesli bir şekilde nefesini verdi. “Batu, Mina nasıl? Nerede? İyi değil mi?” sertçe yutkundum. “Nil… yalnız mısın?” birkaç saniye duraksama oldu ve ayaklanma sesi işittim. “Şimdi yalnızım Batu. Bir… Bir şey oldu değil mi? Kötü bir şey oldu, kardeşime bir şey oldu ne oldu?” Gözlerim dolunca kafamı tavana kaldırdım. “Nil önce sakin ol olur mu?” hiçbir cevap gelmeyince konuşmaya devam ettim. “Nil… bu diyeceklerimi Nazan ablaya sen anlat. Mina… Mina şu an hastanede ve onun yanındayız. O…” titrek bir nefes aldım. “O bıçaklanmış kaldığı koğuşta ve o… şu an ameliyatta.” Nil’in hıçkırdığını duydum. “N-ne?” ameliyathanenin kapısına baktım. “Doktorlar henüz bir şey söylemediler. Yeni geldik.” Nil hızlı ama sessiz bir şekilde konuştu. “Nazan ablaya nasıl söyleyeceğim Batu? Nasıl? Ölebilir mi? Çok mu kötü durumu?” sesini kıstığında birinin geldiğini anladım. Sonra Nil rahat bir nefes verdi. “Batu bir şey söyle.” Nil bir şey demediğine göre gelen eminim Kerem’di. Gözlerimi sıkıca kapattım. “Bilmiyorum Nil, inan bilmiyorum. Ve…” ameliyathanenin kapısı açıldığında sustum ve hızla doğruldum. Telefonu kapatmadan doktorun yanına gittim. “Hocam, Asel Mina… durumu nasıl?” doktor hepimizin yüzüne ciddiyetle baktı. “Nesi oluyorsunuz?” benden önce Serkan atladı konuşmaya. “Sevgilisiyim.”Doktor Serkan’a döndü. “Üzülerek demek gerekirse çok fazla kan kaybetmiş. Durumu şu an stabil ama…” sustu. “Her şeye hazırlıklı olmalısınız.” Kafamı iki yana salladım. “Kan almamız lazım uygun birinden. Hastanın kan grubu…” kaşlarımı yukarı kaldırdım ve “A pozitif, evet. Benden alabilirsiniz, 0 pozitif.” dedim. Doktor onayladı. “Sizin gruplarınız nedir?” Temmuz “AB negatif” dedi ve Serkan da aynısını dedi. Doktor bana döndü. “Sizin kanınız yetmeyecek ama hiç yoktan iyidir. Var mı başka tanıdığınız?” kaşlarımı çattım. Nil ve Kerem vardı. Nil A pozitif, Kerem de A pozitifti. Kafamı salladım ve telefona döndüm. Hâlâ aramada olduğumu görünce rahat bir nefes aldım. “Alo Nil?” Nil hemen titreyen sesiyle “Efendim Batu?” dedi. “Hemen hastaneye gelin kan vermeniz lazım.” Hastaneyi söyledim ve Nil telefonu kapattı. Birazdan yola çıkarlardı. Kan verme alanına geldiğimde hemşireler oturmamı işaret etti. “Alkol kullanıyor musunuz ya da başka bir madde?” kafamı iki yana salladım. “Hayır.” “Herhangi bir hastalık, alerji, ilaç?” “Hayır.” “Dövmeniz var mı?” “Hayır.” Hemşire onayladıktan sonra koluma transfüzyon setini taktı ve kan torbasına bağladı. İğne girerken hafif yüzümü buruşturdum ve gözlerimi kapattım. Ne olur Mina… kanım sana şifa olsun güzelim, ne olur iyi ol. Hemşire iki ünite kanımı aldı. Bana vişne suyu, kek ve kraker verdi. “Bunları yiyin. Hastanın ağır kan kaybı olduğu için fazla aldık sizden. Ani tansiyon ve kan şekeri düşüşü yaşamayın. Ve sakın dışarı çıkmayın. Dinlenmelisiniz.” Onayladığımda meyve suyunu içtim. Krakeri açtığımda içeriye hızlı adımlarla giren Nil ve Kerem’i gördüm. Ve ardından Nazan ablayı. Ağlamaktan yüzü şişmişti. Gözleri endişeyle bana bakıyordu ve tüm vücudu titriyordu. “Batu yüzün neden kireç gibi? Tüm kanın çekilmiş gibi.” Dedi Kerem. “Çekildi zaten.” Dedim ve krakerden ağzıma attım. Hemşireler geldiğinde üçünü de oturttular ve onlardan da iki ünite kan aldılar. Nazan abla ağlayarak “Ne istediler benim kızımdan? Ne!” diye bağırdı. Hemşire, “Hanımefendi lütfen sakin olun.” dediğinde Nazan abla ağlamaktan bitik düşmüştü. Nazan ablanın biraz daha ağlarsa bayılacağını anlayan hemşire sakinleştirici hazırlamaya başladı. Nazan