İçeriğe geç

Gerçek Ailem:Kayıp Varis

Bölüm 4 · 5 dk okuma

Gerçek Ailem:Kayıp Varis

Bölüm 4

4. BÖLÜM: RUTUBET KOKUSU

Beş Yıl Önce...

Yetimhanenin koridorları, kış aylarında dışarıdaki sokaklardan bile daha soğuk olurdu. On dört yaşımdaydım. Hayatın en acımasız, en çiğ yüzüyle o yaşta, o griye boyanmış ve rutubet kokan duvarların arasında tanışmıştım. Bizim gibi kimsesiz çocuklar için hayat, yaşanacak güzel bir macera değil; sadece bir sonraki güne sağ çıkabilme savaşıydı.

O gece de dışarıda tıpkı şimdiki gibi sert bir fırtına koptu kopacaktı. Yetimhanenin tavanından sızan yağmur suları, koğuşun köşesindeki plastik kovaya ritmik, sinir bozucu bir sesle düşüyordu. Üzerimdeki incecik, yırtık battaniyeye daha da sıkı sarıldım. Midem açlıktan kazınıyordu, akşam yemeğinde verilen o bayat ekmek parçası çoktan eriyip gitmişti. Ama açlıktan daha büyük bir derdim vardı: Bu cehennemde ruhumu kaybetmeden ayakta kalabilmek.

"Aria! Kalk ayağa!"

Koğuşun paslı demir kapısı büyük bir gürültüyle duvara çarpılarak açıldı. İçeri giren, yetimhanenin en zorba, arkasına aldığı birkaç kızla buraların lideri olduğunu sanan Esma ve yanındaki iki suç ortağıydı. Gözlerinde, çaresiz ve korumasız gördükleri herkesi ezmekten, canını yakmaktan zevk alan o vahşi, sadist parıltı vardı. Amaçları sadece beni hırpalamak değil, içimdeki o son direnç kırıntısını da yok etmekti. Yetimhane yönetimi bizim gibi çocukların kavgalarını görmezden gelirdi. Bu kapıların ardında yazısız bir kural vardı: Güçlü olan ezer, zayıf olan ise görünmez bir gölgeye dönüşürdü.

"Ne istiyorsunuz yine?" dedim, yatağımdan yavaşça doğrulurken.

Sesimin titrememesine, gözlerimdeki korkuyu gizlemeye özen gösterdim. Sokaklar ve bu gri duvarlar bana çok erken öğretmişti; korkunu belli edersen, avcıyı daha da beslerdin.

"Boynundaki o cici kolyeyi," dedi Esma, adımlarını ranzama doğru ağır ağır atarken. Gözlerini göğsümde parıldayan gümüş metale dikmişti. "Yıllardır o süslü zincirin arkasına saklanıyorsun. Sanki bir gün seni kurtarmaya birileri gelecekmiş gibi... Ver onu bana. Satıp parasıyla kendimize sigara ve yiyecek alacağız."

Elim gayriihtiyari göğsüme gitti, kolyeyi avcumun içinde sımsıkı gizledim. O kolye benim bu dünyadaki tek gerçeğimdi. Kime, nereye ait olduğunu bilmediğim ama geceleri hıçkıra hıçkıra ağlarken bana "Sen yalnız değilsin, bir geçmişin var Aria" diye fısıldayan yegane bağdı. Onu verirsem, kimliğimi de kaybederdim.

"Asla," dedim, sesimi daha da kalınlaştırarak. "Ona dokunamazsın."

Esma’nın yüzündeki o kibirli gülüş anında soldu. "Alın şunu!" diye bağırdı yanındakilere.

Kızlar üzerime atıldığında kendimi savunmaya çalıştım ama üç kişilerdi. Beni ranzadan aşağı, o buz gibi beton zemine fırlattıklarında sırtımdan yükselen acıyla nefesim kesildi. Üçü birden üzerime çullandı. Biri kollarımı zemine çiviledi, diğeri saçlarımdan kavrayıp kafamı yere bastırdı. Esma, dizini göğsüme bastırıp tırnaklarını boynuma geçirdi. Kolyenin gümüş zincirini koparmak için hoyratça asıldı. Boynumun derisinin yırtıldığını, aşağı doğru süzülen kanın sıcaklığını hissettim.

Tam o an... İçimde, o güne kadar varlığından bile haberdar olmadığım, hücrelerimin en derininde uyuyan o vahşi, o hırçın ruh ilk kez büyük bir öfkeyle uyandı. Ben Moretti kanı taşıyordum; o an bunu bilmesem de, haksızlığa karşı diz çökmeyi reddeden, canı yandıkça daha da hırçınlaşan o asil genler damarlarımda şaha kalktı.

"Benden... hiçbir şey... alamazsınız!" diye kükredim.

Tüm gücümü tek bir noktada toplayıp sağ kolumu tutan kızın suratına tekme attım. Kız acıyla geriye savrulurken, üzerimdeki ağırlığın hafiflemesini fırsat bilip Esma'nın saçlarını kavradım ve kafasını ranzanın demir ayağına sertçe çarptım. Odada yankılanan o tok sesle birlikte Esma inleyerek yere yığıldı. Yerden hızla doğruldum, kırık bir ranza demirini ellerimin arasında bir silah gibi sıkıca kavradım.

