İçeriğe geç

Genoktonia

Bölüm 3 · 36 dk okuma

Genoktonia

Bölüm 3

3. Bölüm Buralardan Uzak

Genç kadın gözlerini hafifçe kırpıştırdı ve kahvaltı masasına göz gezdirdi; dört dilim salam, bir haşlanmış yumurta, doğranmış salatalık ve domates. Kahvaltı da fazla yemeyi sevmiyordu, gerekte yok diye düşünüyordu. Sonuçta, karnı iki lokmayla doyuyordu. Gözleri küçük yemek masasının örtüsüne takıldı: eski beyaz arka plan üzerine açık kahverengi arı desenleri vardı. Babası, çocukken ailesiyle arıcılık yaparmış, bu da oradan kalma bir örtüydü. Savaştan sonra bir çok insan el ele verip doğayı yeniden kazanmak için çok çabalamış, bunlardan biri de ailesi. Devletler özellikle çiftçilere yatırım yapıp, savunma sanayiden bir süreliğine çekilmiş. Bu yüzdendir ki eskiden çok aktif olan fabrikalar, şimdilerde hayvanların yaşam alanı haline geldi. Eğer 25. yy'daysanız; Camları patlak, duvarlarında grafitiler olan, yeşillerle kaplı fabrikalar görmek çok zor bir şey değil, zor olan işleyen bir fabrika bulmak. Elpis eline yarım bir ekmek aldı ve kahvaltı için hazırladıklarından arasına tepiştirmeye başladı. Neden bu devirde doğmak zorundaydı ki? Ekmeği kapattı ve bir ısırık aldı sandviçinden. Aklında dün evine gelen 2 garip adam vardı. Amaçları neydi, neden buradalardı? Elpis onlarla aynı okula gitmediğine yemin bile edebilirdi. Sonuçta tanışma partisi verirsen evine hırsız bile girebilir. Elpis lokmasını yuttu ve derin bir nefes aldı. Neyse ki dün olan dağınıklık için birilerini kiralamıştı, tek başına onun altından kalkamazdı. Yavaş yavaş sandviçini yerken gözleri telefonunun ekranına düşen bildirime takıldı. Joseph bir mesaj atmıştı. Elpis yavaşça gülümsedi ve telefonu eline aldı. "Dün çok eğlendim!" Elpis'in gülümsemesi bu mesajla beraber genişledi. Telefonu iki eliyle tuttu ve geri mesaj atmak için klavyeyi açtı. "Eğlenmene sevindim." yazdı ve gülümseyen bir emoji gönderdi. Ardından telefonu geri yerine bıraktı ve tekrar somurtuşunu suratına takındı.

Yemeği bitince tabakları topladı ve mutfağa doğru yola koyuldu. Bulaşıkları üstünkörü temizleyip tezgaha bıraktı. Aslında sisli ve yağmurlu bir günde onu uykudan uyandırıp ilham verecek iyi bir şey vardı: Bir bardak soğuk kahve... Belki iki bardak. Buzdolabına yöneldi ve kapağını açtı. Kapaktaki aromalı kahvelere göz gezdirdi; karamelli, vanilyalı, çikolatalı ve... Elpis duraksadı, buzdolabının kapağında bir aroma daha vardı. Bulmak için neredeyse ülke değiştirmek üzere olduğu bir aroma, anason... Elpis gülümseyerek kahveyi eline aldı. Bu güzellik nereden, nasıl buraya gelmişti? Dün ki partide biri içmek için getirip buzdolabında mı unutmuştu acaba? Mal bulanındı, Elpis hafifçe dans etmeye başladı, ellerini sağa sola savururken merdivenlere yöneldi. Çatı katına çıkarken, yaşayacağı hazzı ve huzuru düşünüp heyecanlanıyordu. Elpis sonunda çatıda ki küçük mekanına vardığında sandalyesine oturdu ve kahveyi masaya bıraktı. Masasında ki eski çekmeceden bir kaç kağıt çıkardı. Kahvesini açmak için yöneldi. Bakışları kutuya yapıştırılmış nota kaydı. Genç kızın gülümsemesi suratından silindi. Biri bunu yanlışlıkla değil bilerek bırakmıştı. Olayın garipleşmesi de tam bu noktada başlıyordu. Babası dışında kimse Elpis'in anasonlu kahveye bayıldığını bilmiyordu. Kendi kendine söylendi: "Belki sadece bir tesadüf-..." düşünceleri onun lafını böldü. Bu kahveyi bulmak uğruna neredeyse canından oluyordu. "Hayır, bu bir tesadüf değil!" dedi sert bir şekilde ve notu kutudan söküp okudu:

"Elpis Pandora Price,

Zor bir hayatın oldu, biliyoruz. Önce annen, sonra büyük abin... Seni yetiştiren kişi bile tam anlamıyla var olmadı. Aradığın kişiler bizleriz, bizi bulman için sana bir mesaj bıraktık. Bazı şeyler umduğun gibi olmayabilir. Bu arada verdiğimiz rahatsızlık için lütfen bu küçük hediyeyi kabul et. Seni bekliyoruz Price...

İmza: Habib"

Elpis yutkundu ve elinde ki kahveye baktı. Artık içmek için bir hevesi kalmamıştı. Hayatını nasıl bu kadar iyi bilebilirlerdi ki? Kutuyu ters çevirdi ve altında yazanı okudu. Bir telefon numarası ve bir koordinat vardı. Elpis derin bir nefes aldı, sakince pcyi açtı. O sırada aklında kaybettiği annesiyle abisi vardı. Babasının onunla pek ilgilenmemesi, tüm hayatını kitaplar ve çizime yöneltmesi, hiç arkadaşının olmaması... Elpis tüm bunların arasında bir şeyi daha fazla düşünüyordu. "Bazı şeyler umduğun gibi olmayabilir." Bu ne demekti, neden bahsediyorlardı? Yoksa teyzesi Zoe'ya bir şey mi olmuştu? Elpis pcden bir harita açtı ve koordinatları oraya girdi. Koordinatlar Vancouver'ı gösteriyordu. Burası yaşadığı yere arabayla yaklaşık 15 saat uzaklıktaydı, uçakla bu süre 2 saate düşüyordu. Orası bombalardan en az hasarı alan yerlerden birisiydi. Elpis'in kaşları çatıldı, Zoe teyzesi burada oturuyordu. "Umarım Zoe teyze iyidir." dedi kendi kendine. Onu hiç görmese de tek akrabasının da ölmüş olması gerçeği korkutuyordu. Elpis'in içinde ki merak onu yiyip bitiriyor, bir yandan da oraya nasıl gideceğini düşünüyordu. Okul işini bir şekilde halledebilirdi, babası zaten çok uzaktaydı, maddi olarak da iyi durumdaydı fakat...