abla yorgunluktan karşı gelememiş kendini iğneye teslim etmişti. Nil gözlerini sıkıca kapattı ve kafasını geriye yasladı. “Abi neden? Kim neden bıçaklıyor onu?” dedi Nil acıyla. Krakeri yutmakta güçlük çekiyordum. Boğazım düğümlenmişti. “Kim yaptıysa onu öldüreceğim! Öldürmek istiyorum.” Dedi Nil öfkeyle. “Sakin ol Nil. Sinirlenip tansiyonunu iyice düşürme. Bu arada…” Ağzımdaki krakeri yuttum ve “Nazan ablaya ne dediniz çıkarken?” dedim. Nil ve Kerem birbirine baktı. Kerem meyve suyundan bir yudum aldı. “Uzatmadan Asel'in bıçaklandığını söyledim.” dedi.Gözlerimi irice açtım. “Delirdiniz mi siz? Ya kadına bir şey olsaydı?” Kerem güldü. “Kanka ne yapacağımı bilemedim. Sen hızlı olun deyince ben de pat diye söyleyiverdim. Kafamı iki yana salladım. “İyi ki kalp krizi geçirmedi.” Kerem boğazını temizledi. “İyi ki.” Dedi. “Gerçekten delirmişsiniz. Kadını erkenden tahtalı köye yollayacak mısınız?” Nil kafasını iki yana salladı. “Ben de o sıra şoke oldum Kerem pat diye söyleyince. Bu kadar hızlı söyleyeceğini tahmin etmemiştim.” Ofladım ve içeri girenlerle kafamızı kapıya çevirdik. Serkan ve Temmuz’du. Ama saçları başları dağınıktı. Kaşlarımı çattım. Kerem “O ne oğlum savaştan mı çıktınız?” diye sordu. Temmuz gülümsedi. “Hayır da dışarısı gerçekten savaş alanı gibi. Fazla rüzgar var. Sigara içmeye çıkmıştık.” Gözlerimi kısarak ikisini izliyordum. Serkan kaşlarını çattı. “Ne var Batu? Rüzgardan başka ne olabilir?” kafamı iki yana salladım. “Bilmem.” Nil’in öksürmesiyle ona döndük. Genzine meyve suyu kaçmıştı. Kerem gülerek Nil’in sırtına vurdu. “Az sakin iç kızım.” Nil kaşlarını çattı ve Kerem’in omzuna yumruk attı. "Gülme be! Ölüyordum burada!” Gülerek kafamı iki yana salladım ve sedyeden destek alarak ayağa kalktım. “Hadi Mina’nın yanına gidelim.” Serkan bana baktı. “Şu an ameliyathanenin önünde iki tane jandarma var.” Kaşlarımı çattım ve öfkeyle soludum. Ne olursa olsun onu o sikik yerden çıkaracaktım. “Siz gidin geliyorum.” Dedim ve telefonumu çıkardım. Telefon dördüncü çalışında açılmıştı. “Efendim oğlum?” “Alo, baba ne yapıyorsun?” “Çalışma odamdayım oğlum, ne oldu?” “Baba senden bir şey isteyebilir miyim?” “Tabii iste oğlum. Sen istemeyeceksin de kim isteyecek? Hayatta olan tek oğlumsun.” buruk bir şekilde gülümsedim. “Baba konu Mina. Kendisi ıslahevinde şu an. Ona yardım edebilir miyiz?” babam düşünür bir ses çıkardı. “Mina kimdi?” güldüm. Babaların çoğu sadece çocuklarının adını bilirdi geri kalan her şeyi unuturdu. Adımızı bilmesi bile mucizeydi. “Asel Mina var ya baba, arkadaşım." “Ha, evet hatırladım. Neden girdi ıslahevine?” “Meşru müdafaa. Ama hakim onu suçlu gördü. Ne olur baba yardım edelim." “Bana bak eşek sıpası. Seviyor musun bu kızı?” gülümsedim ve bakışlarımı kapıya diktim. “Baba bunları seninle konuşmak ne kadar doğru?” babam kahkaha attı. “Utanma oğlum. Beni arkadaş gibi gör.” “Evet baba, seviyorum. Hem de çok.” Gülümsememe engel olamıyordum. “Tamam oğlum. Yarın ben gereken şeyleri halledeceğim canını sıkma. Ama unutma millet vekiliyim diye her şey olmaz bazen. Çıkaramasam bile cezası hafifler.” Heyecanla gülümsedim. “Tamam baba çok teşekkür ederim. Seni seviyorum!” kapıya yöneldim. “Ben de seni seviyorum oğlum.” Telefonu kapattım ve bizimkilerin yanına geldim. Kapıda gördüğüm jandarmalara kaşlarımı çatıp baktım. Nil’in yanına oturdum ve Nil bana döndü. “Görüyor musun nasıl mahkûm gibi davranıyorlar? Mahkûm değil ki benim kardeşim.” Gülümsedim. Gülümsememe Nil kaşlarını