Oyun bitmişti, varis eve dönmüştü ve Moretti ailesi artık tamdı."
Zihnimden geçen bu son düşünce, salondaki devasa mermer sütunlarda yankılanan babamın o sert sesiyle birlikte havada asılı kaldı. Annemin hâlâ yüzümde duran ellerini yavaşça geriye çektim. Evet, kan bağımız vardı. Evet, beni 19 yıldır hasretle arıyorlardı ama burası benim dünyam değildi. Bu devasa şatafat, bu altın varaklı duvarlar ve etrafımdaki bu insanlar bana tamamen yabancıydı. Hayatım boyunca yetimhanenin rutubetli odalarında tek başıma savaşmıştım; şimdi ise ülkenin en karanlık mafya imparatorluğunun tam kalbindeydim ve kendimi inanılmaz derecede rahatsız, tetikte hissediyordum.
Annem Elena, yüzümdeki o geri çekilen, mesafeli ifadeyi görünce derin bir iç çekti. Bakışlarındaki o anne şefkati, yerini bu evin kaçınılmaz gerçeğine, o sarsılmaz ciddiyete bıraktı. Korumalara işaret ederek, "Aria'yı odasına götürün, dinlensin," dedi.
Merdivenlerin ilk basamağına adım attığım sırada, arkamdan gelen o tok ve ritmik topuklu ayakkabı sesi adımlarımı bıçak gibi kesti. Ablam Katiana.
Az önce salonda bana özlemle sarılan, gözleri dolan o kadının yüzündeki yapay yumuşaklık tamamen silinmişti. Kusursuz kesim ceketinin içinden ellerini çıkarıp kollarını göğsünde kavuşturdu. İnsanı felç eden o keskin zekası, bu kez buram buram bir tehdit ve soğukluk yayıyordu. 19 yıl boyunca bu ailenin tek kız varisi olarak büyümenin verdiği o tahtı kaybetme korkusu, bakışlarındaki her çizgide kendini ele veriyordu. Aramızda 19 yıllık koca bir boşluk vardı ve kan bağı, bu evde güveni satın almaya yetmiyordu.
"Buraya kadar çok güzel oynadın, Aria," dedi Katiana. Sesi az önceki şefkatten o kadar uzaktı ki, salondaki tüm o sıcak havayı tek bir saniyede dondurdu. "Annemin gözyaşları, babamın o gururlu nutukları seni yanıltmasın. Evet, sen bizim kayıp parçamızsın. Ama bu evde, sadece 'kayıp bir çocuk' olduğun için kimse sana tahtını altın tepside sunmayacak."
Adımlarını bana doğru attı, aramızdaki o birkaç basamaklık mesafeyi kapatıp tam karşımda durdu. Tepeden bakan o buz mavisi gözlerinde en ufak bir kardeşlik kırıntısı yoktu.
"19 yıl boyunca sokaklarda, yetimhanelerde ne öğrendin bilmiyorum ama burası Moretti İmparatorluğu," diye fısıldadı, sesi adeta bir zehir gibi kulaklarıma akarken. "Burada zayıflığa, acımaya yer yok. Kan bağımız olması, seni bu evin kurallarından muaf tutmaz. Eğer bu sert dünyaya ayak uyduramazsan, seni o beşikten çalan düşmanlardan önce, bu ailenin ağırlığı altında ezilirsin. Gözüm üzerinde, küçük kız kardeş. Zayıf yönünü gördüğüm ilk an, seni bu evde barındırmam."
Arkasını dönüp o görkemli salona, abilerimin yanına doğru yürürken arkasından öylece baktım. İşte şimdi her şey çok daha mantıklı geliyordu. Herkesin bana bir melek gibi sarılması asıl yapay olandı; Katiana’nın bu soğuk, acımasız ve tahtını korumak isteyen hırslı duruşu ise bu mafya ailesinin gerçek yüzüydü. Ve ben o yüzü, yetimhane duvarlarından çok iyi tanıyordum.
Korumayı takip ederek üst kattaki odama geçtiğimde, kapıyı arkamdan kapattım. Devasa, lüks bir yatak, ipek perdeler ve altın varaklı mobilyalar beni bekliyordu. Ama ben o yatağa uzanıp rahatça uyumadım. İçimdeki o yabancılık ve rahatsızlık hissi, Katiana'nın uyarısıyla zirveye çıkmıştı.
Odanın ortasındaki ağır ahşap sandalyeyi kavradım ve büyük bir gürültüyle kapının arkasına, kolun hemen altına dayadım. Boynumdaki gümüş kolyeyi çıkarıp avcumun içinde sımsıkı sıktım. Sırtımı kapıya yaslayıp yere çökerken gözlerimi karanlığa diktim.
Yetimhanenin o rutubetli duvarları beni bir savaşçı olarak eğitmişti. Şimdi ise karşımdaki düşman sadece dışarıda değil, aynı zamanda bu lüks malikanenin koridorlarındaydı. Uyuyamazdım. Tetikte beklemeliydim.