Fakat oraya gidecek cesareti yoktu. Bu insanlar bilim insanı olabilirdi. Ama ona bir şey yapacak olsalar evdeyken yapabilirlerdi. Ayrıca Elpis mutasyonlu değildi. Derin bir nefes aldı ve kendi kendine fısıldadı. "Hayatta tutunacak bir şeyim yok." dedi ve bir havayolu sitesine girdi. Merakı onu yiyip bitiriyordu. En yakın uçuş öğleden sonra saat 3'teydi. Elpis ekranın sağ alt köşesinde ki saate baktı. Saat neredeyse bir olmak üzereydi. En yakın havaalanı yarım saat uzaklıktaydı. Kendi kendine yetişebilirim diye düşündü ve tek yön bilet aldı. Muhtemelen oraya gidecek, araştıracak ve eğer bir şey bulamazsa bir otelde konaklayıp ertesi gün dönecekti. Hem en azından farklı bir yer görmüş gezmiş olurdu. Elpis yerinden fırladı ve bir çanta hazırlamak için aşağı kata yöneldi. Zihninde 'Ne yapıyorum?' ben diye düşünüp duruyordu ama merakı o düşünceyi bastırıyordu.

Çantayı hazırladıktan sonra gözü muştasına kaydı. Kendini korumak için yumruklarını kullanabilirdi. Fakat muştayla daha sert bir darbe indirebilirdi. Kafasını iki yana salladı ve muştayı da çantaya koydu. Çantayı sırtına geçirdi ve montunun fermuarını kapatıp taksi çağırmak için telefonunu açtı. Yakınlarda olan bir taksiyi çağırdıktan sonra saatine baktı. Uçuşa bir saat vardı. Aşağı inmek için merdivenlere yöneldiğinde bir basamak ayağı kaydı. Heyecandan tüm vücudu titriyordu. Kendini sakinleştirmek için derin bir nefes aldı ve yavaş yavaş aşağı inmeye başladı. Kapının önüne geldiğinde korna sesini duydu. Kapıyı açtı ve çıkıp dışardan kilitledi. Ardından arabaya doğru yürüdü. Hava soğuk ve kapalıydı, hafif çiseleyen yağmurda cabasıydı tabii. Elpis ön koltuğa oturdu ve taksiciye baktı. Otuzlu yaşlarında, kumral, yeşil gözlü adam Elpis'e samimi bir şekilde gülümsedi. Elpis'te aynı şekilde karşılık verdi ve "Havaalanı" dedi. Taksi sonunda durduğunda Elpis bilekliğini arabanın ortasında bulunan kutuya okuttu ve gülümseyerek " İyi günler" deyip arabadan indi. Saate baktı, uçuşa daha yirmi beş dakika vardı. Havaalanının kapısından içeri girdi . Gerekli bir kaç işlemi yaptıktan sonra uçak kapısına yöneldi.

Yeri cam kenarı olduğu için mutluydu. Hafifçe uçakta göz gezdirdi; beyaz koltuklar, beyaz tavan, beyaz duvar, beyaz o, beyaz şu... Uçaklar neden beyaz olmak zorundaydı ki diye düşündü. O bu düşünürken pilot anonsla kalkışa geçtiklerini söyledi. Elpis kemerini bağladı ve çantasından kulaklıklarını çıkarıp kulağına taktı. Telefonundan rahat bir melodi açıp gözlerini kapadı. Her zaman kalkışta heyecanlanırdı. Onu biraz rahat ettirecek şey eski dünya melodileriydi. Sahi o zamanlarda insanlar nasıl şeyler yaparlardı, nereleri gezerlerdi? Dedesinin çocukluk fotoğrafları, savaş sırasında harabe olmuş binalarda bulduğu dergiler, eski gazeteler ve programlardan biliyordu sadece. New york'ta ki cadde, İngiltere sokakları, Çin seddi, İstanbul'daki kuleler ve daha bir sürü yok olmuş yerler... Elpis bunları canlı görmek için her şeyini verebilirdi, ama bu artık imkansızdı. Bombalar tam üstlerine düştüğünde tüm dünya olanlardan bir haberdi. Elpis orada aileleriyle gezmeye çıkan insanlar için üzüldü. Hiç biri son gününü yaşadığını bilmiyordu. Fakat yine de olanları düşündükten sonra ilk ölmek bir hediyeydi. Geride kalanlar için hayat zorlaşmaya başlayacaktı. Korku, dehşet, umutsuzluk, vücutlarında ki yanıklar, solunmaz hava, sürekli üstlerine düşen uçaklar ve bombalar, işgalci askerler, sağlık malzemelerinin bulunmaması ve yiyecek sıkıntısı. Neden tüm dünya bir anda savaşa girmişti ki? İnsanlık neden birbirini öldürmek istiyordu. Elpis bunları düşünürken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. En kötüsü de can veren, nesli tükenen, sürekli mutasyona uğrayan hayvanlar. Düşünceler ve melodiler onun uçağı düşünmesini engellemişti. Elpis şimdi de düşüncelerinden kurtulmak için pencereden dışarı baktı. Ama bunun yardımı olmadı, aksine daha fazla düşünmesine sebep oldu. Kocaman bir yolcu uçağı enkazı şehir merkezinin yakınlarına düşmüştü. Uçak sanki bıçakla dilimlenmiş gibiydi, etrafında ve içinde büyüyen otlar da öyle göstermiş olabilirdi tabi. Elpis derin bir nefes aldı ve orada ölen tüm insanlar için dua etti.

Uçak inişe geçtiğinde Elpis gözlerini açtı. Dua ederken uyuya kalmış olmalıydı, zaten gece de geç yatıp iyi uyuyamamıştı. Telefonundan saate baktı, 18:15. Yavaşça yerinde doğruldu ve pencereden dışarı baktı, inmek üzerelerdi. Hava kapalı ve sisliydi. Elpis şehri incelemeye başladı. Küçük bir sahil kasabası gibi gözüküyordu. Bir sürü küçüklü büyüklü adaya sahipti ve hepsi birbirine yakındı. Ardında ise kocaman bir orman onu karşılıyordu. Elpis telefonunun ekranını açtı ve esneyerek kaydettiği numaraya baktı. Bu bir kadın mıydı, erkek miydi? Gerçi ne fark ederdi ki. Ama yine de kimle konuşacağını merak ediyordu, veya neyle karşılaşacağını. Kadın olma ihtimalini düşündü Elpis. Çok fazla değildi çünkü notta 'Habib' yazıyordu. Uçak durduğunda Elpis çantasını aldı ve çıkışa doğru yöneldi.