çattı. “Komik bulmuyorsun bunu değil mi?” kafamı iki yana salladım. “Babamla konuştum Nil. Babam yardım edecek. Çıkacak o oradan.” Nil heyecanla bana döndü. “Bu harika bir haber! Allah, Mina’nın yüzüne baksın ve oradan çıksın.” Gülümseyip kafamı salladım. “Mina’dan haber var mı bu arada?” Serkan kafasını iki yana salladı. “Hayır, henüz yok.”Bakışlarımı ameliyathanenin kapısına diktim. Lütfen uyan be kızım. Lütfen bırakma beni. Telefonumu alıp saate baktım. Saat 21:56’ydı. Kan verdikten yaklaşık iki saat geçmişti ve hâlâ ameliyattaydı. Temmuz uykusunun olduğunu söyleyip uyumuştu ve kafası Serkan’ın omzuna düşmüştü. Serkan da kafasını duvara yaslamış uyuyordu. Tek uyanık Kerem, ben ve Nil’dik. Nil’e döndüm. “İstersen sen de uyu. Yorgun olmalısın.” Nil kafasını iki yana salladı. “Uyumak istemiyorum.” Kerem gülümsedi ve kolunu Nil’in omzuna attı. “Uyuyabilirsin Nil’im omzumda.” Nil, Kerem’in gözlerinin içine baktı. Bir süre birbirine baktılar. Gözlerinin içinde kaybolmuş gibilerdi. Öyle ki Kerem’in gülümsemesi yavaş yavaş soldu ve bütün bir ciddiyetle gözlerine baktı. Tabii dudakları ve gözleri arasında mekik dokuyordu ama olsun. Gülümseyip tekrar ameliyathanenin kapısına baktım. “Uyumak istemiyorum Kerem, kardeşim orada yatarken uyuyamam.” dedi Nil. Kerem ise boğazını temizleyip “Uyumanı isterdi.” dedi. Nil bir şey diyemedi ve yavaşça başını Kerem’in omzuna yasladı. “Sadece yarım saat. Yarım saat sonra beni uyandır yoksa döverim seni.” dedi Nil. Kerem güldü ve Nil’in saçlarını öptü. “Tamamdır. Senden dayak yersem kalbim kırılır Nil’im.” dedi ve Kerem’de başını geriye yasladı.Yaklaşık beş dakika sonra Nil uykuya daldı. Kafamı geriye yasladım. “Sevgili değil, arkadaş değil, flört değilsiniz. Nesiniz siz?” diye sordum. Kerem burnundan gülme sesi çıkardı. “Bilmiyorum. Tek bildiğim ikimizin de birbirini sevdiği. Nil tabii benim akıllı ama aşkta aptal olan kızım pek anlamıyor benim onu sevdiğimi.” Kısık sesle güldüm. “Sen de bir gün söylersin. Alırsın karşına dersin ‘kızım ben seni seviyorum.’” sonra gülüşüm yavaş yavaş soldu. “Çok geç olmadan söyle. Onun pişmanlığını yaşama. Hayat kısa, darbenin nereden geleceğini bilmiyoruz. Vakit varken söyle.” Kerem’in bakışları durgunlaştı. Önce ameliyathaneye sonra bana baktı. “Sen yoksa…” işaret parmağımı dudağıma götürdüm ve susmasını söyledim. Sonra Serkan’ı işaret ettim kafamla.Kerem gözlerini irice açtı. “Ne diyorsun oğlum?” kafamı iki yana salladım. “Merak etme yapmam öyle bir şey.” Kerem ağır ağır kafasını salladı ve o sıra ameliyathanenin kapısı açılınca ayağa fırladım. Kerem, Nil’i dürttü ve uyandığında doktoru görünce hızla ayıldı. Nil’de Serkan ve Temmuz’u dürttü. “Durumu nasıl?” diye sordum. Doktor yorgun bir şekilde gülümsedi. “Hastanın durumu öncekine göre daha iyi. Hayati hiçbir riski kalmadı. Sizin verdiğiniz kan dualı olmalı. O kadar iyi geldi ki hastaya.” Şaşırdım. “Benim kanım mı?” doktor gülümsedi. “Evet, sizin kanınız. Hastayı yoğun bakıma alıyoruz. Korkmanız gereken hiçbir durum kalmadı. Geçmiş olsun.” Geriye adım atıp saçlarımı karıştırdım. “Çok şükür…” diye fısıldadım. Kerem bana bakıp gülümsedi. Serkan kaşlarını çatıp bana baktı. Bana karşı sinirini hissediyordum ama bu sefer fazla sinirli gibiydi. Dişlerini sıktığını kasılan çenesinden anlamıştım. Serkan yanıma gelip tam karşımda durdu. “Şifalı kan öyle mi?” hepsi gerginliği sezdiği için rahatsızca yerlerinde kıpırdandılar. “Ne diyorsun Serkan yine?” Serkan omuzlarımdan itti. “Sen kimsin amına