Gecenin bir yarısı, koridordan gelen neredeyse hışırtı kadar hafif bir ayak sesiyle gövdem kaskatı kesildi. Adımlar tam benim odamın kapısının önünde durdu. Nefesimi tuttum. Kapının altındaki boşluktan sızan loş koridor ışığı, bir gölgenin oraya çöktüğünü gösteriyordu. Birkaç saniyelik o ölümcül sessizliğin ardından kapının kulbu yavaşça aşağı indi.
Sandalye, kulbun daha fazla inmesini engelleyerek büyük bir dirençle gıcırdadı. Kapının arkasındaki her kimse, içeri girilmeyeceğini, içerideki kızın bir av değil, pusuda bekleyen bir avcı olduğunu o an anladı. Kulup eski haline döndü. Kapının arkasından derin, alaycı ama bir o kadar da sarsılmaz bir ses yükseldi. Bu ses Leonardo’ya aitti. En büyük abime.
"Kapının arkasına barikat kuracak kadar akıllı olman güzel, Aria," dedi, sesi ahşap kapının kalınlığına rağmen odanın içinde buz gibi yankılandı. "Ablanın gözünü korkutmasına izin verme ama onun sözlerini de yabana atma. Burada hayatta kalmak istiyorsan kapıları kilitlemeyi değil, seni buraya kilitleyen gücü eline almayı öğreneceksin. Yarın sabah erkenden çalışma odamda ol. Sana bu ailenin neyi temsil ettiğini göstereceğim. Geç kalma."
Ayak sesleri yavaşça uzaklaşırken sırtımı sandalyeden ayırmadım. Kalbimin ritmi hızlanmıştı ama bu kez korkudan değil, içimde giderek büyüyen o hırçın hırstan dolayıdır. Leonardo da beni hemen kabullenmemişti. O da bir lider olarak zayıflığımdan şüphe ediyor, beni tartıyordu.
İlk ışıklar pencerelerden süzülüp odayı aydınlattığında, sandalyeyi kapının arkasından çektim. Aynadaki yansımama baktım. Gözlerimin altı uykusuzluktan hafifçe kararmıştı ama bakışlarımdaki o hırçın, diz çökmeyen ateş her zamankinden daha gürdü. Banyoya geçip yüzüme buz gibi su çarptım. Dolapta benim için hazırlanan o koyu renk, sert kesim kıyafetlerden birini seçip üzerime geçirdim. Kolyeyi yeniden boynuma taktım; o benim bu eve ait olduğumun kanıtıydı ama aynı zamanda sokakları unutmayacağımın da yeminiydi.
Odadan çıkıp o devasa mermer merdivenlerden aşağı indiğimde, malikanenin o sessiz heybeti üzerime doğru geliyordu. Leonardo’nun çalışma odasının önüne geldim. Kapıdaki iki devasa cüsseli koruma beni gördükleri an saygıyla geri çekilip kapıyı araladılar.
İçeri adım attığımda, odanın kokusu bile gücü temsil ediyordu; eski kitaplar, pahalı tütün ve sert ahşap kokusu. Leonardo, arkasındaki devasa şehir manzaralı camın önünde, elleri arkasında bağlanmış bir şekilde dışarıyı izliyordu. Masanın üzerinde ise eski, sararmış ve üzerinde yine o gümüş kolyemdeki kraliyet tacının mühürü basılı olan kalın bir dosya duruyordu.
"Tam vaktinde," dedi Leonardo, arkasını dönmeden. Sesi, dün geceki kapı arkasındaki o soğuk uyarının tam aynısıydı. "Oyun bitti Aria. Şimdi, 19 yıl önce seni o beşikten kimin, hangi bedelle çaldığını öğrenme vakti. Ve o bedeli ödetirken, senin de elini kana bulayıp bulamayacağını göreceğiz."
Bakışlarımı masadaki o gizemli dosyaya diktim. İçimdeki o savaşçı ruh, bu karanlık imparatorluğun sırlarını yutmak için tamamen hazırdı.
Leonardo, sözlerini bitirdikten sonra yavaşça arkasını döndü. Gözlerindeki o sarsılmaz otorite, masanın üzerindeki sararmış dosyaya sızan loş ışıkta daha da keskinleşmişti. Masaya doğru ağır adımlarla yürüdü, uzun ve kemikli parmaklarını o kalın dosyanın üzerine koydu.
"Bu dosya, 19 yıl boyunca açılan her tünelin, dökülen her damla kanın ve peşinden koştuğumuz her yalanın haritası Aria," dedi, sesi odanın içindeki ahşap kokusuna karışırken buz gibiydi. "Babam, senin kaçırıldığın o gece şehri ateşe verdiğinde, arkada sadece küller kalmıştı. Ama o küllerin arasında saklanan bir yılanı gözden kaçırmışız. İçeriden birini."
Nefesimi tuttum. İçimdeki o uykudaki savaşçı ruh, bu kelimelerle birlikte adeta bir kor gibi parladı. "Kim?" diye sordum, sesimdeki o dikbaşlı tonu koruyarak. "Beni o beşikten alan, beni o yetimhanenin soğuk duvarlarına mahkum eden kimdi?"