Havaalanının bahçesinde bir banka oturdu. Hava gerçekten soğuktu. "İyi ki kalın olan montumu giydim" dedi sessizce. Etrafı incelemeye başladı. İnsanlar oldukça güler yüzlü ve mutlu gözüküyordu. Sanki dünya hiç bir felaketten çıkmamış gibi. Sonuçta burası bombalardan ve savaştan en az hasarı alan yerlerden biriydi. Elpis çantasından bir paket sigara aldı. Ardından elini cebine attı ve eski bir çakmak çıkardı. Paketi açtı ve içinde sadece bir kaç dal kaldığını fark etti. "Hay s!keyim, sigara almayı hiç akıl edemedim..." dedi kendi kendine. Ardından etrafı kolaçan etti. Gözleri bir dükkan aradı. "Yakınlarda yok, ne harika ama!" dedi. Paketten bir dal aldı ve tek elini siper ederek sigarayı yakmaya çalıştı. Çakmak sürekli sönüyordu. Elpis defalarca denedi, sonunda sağ baş parmağı çakmakta ki taş yüzünden siyah olmuştu. Ardından çakmağın içinde ki taş fırladı. Elpis göz devirdi ve taşı almak için eğildi. Başka çakmağı yoktu ve en yakın market nerede bilmiyordu. Birinden de isteyemezdi, etrafta ki kimse sigara içiyor gibi gözükmüyordu. Elpis taşı ararken bir erkek sesiyle irkildi. "Hiç uğraşma istersen, bende var."

Elpis başını yavaşça yukarı kaldırdı. Genç kadının kaşları çatılmıştı. Karşısında yaklaşık 1,80 boylarında, asyalı, siyah saçlı genç bir adam duruyordu. Elpis samimi bir gülümseme taktı suratına. Genç adam Elpis'e siyah bir çakmak uzattı. Elpis çakmağı adamdan alırken "Teşekkür ederim çok naziksiniz." dedi. Elpis çakmağı hiç incelemeden yaktı ve sigaranın ucuna götürdü. Sigara hafif bir çıtırtıyla alev aldı. Elpis dumanı içine çekerken çakmağı incelemeye başladı. Üzerinde basit bir sarı anka kuşu tasarımı vardı. Elpis adama çakmağı geri verdi. Adam ona gülümsedi ve yanını işaret ederek "Oturabilir miyim?" diye sordu. Elpis o sırada sigarasından tekrar bir yudum almıştı. Ağzında ki dumanı üflerken başını onaylarcasına salladı. Adam yanına otururken Elpis ellerini banka dayadı ve en son ne zaman bir asyalı gördüğünü düşündü. Gördüğü diğer asyalıların aksine bu adamın suratı tertemiz, neredeyse kusursuzdu. "Nereden geldin?" diye sordu adam Elpis'in düşüncelerini bölerek. Elpis kafasını çevirdi ve adama baktı. Genç adam sigarasını yakıyordu. Kaşları çatık bir şekilde dumanı içine çekti ve Elpis'e baktı.

"San Francisco." dedi net bir şekilde. Adam gözlerini kıstı. "Böyle bir yerde işin ne merak ettim doğrusu." dedi genç adam. Elpis şaşkın bakışlarla gözlerini kıstı. Neden böyle şeyler soruyordu?Elpis yalan söylemeyi sevmezdi fakat şuan söylemek zorundaydı. Sigarasından bir nefes aldı ve cevapladı "Gezmeye". Adam sessizce güldü. "Vancouver'ı mı? San Francisco'dan gelip?" dedi. Elpis'in kaşları çatıldı. Bu adam kim oluyordu da onunla böyle alay edebiliyordu. Elpis adamı cevapladı. "Hıhım çok komikmiş, şimdi kes sesini birine telefon etmem gerekiyor." dedi ve cep telefonunu çıkarıp numarayı aramaya başladı. Bir kaç kaydırmadan sonra numarayı bulmuştu. Elpis'in zihninde ki düşünceler cevaplansa iyi olurdu. Onu kim arıyorsa, amacı neyse artık öğrenmek istiyordu. Elpis numarayı aradı ve telefonu kulağına götürdü. Telefon çalmaya başladığındaysa Elpis'in buz kesilmesine sebep olan bir şey oldu. Tam olarak yanında oturan adamın telefonu çalmaya başladı. Elpis korkmuş ve gerilmişti. Telefon hala çalıyordu ama Elpis'in kapatmaya cesareti yoktu. Olduğu yerde kıpırdamaya bile cesareti yoktu. Yavaşça başını adama doğru çevirdi. Adamın suratında sinsi bir gülümseme vardı. Cebinden iğrenç bir şekilde çalan telefonu çıkardı ve kapattı. Ardından ciddi bir ses tonuyla konuşmaya başladı. "Elpis Pandora Price, ben Aiko. Tanıştığımıza memnun oldum." dedi. Elpis şaşkın bakışlarla donakalmıştı. Adını bilmesine şaşırmıyordu, sonuçta evine kadar gelip en sevdiği kahveyi bırakmışlardı buzdolabına. İlk karşılaşması için hazır değildi, en azından uzaktan görmesi gerekiyordu. Gerilmişti ve kafasında ki düşünceler oradan oraya adeta zıplıyordu. Yanlış bir şey söylememek için sustu. Aiko gözlerini devirdi ve tekrar konuştu. "Bu kadar gerilmene gerek yok, seni yemeyeceğim." dedi. Elpis suratında ki şaşkınlığı silmek zorundaydı. Kocaman gülümsedi ve cevapladı. " Ben sadece şaşırdım." dedi samimi olmaya çalışarak. Aiko ona göz kırptı ve ayağa kalktı. "Gidelim mi?" diye sordu. Elpis tekrar şoka uğrayarak sordu: "Nereye?" Aiko ona uzakta duran lacivert bir pickupı işaret ederek konuşmaya başladı: "Aradığın cevaplar bende değil, seni oraya götüreceğim." dedi. Elpis arabaya baktı, kafasının içinde düzinelerce soru vardı. Ama bir korkak gibi gözükmek istemiyordu. Tanımadığı birinin arabasına ilk kez binmiyordu. Başıyla onayladı ve ayağa kalkıp Aiko'yu takip etti. Arabanın yanına vardıklarında Aiko kapıyı açtı ve Elpis'e binmesini işaret etti. Elpis arabaya bindi ve kapı arkadan kapandı. Aiko da ön koltuğa oturdu ve anahtarı takıp arabayı çalıştırdı. Aiko bir kolunu Elpis'in olduğu koltuğa dayadı ve vücudunun yarısını arkaya çevirip geri geri çıkmaya başladı. "Nereye gidiyoruz?" diye sordu Elpis. Aiko ona dönmeden cevapladı: "Beğeneceğin bir yere." dedi.