koyayım? Sürekli Asel için fazla endişe ve sevgiler, yok şifalı kanmış. Amına koyayım sen nereden biliyorsun Asel’in kan grubunu?” sinirlenme sırası bendeydi ve boynumdaki damarların şiştiğini hissedebiliyordum.Serkan’ın omuzlarından itip “Senin bilmen gerekenleri ben biliyorum diye beni suçlayamazsın. Sevgilini çok sevip düşünüyorsan sen bilebilirdin. Ama sen sevdiğin kızın orkide yerine lavantayı sevdiğini bile bilemeyecek kadar zavallısın!” Serkan öne atılıp yumruk atacakken sola kaydım ve onun atacağı yumruğu ben attım. “Sakin olun hastanedeyiz şu anda.” dedi Nil gergin bir şekilde. “Seviyorsun değil mi onu? Âşıksın değil mi? Ben varım diye susuyorsun. Değil mi lan, söylesene orospu evladı!" dedi Serkan. Tekrar öne atılacakken Kerem tuttu. “Seviyorum amına koyayım! Var mı? Seviyorum! Ne yapabilirsin?” Serkan öne atılıp bana vuracakken Kerem onu itti. Beni de uzaklaştırmaya çalıştı ama Kerem’i itip Serkan’ın önüne geldim. “O sana bakmaz. Benimle mutlu bir ilişkisi olacak. Karım olacak ve çocuğumuz olacak.” dedi Serkan sırıtarak. Kanıma karışan öfke ve kıskançlıkla kafa attım. Yere düşen Serkan burnunu tutup bana bakıyordu. “O sana çok bile baktı. Zaten senin gibi birine nasıl 3 yıl katlandı bilmiyorum ama fazla büyük konuşma. Ayakta sikerler sonra.” dedim. Serkan doğruldu ve kanayan burnunu serbest bıraktı. Tekrar bana atılacakken Nil önüme geçti. “Yeter! Serkan uzak dur artık! Sürekli senin bu triplerinden bıktık. Saçma sapan şekilde Mina’yı kıskanıyorsun! Saçmalama artık. Siktir git buradan!” gelen ayak seslerinden jandarmaların geldiğini görünce geriye çekildik. Sandalyeye oturdum ve yumruk olan elimi titreyen dizlerime bastırdım. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes alıp Nil’e döndüm. “Saat gece yarısına geliyor. Nazan ablanın yanına gidin.” Nil kafasını iki yana salladı. “Mina’yı bırakmak istemiyorum.”“Nil, gitmeniz lazım. Nazan abla uyanınca ne olacak? Sinir krizleri geçirmez mi? Ben buradayım merak etme. Ayrıca Mina iyi. Tamam mı?” Nil kararsızlıkla bana baktı. Kerem ayağa kalktı. “Batu haklı Nil. Gidelim hadi.” Nil gözlerini kapattı ve ayağa kalktı. “Peki.” Giderken dönüp bana baktı. “Batu, bir şey olursa haber ver.” Gülümseyip kafamı salladım. “Endişelenme.” Kerem, Nil’in elini omzuna kolunu attı ve birlikte gittiler.Serkan ve Temmuz karşı koltukta oturuyorlardı. Temmuz, Serkan’a baktı. “Benim çok uykum geldi eve bırakır mısın?” Serkan iç çekti ve ayağa kalktı. “Tamam, hadi gidelim.” Serkan bana döndü ve kaşlarını çattı. “Bir şey olursa söyle.” Hiçbir şey demedim ve onlar da gitti. Jandarmalara döndüm. Onlara dönmemle onlar da bana döndü. “Bize onu görmemize izin verir misiniz yarın?” jandarmalar birbirine baktı. “Yarın sadece hepiniz ayrı ayrı ya da birlikte 5 dakika görebilirsiniz. Ondan sonra tekrar koğuşa götürmek zorundayız.” Kaşlarımı çattım. “Ama daha yeni hastaneden çıkıyor.” Jandarma sakin bir şekilde “Merak etmeyin. Zarar veren kişiyi hücreye attık. Sanık iyileşene kadar o hücrede kalacak.” Kafa salladım ve ameliyathanenin açılan kapısına baktım. Hemşireler sedyeyle çıktılar. Mina… Benim Mina’m karşımdaydı. “Birkaç saniye görmeme izin verir misiniz?” dedim. Hemşireler önce jandarmalara sonra bana baktı. “Evet ama çok kısa olsun. Yoğun bakıma alacağız. Kafa sallayıp Mina’nın yanına ilerledim. “Mina…” elini tuttum. “Güzelim, beni bırakmadığın, bizi bırakmadığın için teşekkür ederim.” eğilip alnından öptüm. “Aç gözlerini. Siyaha yakın boncuk gibi olan gözlerinle