Nefes nefeseydim. Boynumdan akan kan göğsüme, kolyemin üzerine sızmış, o gümüş kraliyet tacının kıvrımlarını kırmızıya boyamıştı.

Karşımdaki üç kız, o an yüzümde ve gözlerimde gördükleri o ölümcül ifadeden o kadar korktular ki, geri adım atmak zorunda kaldılar. Karşılarında artık canı yanan, ezebilecekleri çaresiz bir yetimhane kızı yoktu. Karşılarında, kendi kanını akıtanların canını almaya hazır bir savaşçı duruyordu.

"Bir daha," dedim, sesimdeki o buz gibi, insanı felç eden otoriteyle. "Bana, kolyeme ya da eşyalarıma dokunmaya cüret ederseniz, yemin ederim bu yetimhaneyi başınıza yıkarım. Beni öldürmediğiniz her gün, sizin azabınız olurum."

O geceden sonra o duvarların arasında kimse bana elini bile süremedi. Sokaklar beni hırpaladıkça ben daha da sertleştim, kalbimin etrafına etten ve kemikten duvarlar ördüm. Gazetelerde, televizyonlarda ya da kafede çalışırken masalarda konuşulan o "Moretti" ismini, ülkenin en karanlık mafya imparatorluğunu duyduğumda hep ürperirdim. İnsanlar onların acımasızlığından, sarsılmaz güçlerinden bahsederdi.

Asla tahmin edemezdim. O her satırında ölüm ve korku yazan ailenin, benim canımdan kanımdan olan gerçek ailem olduğunu; uğruna yetimhane zemininde kan döktüğüm o kolyenin, beni bir gün o imparatorluğun tahtına taşıyacak tek miras olduğunu asla bilemezdim.

Ben o soğuk odada, kendi savaşımı tek başıma vererek büyümüştüm.

Esma ve yanındakiler, burunlarından ve patlayan dudaklarından sızan kanı elleriyle silerek koğuştan arkalarına bakmadan kaçtıklarında, odadaki o ağır sessizlik yerini sadece benim düzensiz, hırçın nefes seslerime bıraktı. Ellerimdeki ranza demirini yavaşça yere bıraktım. Demir mermere çarptığında çıkan o keskin ses, sanki çocukluğumun bittiğinin resmi ilanıydı.

Dizlerim titriyordu ama çökmeyi reddettim. Yatağımın kenarına tutunarak zemine sızan kanıma baktım. Boynumdaki kesikten sızan sıcak kan, gümüş kolyenin üzerindeki o asil tacın kıvrımlarını tamamen doldurmuş, metali kızıla boyamıştı. O an anladım ki, bu kolye sadece bir süs ya da geçmişten kalan soluk bir hatıra değildi; o, benim canım pahasına korumam gereken tek kalem, tek sığınağımdı.

O geceden sonra yetimhanenin o gri, rutubetli koridorlarında fısıltılar yükselmeye başladı. Kimsesiz, arkasız, sessiz Aria gitmiş; yerine gözlerinde ölümcül bir kararlılık taşıyan, dokunanı yakan o kız gelmişti. Müdüründen hademesine, koğuş liderlerinden en arkadaki sessiz çocuklara kadar herkes benden çekinir olmuştu. Çünkü biliyorlardı; kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir insandan daha tehlikeli çok az şey vardı bu dünyada.

Yıllar böyle geçti. Her kış daha soğuk, her yaz daha yalnız hissettirdi. On sekiz yaşıma bastığımda, yetimhanenin o demir kapısından elimde tek bir valizle sokağa fırlatıldığımda da arkama dönüp bakmadım. Sokaklar beni hırpaladıkça ben daha da sertleştim, kalbimin etrafına etten ve kemikten aşılmaz duvarlar ördüm. Bir kafede iş bulup sabahın ilk ışıklarından gecenin karanlığına kadar bardağı bir liraya çay doldururken, masalarda konuşulan o fısıltılara hep kulak misafiri olurdum.

"Moretti ailesi yine limandaki sevkiyatı basmış," derdi takım elbiseli adamlar kahvelerini yudumlarken. "Ülkenin en karanlık, en güçlü mafya imparatorluğu onlar. Marcus Moretti tek bir lafıyla şehri ateşe verir, oğulları ise o ateşi harlayan cellatlardır."

Ben o konuşmaları dinlerken sadece ürperirdim. O her satırında ölüm, güç ve korku yazan acımasız ailenin, benim canımdan, kanımdan olan gerçek ailem olduğunu asla tahmin edemezdim. Uğruna yetimhane zemininde kan döktüğüm, tırnaklarımla koruduğum o gümüş kolyenin, beni bir gün o sarsılmaz imparatorluğun tahtına taşıyacak tek miras olduğunu asla bilemezdim.

Ben o soğuk, kimsesiz odada, kendi savaşımı tek başıma vererek, kendimi bir Moretti gibi eğiterek büyümüştüm. Ve şimdi, o doğru zaman nihayet gelmişti.

Bölüm sonu

30 yorum