Elpis koltukta geriledi ve kollarını önde birleştirdi. Tanımadığı birinin arabasına binmişti ve başına geleceklerden haberi yoktu. Göz ucuyla Aiko'ya kaçamak bir bakış attı. Tek eli direksiyonu tutuyordu. Yüz ifadesi biraz daha yumuşamıştı. Aiko'nun telefonunun çalmasıyla bakışlarını kaçırdı. Aiko boşta ki eliyle telefonu aldı ve açıp kulağına götürdü. Gergin bir şekilde konuşmaya başladı. "Alo?" dedi ve bir süre karşıda ki kişiyi dinledi. Elpis gizlice surat ifadelerini kontrol edip, nasıl bir ruh halinde çözmeye çalışıyordu. "Geliyorum, az bir mesafe kaldı." diye cevapladı tekrardan telefonun öbür ucunda ki kişiyi. Ardından bakışları Elpis'e döndü. Elpis'e bir süre baktı ve sol dudağının kenarını bükerek göz kırptı. Elpis korkak bir şekilde bakışlarını tekrar kaçırdı. "O da yanımda." diye ekledi genç adam, ardından "Görüşmek üzere" dedi ve telefonu kapattı. Elpis bakışlarını yola dikmiş öylece yağmurlu havada arabanın ön camına çarpan yağmur damlalarını izliyordu. "Soru sormayacak mısın?" diye sordu Aiko Elpis'e. Elpis ne diyeceğini bilmiyordu, Aiko biraz sert birisine benziyordu. Üstüne üstlük ona bankta biraz fazla sert çıkmıştı. "Nereye gidiyoruz diye mi sorayım? Söylesen de bilmem zaten." dedi Elpis yumuşak kalmaya çalışarak.

"Haklısın" dedi Aiko ve lafı biter bitmez telefonu çaldı. Gelen çağrıyı görünce arabanın hoparlörüne bağladı ve telefonu açtı. "Hey" dedi hoparlörde ki ses, maskülen ses tonuyla. "Dinliyorum." dedi Aiko ciddi bir ses tonuyla. Ses biraz duraksadı ve ardından yüksek sesli bir kahkaha attı. "Elpis mi yanında?" diye sordu gülerken. Aiko'nun suratında utanç dolu bir ifade belirdi. "Hıhım." diye mırıldandı. "Hoparlörde miyim? Lütfen öyle olayım." diye ekledi ses. "Evet, hoparlördesin." diye cevapladı Aiko. Hoparlörde ki ses boğazını temizledi ve gülmeyi kesti. "Günaydın bayan Price." Elpis'in suratında anlamsız bir gülümseme oluştu. Aiko Elpis'in ne cevap vereceğini merak ederek ona çevirdi bakışlarını. "Size de günaydın." dedi Elpis yumuşak bir tavırla. "Araba yolculuğundan memnun musunuz?" diye sordu. Elpis anlamsızca Aiko'ya baktı ve cevapladı: "Bir kaç takla attık onun dışında gayet iyi." dedi ve güldü. Hoparlörden gelen seste onunla beraber güldü. "Çok konuştun, ne diyeceksen de artık." diye darladı Aiko adamı. Onların gülüşmesinden rahatsız olmuş gibiydi. "Tamam be, iki laf ettirmedin. Habib söylemeyi unutmuş, Elpis aç mı?" diye sordu. Elpis bu tavır karşısında afallamıştı. Habib denilen herif kimdi? Tüm bu olayların başında o adam mı vardı? Aiko meraklı bakışlarla Elpis'e baktı ve tek kaşını havaya kaldırdı. "Değilim tanımadığım beyefendi, teşekkür ederim." diye cevapladı Elpis. Kısa süren sessizliğin ardından "Tamam on dakikaya oradayız, bay." dedi Aiko ve adamın konuşmasına bile izin vermeden telefonu kapattı. Tekrar yola döndüğünde Elpis neden konuşmayı kısa kestiğini merak ediyordu. Genç adam tüm dikkatini yola vermişti. Kaşları tekrar çatıldı ve eski haline geri döndü. Elpis bir müddet bu halini sorguladıktan sonra telefonunu açtı. Bir kaç mesajı vardı, ilk Yulia'nın mesajına döndü. Mesaj yeni yazılmıştı, dört dakika önce.

"Kons sana kafayı takmış halde!" Elpis göz devirdi ve geri mesaj yazmak için klavyesini açtı.

"Ona ilgilenmediğimi söyle." yazdı ve gönderdi. Yulia'nın durumu çevrimiçi oldu, ardından durum yazıyora dönüştü.

"Ağlıyor." Elpis şaşırmıştı, gözleri açıldı ve mesaja bakmaya başladı. Elpis'e bu kadar takması normal değildi. Elpis daha önce hiç böyle bir durumda kalmamıştı. Bir insanın onu bu kadar önemli bir yere koyması çok garip gelmişti. Kons'tan aldığı ilk enerji çok kötüydü, belki böyle davranmasa Elpis ona bir şans verebilirdi.

"Orada mısın?" Yulia'nın mesajı onu düşüncelerinden uyandırmıştı.

"Evet" yazdı Elpis, elleri titrerken.

"Çok rahatsız olduysan kapatayım konuyu, bilmeni istedim sadece." yazdı Yulia.

Elpis buna ne cevap vereceğini bilmiyordu. Birinin onun yüzünden ağlaması... Çok zor bir durumdu.

"Bana onun numarasını verebilir misin? Belki konuşursam halledebiliriz." yazdı Elpis.