tekrar bana bak.” yanağından öptüm. “Bakmasan da olur, kalbin atsın. Hep mutlu olacaksın söz veriyorum. Bitecek yakında.” ve dudağından öptüm. Bu ilk ve son kez olacaktı. Onu bir daha göremememin endişesiyle pişmanlığıyla yaşamak istememiştim. Geri çekildim ve hemşireler onu yoğun bakıma götürdü. Ben de peşlerinden gittim. Hemşirelerden birine “Artık iyi değil mi? Bir riski yok değil mi?” diye sordum. Sarı saçlı hemşire yorgunca gülümsedi. “Hayır, artık iyi. Gözetim altında tutacağız sadece bir gün. Muhtemelen yarın odaya alırız.” gülümsedim. “Teşekkürler, her şey için.” Hemşire gülümsedi ve gitti. Yoğun bakımın önündeki sandalyelere uzandım. Artık içimde hiçbir korku kalmamıştı ama acım asla geçmiyordu. Asel Mina Alaca bana her türlü duyguyu aynı anda yaşatan nadir insanlardan biriydi. Nil Altıner Kerem ile hastanenin bahçesine çıkıp hava almak istemiştik. Ama daha sonra üşümek istemeyip arabasına binmiştik. Radyo da Sufjan Stevens – Fourth of July şarkısı çalıyordu. Her seferinde beni derinden sarsan şarkılardan biriydi. Ne zaman üzgün olsam her zaman karşıma çıkar, beni resmen süründürürdü bu şarkı. Bakışlarımı cama çevirdim. Yağmurun yerini kar almıştı. Lapa lapa yağıyordu ama tutmazdı, yerler sırılsıklamdı. Sokak lambaları sanki her zamankinden daha sönük yanıyordu. Sanki Mina’nın canının yanmasına doğa bir şekil tepki veriyordu. Ben buna inanıyordum. Bir insan ne kadar çok acı çekerse hava bir anda ona göre bozabilirdi. Bir insan ne kadar göz yaşı dökerse bulutlar da onunla ağlar ve yağmur yağardı. Bir insanın kalbi ne kadar kırılıp sızlarsa ve üzüntüsünü içine atarsa fırtına çıkabilirdi… Ben buna inanıyordum çünkü sık sık yaşıyordum. Kar ne demekti? Onu bilmiyordum. Ama şu an bu karda hissettiğim tek şey bir rahatlama ve huzurdu. Çaresizliğin yerini çare almıştı. Mina artık iyiydi. Biz iyi olacaktık. Hepimiz dimdik ayakta duracaktık. Bizim kitabımızda pes etmek yoktu. Sonuna kadar savaşır, iyi kötü herhangi bir sonuca ulaşırdık. Pes eden insanları anlamıyordum. Üstelik bir sonuç elde edemeden pes ediyorlardı. İnsan pes etmemeliydi. Her şeye olumlu bakmalılardı. Yoksa bir süre sonra o karamsarlık, insanı yiyip bitiren tek şey oluyordu ve onun yüzünden hastalık hastalığı doğuruyor, insan kendine çare olamayınca psikiyatristlere sığınıyordu. Kendimden biliyordum… “Ne düşünüyorsun?” diyen Kerem’e döndüm. “Gerçekleri.” Kerem bana baktı. “O gerçeklerin içinde ben de var mıyım?” gülümsedim. “Bilmem. Beni sevmiyorsun diye biliyorum, seni neden düşünecekmişim?” Kerem kafasını iki yana salladı ve buruk bir şekilde gülümsedi.. “Seni sevmiyorum öyle mi? Görürsün sonra.” Heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. “Ne göreceğim? Hediye falan mı aldın?” Kerem kahkaha attı ve gülümsemesi yüzünde dondu. “Nil,” huzurla gülümsedim. “Hm?” “Bana kendinden bahsetsene.” “Beni mi merak ediyorsun?” “Evet, sakıncası mı var?” “Hayır, tabii. O zaman Nil Altıner’in sevdiği ve sevmediği şeylerden bahsedeyim.” Kerem’in yüzündeki huzur o kadar belli oluyordu ki… öpmemek için zor duruyordum. “Ben Nil Altıner. 