Leonardo dosyayı açmadı. Onun yerine masanın üzerindeki telsize uzandı ve düğmesine bastı. "Dimitri, arabayı hazırlayın. Varisle birlikte gidiyoruz," dedi kısa ve net bir emirle. Telsizi bırakıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "Bunu sana anlatmayacağım Aria. Bunu sana göstereceğim. Çünkü bir Moretti, düşmanının adını ezberlemez; onun acısını kendi gözleriyle görür."
Malikaneden çıkıp Dimitri’nin beklediği o siyah, zırhlı araca bindiğimizde dışarıdaki yağmur yerini gri, kasvetli bir sise bırakmıştı. Şehrin en ücra, terk edilmiş liman bölgesine doğru ilerlerken arabanın içindeki sessizlik patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Dimitri dikiz aynasından bana bakıp hafifçe onaylar anlamda başını salladı. Yanımda oturan Leonardo ise cebinden çıkardığı gümüş tabakasından bir sigara yakmış, dumanın arasına sakladığı o acımasız planları düşünüyordu.
Araba, paslanmış demir kapıları olan, terk edilmiş devasa bir hangarın önünde durdu. Etrafta siyah takım elbiseli, elleri tetikte bekleyen onlarca Moretti fedaisi vardı. Dimitri arabadan inip kapımı açtığında, sokağın o çamurlu, kirli kokusu burnuma doldu. Ama geri adım atmadım. Yetimhane köşelerinde dayak yerken bile kaçmamıştım, şimdi kendi geçmişimin hesabını sormaya giderken asla kaçmazdım.
Leonardo ve Dimitri'nin ortasında, o devasa hangarın gıcırdayan paslı kapısından içeri adım attım. İçerisi karanlıktı, sadece tavanın tam ortasından sarkan tek bir çıplak ampul, mekânı tekinsiz bir sarılıkla aydınlatıyordu. Havada ağır bir rutubet, pas ve kan kokusu vardı.
Ve o ampulün hemen altında, demir bir sandalyeye zincirlenmiş, yüzü gözü darmadağın olmuş yaşlı bir adam oturuyordu. Üzerindeki pahalı ama şimdi yırtılmış olan takım elbiseden, zamanında güçlü biri olduğu anlaşılıyordu. Ama şimdi, karşısında duran Moretti gücünün altında bir solucan gibi titriyordu.
"Gözlerini aç, hain," diye gürledi Dimitri’nin sesi, hangarın boş duvarlarında yankılanarak.
Adam ağır zincir şakırtılarıyla başını kaldırdı. Şişmiş, kanlı gözleri önce Leonardo’ya, sonra Dimitri’ye kaydı. En son ise benim boynumda parıldayan gümüş kolyeye ve yüzüme kilitlendi. O an adamın gözlerinde öyle devasa, öyle ölümcül bir korku belirdi ki, sanki karşısında bir insan değil, bir azrail görüyordu.
"O..." diye fısıldadı adam, çatallı ve kan tüküren sesiyle. "İmkansız... O ölmüş olmalıydı... Yaşamıyor olmalıydı..."
Leonardo adımlarını adamın tam önünde durdurdu. Siyah kabanının düğmesini yavaşça açtı, elini belindeki altın kaplama silahının kabzasına götürdü. O sarsılmaz, acımasız otoritesiyle adama tepeden baktı. Salondaki o sakin abi gitmiş, yerine ülkenin en acımasız mafya lideri gelmişti.
"19 yıl önce aldığın o rüşvetin, Moretti kanını satmanın bedelini ödeme vakti geldi, Erdem," dedi Leonardo, sesi bir ölüm fermanı kadar netti. Sonra arkasına dönüp doğrudan bana baktı. "Bu adam seni o gece kundaktayken düşman aileye teslim eden ilk el, Aria. Biz mafyayız ve bizim dünyamızda ihanetin cezası asla hafif olmaz. Şimdi cezanı çekme vakti."
Dimitri arkadan ağır, paslı bir demir zinciri ve bir çift kerpeteni masanın üzerine bıraktığında çıkan o keskin metal sesi hangarda yankılandı. Adam sandalyede deliler gibi çırpınmaya, zincirleri sarsmaya başladı. "Yalvarırım... Yapmayın... Marcus Moretti'ye söyleyin, her şeyi anlatacağım!" diye çığlık attı.
Leonardo silahının emniyetini yavaş bir çıt sesiyle indirdi. Dimitri masadaki o acımasız aletlere doğru elini uzattı. Odadaki hava tamamen ölüm kokuyordu. Leonardo gözlerini adamdan ayırmadan bana baktı. "Arkanı dönmek istiyorsan şimdi dön Aria. Çünkü buradan sonrası temiz kalmayacak."
Çenemi kaldırdım. Gözlerimi o hainden ayırmadım. İçimdeki savaşçı ruh, o acımasız yöntemlerin eşiğinde, tam o karanlığın ortasında şaha kalktı. Gitmeyecektim.
Dimitri elindeki aletle adama doğru ilk ağır adımını attı, adamın korku dolu çığlığı hangarın tavanına yükseldi ve...