Yulia mesajı gördükten sonra yazmaya başladı. Elpis numarayı beklerken derin bir iç çekti. "Sen iyi misin?" diye sordu Aiko. Elpis genç adamın sesiyle irkildi. "Ha? Evet, evet iyiyim." diye geçiştirdi. Aiko telefona ters bir bakış attı. "Gelmek üzereyiz, canını sıkan şey neyse bir an önce hallet." diye ekledi. Elpis bu duygusuzluğundan rahatsız olmuştu. Telefonu titredi, Elpis ekrana baktığında numarayı görebiliyordu. Derin bir nefes aldı ve numarayı aradı. Bir kaç saniye çaldıktan sonra telefon açıldı. "Alo, kimle görüşüyorum?" ses hiç ağlamaklı değildi, Elpisle konuşsun diye yalan mı söylemişlerdi? "Benim, Elpis." dedi sakin bir ses tonuyla. "Şükürler olsun, kendini yıprattı. Telefonu Kons'a veriyorum." dedi konuşan adam. Bu Dimitry olabilir miydi? Telefonun arkasında Elpis'in gürültüden anlayamadığı kısa bir tartışma oldu. "Alo?" dedi Kons titrek sesiyle. Elpis sesini duyduğunda kalbinden bıçaklanmış gibi hissetti. "Nasılsın?" diye sordu ne diyeceğini bilemeyerek. "İyiyim." dedi Kons aynı tonla. Elpis yutkundu: "Neden kendini üzdüğünü anlamıyorum Kons." dedi kararlı bir tonla. "O adama nasıl baktığını gördüm çünkü Elpis!" dedi kons kızarak. Elpis aynı hissi bir daha yaşadı, kimden bahsettiğini biliyordu. Bunu nasıl orada fark etmemişti ki. Kendini suçlamaya başladı. "O kim sana öyle bağırıyor?!" diye yükseldi Aiko. Elpis tekrar şaşırarak ona döndü. Aiko ani bir frenle arabayı durdurdu. Kons telefonun öbür ucundan Aiko'yu duymuştu. "O, yanında mı?..." diye sordu titrek bir sesle. "Telefonu bana ver." dedi Aiko sessizce. Elpis iki kişi arasında çıkılmaz bir duruma girmişti. "Hayır Kons sen sakin ol, sadece arkadaşım." dedi ve kendi sesini kapatıp Aiko'ya döndü. "Noluyor iyi misin?" diye sordu. Aiko'nun kaşları daha da çatılmıştı, ve rahatlayacak gibi de durmuyordu. "Kim o?" diye tekrar sordu Aiko. Elpis bu defa sinirlenmişti, genç kadının suratı gerildi. "Seni ilgilendiren biri değ-" Aiko, Elpis'in lafını böldü. "Partide ki yarma değil mi?" diye sordu. Elpis bu lafın üzerine kahkaha attı. "Sen orada mıydın?!" diyerek Aiko'ya yükseldi. Aiko kendini soktuğu durumu fark ederek söndü. Elpis kendi sesini geri açtı, "Seni geri arayacağım." dedi Kons'a ve telefonu kapattı. Sağ elini havaya kaldırdı ve Aiko'nun suratına sert bir tokat attı. "Benim aklımla oynamayı kesin, gidiyorum." diye çıkıştı ve arabanın kapısını açtı. "Elpis, bekle." dedi Aiko, fakat Elpis çoktan arabadan aşağı adımını atmıştı. Arabadan indiğinde hızlıca etrafına bir bakış attı. Bir sürü eğlence mekanının olduğu bir göl kenarındaydı. Kollarını önünde birleştirdi, soğuk hava suratına acı gerçekler gibi çarparken hızlıca yürümeye başladı. Peşinden Aiko'nun geldiğini biliyordu. "Elpis açıklamama izin ver." Elpis sesini duyunca adımlarını daha da hızlandırdı. "Lütfen bırak peşimi." dedi yüksek sesle. Bir süre sonra adım sesleri yavaşlayarak durdu. Elpis derin bir nefes aldı ve yürümeye devam etti. Aklı başına gelmişti, bilmediği bir şeyin peşinden neden gitmişti ki? Belli ki onunla alay etmeye çalışan bir grup insandı. İnternette zaten her şeyi öğrenebilirlerdi. Elpis kendini kandırmıştı, duyduğu söylentileri hayal gücünde fazla büyütmüştü.

Sisli yolda yürürken yanından sürekli gençler geçip duruyordu. Elpis bir an önce eve dönmeliydi, orada daha mutluydu. Yolun kenarında tek başına duran bankı görünce nefeslenmek için oturdu. Kons'la şimdi konuşabilirdi, ortam sessiz gibiydi. Telefonunu açtı ve numarasını aradı. Telefon bir kaç bip sesinden sonra açılmıştı: "Alo?" Kons'un sesi şimdi daha iyi geliyordu. "Alo, anca müsait olabildim." dedi Elpis. Oluşan sessizlikle çiselemeye başlayan yağmur sesi net bir şekilde duyulmaya başladı. "Neredesin?" diye sordu Kons. Elpis bu sorunun cevabını bilmiyordu. Başını kaldırıp etrafına baktı: çam ağaçlarından oluşan orman ve yol dışında pek bir şey yoktu. "Kanada, sanırım." dedi hafifçe gülerek. "Orada ne işin var peki?" diye sordu bu sefer. Elpis bu sorunun cevabını da bilmiyordu. "Neden soruyorsun?" soruya soruyla cevap verdi. "Merak etmiştim sadece, affedersin." Elpis iki parmağıyla burnunu tutup eğildi. "Daha iyi misin şuan?" diye sordu. "Sayılır, seni de üzdüm değil mi?" dedi titrek bir sesle. Elpis bu durumla nasıl başa çıkacaktı? Tanımadığı bir adamı sakinleştirmeye çalışıyordu. "Hayır, önemli değil. Sen iyi hissedene kadar konuşabilirim." dedi sakince. Kons yüksek sesli bir iç çekti. Uzun süredir ağladığı boğazında ki hırıltıdan belli oluyordu. Ardından çocuk gibi burnunu çekti ve tekrar titrek sesiyle konuştu. "Özür dilerim, seninle öyle konuşmamalıydım... Ne zaman döneceksin?" diye ekledi. Elpis saatine baktı, akşam üzeri yaklaşıyordu. "Belki yarın, belki ertesi gün." diye cevapladı adamı. "Geldiğinde görüşebilir miyiz? Bana ikinci bir şans verebilir misin?" diye soru üzerine soru sordu. Elpis onu üzmek istemiyordu, ayrıca diğerleriyle de görüşmek isterdi. Partide fazla sohbet edememişlerdi. "Tabii, görüşebiliriz." dedi. Kons'un sesi sonunda düzelmişti. "Teşekkür ederim." Elpis adamın göremeyeceğini bildiği halde istemsizce gülümsedi. "Rica ederim." diye cevapladı. Konuşması üzerine düşen bir gölge nedeniyle bölündü. Genç kız başını kaldırıp gölgenin sahibine baktı. Aiko tepesinde dikiliyordu, yanında siyahi bir gençle. "Gitmem gerek." dedi Kons'a. "Tamam, haber ver bana." dedi Kons memnun bir şekilde. Elpis telefonu kapattı ve kaşlarını çatıp ikiliye döndü. Aiko'nun suratında mahcup bir ifade vardı. Yanında ki siyahi adam ise tam tersine gülümsüyordu. "Merhaba!" dedi sevinçle. Elpis surat ifadesini bozdu ve bir kaşını havaya kaldırdı. "Ah evet şey arkadaşım Aiko biraz kaba davranmış. Onun yerine ben özür diliyorum." dedi aynı sevinçle. Elpis istifini bozmadan reddetti. "Teşekkürler artık ilgilenmiyorum." dedi ve önce bakışlarını ardından başını çevirdi. "Bu arada ben Abel, araba da konuşmuştuk hatırladın mı?" diye sordu. Elpis'in dikkatini çekmeyi başarmıştı. Elpis arabada duyduğu sesle fiziksel özellikleri benziyor mu diye başını adama çevirdi. Bir süre ikisine baktı... Buraya kadar gelmişti bir şeyleri öğrenmek istiyordu. Kendine yenik düştü. "Cevapları verirseniz iyi olur." dedi ve ayağa kalktı. Ellerini ceketinin cebine soktu ve yürümeye başladı. Abel ve Aiko kızın peşine takıldı. Elpis tavrını koruyarak yürüyordu. "Yoksa sen Senpai miydin Aiko? Şu japon çocuk." diye sordu Elpis. "Pfft, senpai mi?" diye tekrarladı Abel gülerek. Elpis Aiko'nun Abel'e vurduğunu duyabiliyordu. "Evet bayan Price." diye cevapladı Aiko. "Maskenin altında yakışıklı bir yüz var diye düşünmüştüm, yazık." dedi Elpis. Japonların kendilerine ne kadar takıntılı olduklarını okumuştu. Hırsını belki böyle çıkarabilirdi. "Evet bayan Price, çok yazık." dedi Abel ve tekrar güldü.