17 yaşımdayım. Hmm… Kova burcuyum. En sevdiğim renk Kırmızı. Kitap okumayı, voleybol oynamayı, müzik dinlemeyi, yemeyi ve uyumayı ve… arkadaşlarımı çok severim. Hayvanlara bayılırım. Tavuk etini severim. Sebzelerle aram çok iyi. Yemek seçmem sadece yumurta ve mantar sevmiyorum. Ve… Pirinç pilavından nefret ederim.” Kerem bana döndü şaşkınlıkla. “Yumurtayı sevmiyor musun? Hiçbirini mi? Pirinç pilavını nasıl sevmezsin?” güldüm. “Evet hiçbirini. Yağda, haşlama, salatası… Hiçbir türlüsünü yemem. Sanırım en son on yaşında yedim ve yedi yıldır demir eksikliğim var. Nefret ettiğim özelliklerden biri nankörlük. Tahammül edemiyorum ona.” İkinci sorusuna cevap vermemiştim. “Peki… daha önce sevgilin oldu mu?” “Oldu. Üç tane. Ama ikisi aldattı biri benimle uğraşamayıp terk etti. Çok umurumda değil açıkçası. Aşırı inatçı ve öfke sorunları olan biriyim. Fazla güven sorunları yaşıyorum ama bu tanımadıklarım için geçerli. Herkese hep bir şüpheyle bakarım.” Kerem gülümseyip dikiz aynasından arkasını kontrol etti.“Hayallerin neler peki?” “Hayallerim hukuk fakültesini kazanmak. Savcı olmak istiyorum. Bir diğer hayalimse… anne olmak. Bir kız ve bir erkek çocuk annesi olmak benim hayalim. Şimdiki zamanda anneler anne sıfatını bile hak etmiyor. Ben, bana yapılan anneliğin aynısını çocuklarıma uygulamayacağım. Ben iyi bir anne olacağım. Onları sevip, koruyup kollayıp, üzmeden büyüteceğim. Sevgimi iliklerine kadar hissedecekler. Onlara henüz 17 yaşındayken sevgimi esirgemeyeceğim. Henüz 10 yaşındayken onlara fazlalıkmış gibi hissettirip üzmeyeceğim. Çocuğum odasında tek başına sessizce ağlamayacak mesela. Benim yanıma gelecek bütün derdini sıkıntısını anlatacak. Asla yadırgamayacağım onları. Omzumda ağlamalarını isteyeceğim, hep yanlarında olacağım. Bu benim hayalim ama korkuyorum. Bir çocuğum olsun ve bana anne desin çok isterim ama bu devirde çocuk yapmaya aşırı korkuyorum Kerem. Ben çocuğumu başkası ona zarar versin diye doğurmayacağım. Ölsün öldürülsün diye doğurmuyorum. Korkuyorum. Öyle ki geçen sene bu korkularım yüzünden geceleri uyuyamaz hale geldim. Korkudan gece sadece ağlıyordum. Elime telefon alıp video izleyince unutuyor ama telefonu bırakıp uyumak istediğimde her şey bir bir aklıma geliyordu. Bunun için terapiye gideceğim çünkü aşamıyorum. Cesur görünebilirim ama o kadar korkağım ki Kerem, korkmadığın bir şey söyle deseniz asla söyleyemem. Korku barım çok dolu.” Kerem bana büyülenmiş gibi bakıyordu. “Nil… Sen çok güzel bir anne olacaksın. Hatta öyle ki dünyanın en iyi annesi bile gelse sana bakıp imrenecek. Dünyanın en iyi annesi kimse sen onun önüne geçeceksin. Çocukların sana sahip oldukları için o kadar şanslı olacaklar ki… Korkuna diyebileceğim bir şey yok Nil’im. Ama istersen hastaneye seninle gelebilir yanında olabilirim. Her zaman.” Buruk bir şekilde gülümsedim. “Teşekkür ederim Kerem.” “Ben… annenle güzel bir ilişkiniz var sanıyordum.” “Herkes öyle sanıyor.” Kafamı cama çevirdiğimde yağmurun hızlanmış olduğumuzu gördüm. “Hadi gidelim. Yukarda da Nil Altıner’in hayatını anlatırım.” Kerem onayladı ve arabadan inip hastaneye girdik. Nazan ablanın olduğu odaya geldiğimizde sessizce içeri girdik. Nazan abla hâlâ uyuyordu. Sakinleştirici fazla kuvvetli olmalıydı.Derin bir nefes alıp masanın üzerinde duran şişe suyu elime aldım ve içmeye başladım. Kerem’e döndüm. “Aç mısın?” Kerem bana doğru yaklaşmaya başladı. Geri geri giderken beni mutfak taşıyla arasına almıştı. Kollarını iki yanıma attı ve yüzünü yaklaştırdı. “Açım.” yutkundum. Sanki yemeğe değil de en çok bana açmış gibi bakıyordu “Tamam. Şey, bir şeyler alabiliriz.” Kerem gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. “Biraz sonra alırız.” Kaşlarımı çattım. “Neden?” Kerem sırıtmaya başladı halime ve bedenini iyice bana yasladı. “Kerem… ne yapıyorsun?” işaret parmağını dudağıma koydu ‘sus’ dercesine ve elini yavaşça indirip nazikçe