Kafe'nin girişine geldiklerinde Elpis hızlı hızlı küçük basamakları çıktı ve içeri girdi. İki adamda peşinden içeri girdi. Nereye oturacaklarını bilmiyordu, bu yüzden duraksadı ve etrafa göz attı. Gölün kenarında bir yarım adadaydı, iki tarafında pencereleri gölü görüyordu. İçeride pek fazla insan yoktu. Aiko genç kadını hafifçe dürttü, sağ tarafta duran masayı işaret etti. Elpis masaya göz gezdirdi, loca gibiydi. Uzun geniş bir koltuğa, yine koltuk gibi büyük bir masaya sahipti. Masa da oturan sadece üç kişi vardı. Neden böyle bir masa tercih etmişlerdi ki? Altı kişi için küçük bir masa da yeterli olurdu. Genç kadının adımları masaya yönelirken, masada oturanlara göz gezdirdi. Kıvırcık saçlı esmer bir adam, onun yanında beyaz saçlı beyaz tenli biri ve arkası dönük olan iri yarı adam. Kendi aralarında gülüşüyor, sohbet ediyorlardı. Elpis'in onlara yaklaştığını ilk fark eden kıvırcık saçlı olandı. Hafifçe yerinde doğruldu ve yanındakini dürttü. Gri saçlı adam Elpis'e çok tanıdık geliyordu. Elpis masaya geldiğinde daha detaylı incelemeye başladı. Esmer adamın çimen yeşili gözleri ve kirli sakalları vardı, suratında ki gülümseme sağ yanağında ki gamzesini ortaya çıkarmıştı. Yanında oturan gri saçlı adamın suratı heykel gibiydi; sanki bir mitoloji kitabından fırlamış bir tanrıydı, okyanus gibi gözleri, bembeyaz teni ve köşeli bir çenesi vardı. Elpis onların yanına otururken suratını göremediği iri yarı adam görüş açısına girmişti. Sert bakışlı, buğday tenli ve hafif çekik gözlüydü. Elpis koltuğa yerleşti ve adamın gözlerinin içine bakmaya başladı. Adam Elpis'i fark ettiğinde koyu kahve gözleri doldu. Aiko ve Abel iri yarı adamın yanına otururken adam masaya sertçe vurdu ve ayağa kalktı. "Yapamayacağım." dedi ve arkasını dönüp gitti. "Peşinden gitmeyin biraz kafasını toparlasın, geri döner." dedi esmer adam. Elpis'in bakışları sırayla hepsinin üzerinde geziyordu. Ona anlatacakları önemli şeyi merak edip durdu, ama hiç biri konuşmayı başlatmadı. "Nasılsın Elpis, beni hatırlıyor musun?" diye sordu gri saçlı adam Elpis'e elini uzatırken. Elpis şaşkın bakışlarla elini sıktı. Gözü zaten bir yerden ısırmıştı ama tam anlamıyla çıkaramamıştı. "Tanıdık geliyorsun." diye cevapladı. Adam gülümsedi: "Ben Markus, partide tanışmıştık." dedi. O da mı partideydi? Şimdi tüm taşlar yavaşça yerine oturmaya başlamıştı. "Başka kim vardı orada? Sanırım bir daha tanımadığım kimseyi çağırmayacağım." dedi şakayla karışık bir şekilde. Markus'un arkasından esmer adam Elpis'e doğru elini uzattı ve gülerek konuştu. "Ben Habib, Ali diye biliyorsun beni de." dedi. Elpis yerinde gerildi. Habib'i bu kadar güler yüzlü beklemiyordu. Elpis'e partide dedikleri şeyler... Şimdi anlam kazanmaya başlamıştı. "Memnun oldum tekrardan." dedi elini sıkarken. Ardından adamın gittiği yeri işaret etti bakışlarıyla. "O neden gitti?" diye sordu. Masa da ki herkesin suratı düştü. "Evet, o konu." dedi Abel ve yerinde doğruldu. Tam konuşmaya başlayacaktı ki Habib onu susturdu. "Emin misin?" diye sordu. Abel iki kolunu göğsünden uzaklaştırdı, ellerini açtı. "Kabul et ne kadar palyaço olsam da, masada duygularını en iyi kontrol eden kişi benim." dedi aşağılayıcı bir sesle. Habib el işaretiyle konuşması için ona izin verdi. Abel'in bakışları Elpis'e döndü: "Evlatlıksın." dedi net bir şekilde. "Yavaş, kızın kalbine indireceksin." dedi Markus sinirle. Elpis şok içinde adama bakmaya başladı. "Benimle dalga geçiyor olmalısın." dedi. Abel dudaklarını büzdü. "İşin aslı bu güzelim" dedi ve masaya bir kaç sayfa kağıt çıkarıp attı. "Bu da inanmazsın diye DNA testin. "Elpis kağıtlara bakmadı bile. Sadece Abel'in kalpsizce, aniden gerçekleri pat diye suratına vurması şok edici gelmişti. Ne demek evlatlık? Bunca zamandır baba dediği adam kimdi? Babası neden onu terk etmişti ve neden şuan ortaya çıkıyordu? Elpis bir anda kağıtları masadan aldı ve incelemeye başladı. Babasının onu evlatlık edinme belgeleri, bir kaç DNA testi ve zırvalar. Elpis hızlıca sayfaları karıştırdı. Bunlar gerçekti, Elpis gerçekten evlatlıktı! Hayretler içinde gerçek babasının adını aradı. Evlatlık verme belgelerinden birinde buldu: Alexander Price. Kağıtları masaya attı ve sinirle konuşmaya başladı. "Soyadımı bile değiştirmemiş şerefsiz!" Markus Elpis'in kolunu tuttu. "Sakin ol, her şeyi açıklayabiliriz. " dedi. Elpis öfkeyle kolunu çekti. "Neyi açıklayabilirsin ki?" diye sordu hiddetle. "Baban seni korumak için senden mahrum yaşadı. Senelerdir depresyonda ve ona şerefsiz mi diyorsun." dedi kızarak Markus.