çenemi tuttu. “Seni sevdiğimi daha nasıl anlatabilirim Nil?” bir kez daha yutkundum. Kerem yüzünü yavaş yavaş bana yaklaştırdı. Gözlerim ve dudaklarım arasında mekik dokuyordu. Aramızda kısacık mesafe kalınca gözlerimi kapattım ve o an kendime lanet ettim çünkü Kerem’in yüzüne hapşırmıştım! Kerem irkilerek geriye çekildi ve eliyle yüzünü sildi. “Yarabbi şükür. Yüzümüzü de yıkadık uykum açıldı.” Utançla yüzümü kapattım. Kerem sessiz bir kahkaha atınca ellerimi yüzümden çekti ve yan tarafıma koydurdu ellerimi. Elleriyle ellerimi tutarken bana yaklaştı. “Utandın mı yüzün kızardı?” gözlerimi kaçırdım. “Toza alerjim var da…” dedim fısıltıyla. Kerem bir daha gülünce sertçe ona döndüm. Anında kendini toparlayıp gülmesini durdurdu. “Utanma, ben seni böyle şebekliğinle seviyorum. Hatta nerede kalmıştık?” deyince tekrar bana yaklaştı. Gözlerimi tekrar kapattım ve Kerem’in dudakları dudaklarımın üzerine kapandı. Öpüşü çok sakin ve yavaştı. Belimden tutup beni kendine bastırdı. Öpüşümüz hareketlenince aynı şekilde karşılık verdim. Kerem ellerimi serbest bıraktı ve bir elimle ensesinden tutup kendime bastırdım. Diğer elimle de saçlarıyla oynuyordum.Beni kucağına alıp masaya oturttu ve öpmeye devam etti. Dillerimiz dans ederken uzun bir sürenin sonunda birbirimizi bulmanın verdiği açlıkla öpüşüyorduk. Bacaklarımı Kerem’in beline dolayıp kendime doğru çektim. Dudaklarının arasından çok hafif bir inilti döküldü. Ellerimle polo yaka tişörtünün yakalarından tutup kendime çektim. Dudakları benim dudaklarımın üstüne iyice baskı uygularken dudaklarını dişlerimin arasına aldım. İkimizden aynı anda bir inilti dökülünce gülümsedim. Ufak bir ısırıktan sonra tekrar öpüşmeye devam ettik. Kerem'in arkasından sesler gelince Kerem öpüşmeyi durdurdu. Alnını alnıma yasladı. İkimiz de nefes nefese kalmıştık. “Nil, seni çok seviyorum.” Dedi ve geriye çekilip arkasına döndü. Ben de hızla masadan inip Kerem'in yanına gittim. Sırıtmama engel olamıyordum. Nazan abla uyanmıştı. “Çocuklar, ne zamandır uyuyorum? Hiçbir şey hatırlamıyorum…” Nazan abla gözlerini kıstı ve alnını ovuşturdu. Kerem bana bakınca dudaklarımı işaret etti. Aynaya geçip baktığımda fazla kızarmış olduklarını gördüm. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ve tekrar yanlarına döndüm. “İki saattir uyuyorsun sadece Nazan abla.” Dedi Kerem. Nazan abla bize bakıp “Mina, nasıl?” gülümseyip “Doktor korkulacak bir şey olmadığını söyledi ve yoğun bakıma aldı. Yanında da Batu var.” Nazan abla yavaşça ayağa kalktı ve “Kızımı görmeliyim.” dedi. Nazan ablanın kolundan tutup “Emin misin Nazan abla? Yeni uyandın.” Nazan abla gülümsemeye çalışıp “Eminim.” dedi ve gitti.“Seninle yatmamı ister misin? Korkmanı istemiyorum.” Diyen Kerem'e döndüm. Gülümsedim ve elinden tuttum. “Olur.” Dedim ve sedyeye ilerledik. “Arkanı dön üzerimi değiştireceğim.” Dedim. Kerem ikiletmeden arkasını döndü. Altıma gri eşofman ve üstüme beyaz sweatshirt giydim. İyi ki yedek kıyafet getirmiştim. Yoksa altımdaki dar pantolonla asla uyuyamazdım. “Tamam bakabilirsin.” Kerem bana baktı ve ıslık çaldı. “Böyle daha güzelsin. Bırak cropu elbiseyi onlar hikâye, bunlar ise roman güzelim.” Gülerek göz devirdim. “Siz erkekleri anlamıyorum. Süslenince hiç böyle tepki vermiyorsunuz ama şu halime bak, ev çingenesi gibiyim.” Kerem göz kırptı ve beni sedyeye ilerletti. “O zaman çingene seviyorum.” Battaniyenin altına girdim. Kerem yanıma yattı ve kolunu sırtımdan geçirip sarıldı."Yıl 2015. Babamın bizi terk ettiği