Elpis derin bir nefes aldı. "Beni kimden koruyor?" diye sorguladı. Markus, Elpis'e iğrenircesine baktı ve kafasını çevirdi. "Markus, böyle davranması normal. Onu yargılama." dedi Habib, Markus'u sakinleştirmeye çalışarak. Markus dirseklerini masaya dayadı ve başını avuçlarının içine aldı. "Sekiz yaşındaydın, Markus'un ağabeyi Gabriel ve sen bir gün ortadan kayboldunuz." diye lafa girdi Markus . Elpis'in dikkati sarışın adama döndü. Markus yutkundu ve cümlesine devam etti. "Her yerde sizi aradık, Gabriel'i bulamadık. Sanki yer yarılmışta içine girmiş gibiydiniz. Aradan bir hafta geçti ve seni ormanda bulduk..." dedi ve sanki dehşet dolu bir anıyı hatırlamış gibi oldu. Göz bebekleri büyüdü ve bakışlarını düşürdü. "Boğazın kesilmişti. O an bunun bir kaybolma olmadığını anladık. Gabriel'i aramaya devam ettik fakat senin gibi öldürdüklerini düşündük. " dedi ardından gözleri doldu. Titrek sesiyle konuşmaya devam etti. "Sen ölmedin, iyileştirici gücün sayesinde hayatta kaldın. Seni bulamasınlar diye böyle bir şey yapmamız şarttı Elpis." dedi ve başını kaldırıp genç kızın gözlerine baktı. Sol gözünden bir damla yaş yanağından aşağı kayarken ekledi: "Bize böyle kızmaya hakkın yok." dedi. Elpis şaşırdı, iyileştirici güç mü? O da mı bir mutasyonluydu? "Kim buldu beni?" diye sordu merakla kadın. Markus bakışlarıyla Aiko'yu işaret etti, genç kadının bakışları kaşları çatık adama kaydı. "Sen mi buldun beni?" diye sordu gerilmiş adama. Aiko'nun çenesi kasılmıştı, o anı tekrar yaşıyordu sanki. Aiko bakışlarıyla onayladı kadını ve o da masadan kalktı. Elpis'in elleri istemsizce boynunda ki çiziğe gitti. Yalan söylüyor olamazdı, çocukluğundan beri bu iz vardı boynunda. O zamanlar bunun ufak bir kazayla olduğunu sanıyordu. Elpis boynunu kaşımaya başladı, eliyle çiziği yokluyordu. Titremeye başlayan ellerini dizginlemeye çalışsa da olmadı. Hükümetin yaptığı deneyler gerçek miydi yani? Gabriel ölmüş müydü? Zihninde bu sorular dönüp dolaşırken heyecanla sordu. "Gabriel, onun cesedini bulabildiniz mi?" bir yandan boynunu hırsla kaşımaya devam etti. "Hayır, karış karış tüm ormanı aradık." dedi Habib.

"Yeter boynunu kanatacaksın!" dedi Markus, Elpis'in ellerini tutup boynundan çekerken. Elpis ellerini tutan adama baktı ve alakasız bir soru sordu. "Hepimiz arkadaş mıydık yani? Peki o zaman ben neden hatırlamıyorum tüm bunları?" Markus'un suratında ki sinirli ifade silindi. Elpis'in sorgulamaya başladığını fark etmişti. "Evet, arkadaştan öte, kardeş gibi büyüdük. " dedi net bir şekilde. "İkinci soruma hala cevap alamadım." dedi Elpis. Markus, Elpis'in gözlerine kilitlenmişti, sanki eski anılarını hatırlıyor gibiydi. "Çünkü kısa bir süre ölü olarak kaldın. Hafızan orda silinmiş olabilir... Ya da kendileri silip atmışlardır onlardan bilgi almayalım diye. " dedi Habib. Bu mantıklı bir cevaptı. Markus, Elpis'in ellerini yavaşça bıraktı ve önüne döndü. Elpis yavaşça önüne döndü. Düşüncelerin arasında kaybolmak üzereyken kapıdan içeri giren ikiliyi gördü. Aiko iri adamı koluna takmış geri getiriyordu. Elpis ve iri adam göz göze geldiğinde adam geri gitmek için arkasını döndü. Fakat Aiko onu tekrar önüne çevirdi. "İşte koca adam da geldi!" dedi Abel ardından sessizce ekledi. "Bu da şimdi ağlar bebek gibi." İri yarı adam Elpis'in karşısına oturdu ve elini uzattı. "Süleyman." dedi titrek sesiyle, bakışlarını kaçırıyordu. Elpis, Süleyman'ın elini sıktı "Memnun oldum." diye cevapladı. Genç kadın kafası karışık bir şekilde kollarını önünde birleştirdi ve arkasına yaslandı. Süleyman onunla dalga geçtiği için Abel ile tartışmaya başladı. Sırayla herkes tartışmaya daldı ve Elpis'i unuttular. Elpis önünde ki masaya bakarken çocuk gibi tartışmalarını dinliyordu. Ona anlattıkları olayların ne kadar gerçek olabileceğini düşündü. Çoğunu kanıtlamışlardı, fakat genç kadının içinde hala bir şüphe vardı. Aniden yükseldi: "Bana kanıtlayın!" Hepsi konuşmayı kesti ve kadına döndüler. Ardından bakışları Habib'e çevrildi. Habib derin bir nefes aldı. "Nasıl bir kanıt istersin?" diye sordu Habib. Elpis kollarını iki yana açtı. "Madem yetenekleriniz var, birinden başlayın." dedi. Aniden Habibin yeşil gözleri beyaza döndü. Elpis şok içinde adamı izlemeye başladı. "Kons ile ne zaman buluşacaksın?" diye sordu aniden. Elpis yerinden sıçradı. "Ne!?" dedi hiddetle. Ardından Aiko'ya döndü: "Sen ne yapabiliyorsun?" diye sordu. "Aiko hızlı, Abel ateşi kontrol edebiliyor, Süleyman insanüstü bir kuvvete sahip, ben cansız nesneleri kontrol edebiliyorum ve sende bir şifacısın." dedi Markus kendinden emin bir şekilde. "Bizimle tekrar tanışmış oldun, memnun olduk bayan Price." diye ekledi. Elpis tek kaşını havaya kaldırdı ve elini çantasına attı. Çantasını karıştırdı ve heykel dersinde yaptığı kediyi çıkardı. Bu kedinin ona şans getirdiğine inanıyordu, bu yüzden yanından ayırmazdı. Kediyi masaya koydu ve "Canlandır." dedi. Markus'un kaşları hafifçe çatıldı. Gözlerini Elpis'ten ayırmadan işaret parmağını havaya kaldırdı. Kedi yavaşça hareketlendi ve Markus'un parmağıyla oynamaya başladı. Elpis hayretler içerisinde olan biteni izliyordu. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi. Bilimsel açıklaması olması gerekiyordu. Güneş batmaya başladığında Abel konuştu: "Dilim damağım kurudu içecek bir şeyler alalım."