tarih." diye başladım söze."Henüz 10 yaşındayım. Dışarda Mina ve Batu ile oyun oynuyorduk. Batu o zamanlardan beri Mina’yı seviyordu. Çocukluk aşkı onunkisi. Hatta öyle seviyordu ki ben bile imrenmiyor değildim. Çok güzel seviyordu onu. Hâlâ da seviyor. Biz dışarda oyun oynarken Mina’ya asılan erkekleri dövüyordu Batu. Mina ise onu korumak için yaptığını sanıyordu. Batu hiçbir zaman Mina'ya olan aşkını itiraf edemedi. Şimdi ise geç kaldığı için pişman. Serkan'la tanışmadan önce söyleyebilseydi belki şimdi daha farklı olurdu. Ve şimdi Mina ölümle mücade ediyor ve Batu pişmanlığını yaşıyor. Hayat kısa...Her neyse oyun oynarken annem evden bağırdı. ‘Yemek yiyeceğiz gel’ diye.” Kerem saçlarımla oynamaya başlamıştı. “Eve gittim. Annem sadece çorba ve pirinç pilavı yapmıştı. Pilav da lapaydı zaten. Babam başka bir kadın için bizi terk edince annem her şeyi boş vermişti. Önüme tabakları atarcasına koydu. Dedi ki ‘Ye zıkkımlan, bir daha yemek yok.’” Kerem’in saçlarımı okşayan eli duraksadı.Derin bir nefes aldım. “Yemeye başladım. O zamanlar annemin bana bunları hazırlıyor olmasına şükretmiştim. Ama ben lapa şeyler sevmez, midem bulanırdı. Anneme ‘Bu pilav olmamış yemesem olur mu?’ diye sorduğumda sorduğuma pişman etmişti. Kafamı o pilav tabağının içine sokup zorla yedirmeye çalışmıştı. Ağladığım için kafamı kaldırıp tokat atmıştı. O zamanlar tokatları ağlatıyordu beni ama şimdi sözleri daha çok acıtıyor. Annem bağırarak odama gitmemi söyleyince ağlayarak odama gitmiş uyumuştum. O günden beri pirinç pilavını sevmiyordum.”Pirinç pilavından nefret etme sebebimi öğrenince çenesi kasılmıştı. “Ve yıl 2025. Daha geçen haftalarda oldu bu konuşmamız. Annem bana tiksinerek bakıyordu ve bu benim canımı yakıyordu. Sordum anneme ‘Neden bana böyle bakıyorsun anne? Ben sana ne yaptım? Neden başkalarının çocuklarına anneliğini gösterirken, o anneliği benden esirgiyorsun?’ annem ise dedi ki ‘Senin tek suçun onun kızı olman Nil. Ben ne o adama ne de ondan kalacak bir şeye sevgi veririm. Üzgünüm Nil ama bana o adamı hatırlattığın için annen olmayı bırakıyorum.’ dedi. Bana işkence etse canım bu kadar acımazdı. Annelik bir meslek mi ki sıkılınca istifa edesin Kerem?”Kerem beni kendine bastırdı ve saçlarımdan öptü. “İşte Nil Altıner’in dış dünyasının karanlık yüzü.” Dedim ve gülmeye çalıştım. “Bunları yaşadığın için çok üzgünüm Nil. Gerekirse annen olurum kızım senin. O sevgiyi ben sana veririm lütfen üzülme olur mu? Ben varım burada, ben senin her şeyin olurum.” Gülümseyip ona döndüm. “Olur musun sahiden?” Kerem alnımdan öptü ve kokumu içine çekti. “Olurum tabii. Annelikse sadece sana annelik. Aşksa sadece sana aşk Nil’im.”Dudağıma bir öpücük kondurdu. “Senin asla düşmene izin vermeyeceğim Nil. Fiziksel olarak ya da ruhsal olarak sığınacak birini ararsan ben hep arkanda duvar olacağım. Gerekirse gölge olur yine seni düşürmem. Akmasın o çekik gözlerinden yaş. Korkmaman için hep yanında olacağım söz veriyorum. De ki ‘Kerem ben çok korkuyorum’ ben gözünden yaş akmasına fırsat kalmadan kapında biterim. Hatta okul bitsin evlenelim kızım. Gözümün önünde olursun. Onlar bakamıyorsa versinler seni bana, ben sana bakarım.” Gözlerim dolduğunda Kerem’in gözlerinin içine dalmıştım. “Teşekkür ederim… Gerçekten. Gerçek anlamda ilk defa biri bana değer veriyor. Tabii Mina ve Batu hariç. Çok seviyorum seni.” Kerem dudaklarımdan ardından alnımdan öptü. “Ben de seni çok seviyorum Nil’im.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.