Hava kararırken ortamda ki sohbette koyulaşmıştı. Oğlanlar Elpis'e yaşadıkları komik hikayeleri anlatıp onu bir nebze de olsa güldürmeye çalışıyorlardı. Elpis bu kadar duyguyu aynı anda ilk defa yaşıyordu, yeni tanıştığı insanlara kanı çok çabuk kaynamıştı. Elpis bardağının dibinde kalan kahveye baktı. "Bir tane daha alalım mı?" diye sordu Süleyman. Elpis başını olumsuz anlamda iki yana salladı. "Ahh hayır, bu üçüncüydü. Tekrar kafein krizine girmek istemiyorum." dedi gülerek. "Nerede kalacaksın bu akşam?" diye sordu aniden Markus. Elpis kendine bir otel ayarlamamıştı, zaten çok insan olmaz yer bulurum, düşüncesiyle diye rezervasyon da yaptırmamıştı. "Bakarım bir otele ya, neden sordun?" Markus başını iki yana salladı. "Hayır otelde kalmıyorsun, güvenli değil." dedi. Elpis şaşkın bir bakış attı. "Eeee, nerede kalacağım?" diye sordu. Markus tek elini havaya kaldırdı. "Bizimle kal bu akşam." dedi gülümseyerek. Elpis ona ilk günden bu kadar güvenemezdi. "Yani annem, babam ve benle." diye ekledi sonradan. Elpis'in içinde hala bir şüphe vardı ve içini kemiriyordu. "Emin misiniz otel bulabilirim. " dedi bakışlarını diğerlerinde gezdirirken. "Şuan senin için en güvenli yer Wilson'ların evi olur." dedi Habib. Elpis omuz silkti ve ona heyecanla bakan Markus'a döndü. "Peki ama biraz daha oturalım burada." dedi gülümseyerek. Markus onu onaylarcasına gülümsedi.

Sonunda kalkma vakti geldiğinde neredeyse gece yarısı olmak üzereydi. Kafenin arka otoparkına doğru yürüdüler. Otoparkta Aiko ile beraber geldikleri jeep, bir karavan ve bir sedan vardı. Süleyman jeep'e doğru yürüdü ve anahtarlarla arabanın kilidini açtı. "O senin araban mı?" diye sordu Elpis merakla. Süleyman onu başıyla onayladı. "Bu eziğin kendi arabası yok." dedi ve kahkahayı bastı. Aiko buna cevap olarak şöyle dedi: "Benim arabaya ihtiyacım yok, asıl ezik sensin kas yığını." Süleyman gülerek arabaya doğru yürümeye devam etti. Buna karşı bir cevap vermedi. Habib ve diğerleri karavana doğru yürüdü, Elpis de peşlerinden giderken Markus onu kolundan tuttu ve geri çekti. "Nereye kaçıyorsun biz ezik gibi karavana binmeyiz." dedi gülerek. "Habib iki oldu ama!" diye sinirlendi Aiko. Habib buna cevap olarak ciddiyetini bozmadan "Ağlama." dedi. Markus yavaşça koştu ve Elpis'e kapıyı açtı. Elpis ona gülümsedi ve arabaya binerken "Çok centilmensin." dedi. Markus başını öne eğdi ve hızlı adımlarla şoför koltuğuna geçti. Emniyet kemerini takarken karavanın penceresinden dil çıkaran Abel ile göz göze geldi. Elpis hafifçe kıkırdarken Markus arabayı çalıştırdı.

Arabayı müstakil bir evin durdurduğun da Elpis kapıyı yavaşça açtı. Karanlık çökmüştü, topraktan gelen ıslak çimen kokusu içini huzurla doldururken ayağını toprağa bastı. Hafif çamurlaşmış toprak ayakkabısına temas ettiğinde gülümsedi. Markus anahtarı çıkardı ve aşağı indi. Elpis bakışlarını eve çevirdi. 3 Katlı dış cephesinde ki çiçek motifleri beyaz duvarın üzerinde ahenkle duruyordu. Üç balkonu da Fransız tipi yapılmıştı, demirliklerinde yine çiçek detayları vardı. "Beğendin mi?" diye sordu Markus sessizce. Elpis başını ona çevirdi. "Evet gayet hoş bir ev." dedi ve sırıttı. Markus gülümsedi ve başıyla onu takip etmesini işaret etti. Elpis genç adamın peşine takıldı. Sarı led ışıklarla süslenmiş taş yoldan geçerken Elpis etrafı daha fazla incelemeye başladı. Cennet gibi bir yer yapmışlardı; ateş böcekleri güllerin üzerinde uçuşuyor, papatyalar sessizce kapanıyordu. Elpis büyüleyici manzaraya tutulmuştu. Kapının önünde durduklarında Markus bunu fark etti. "Buna bile tutulduysan, kış bahçesini hiç görme." dedi. Elpis'in gözleri kocaman açıldı. "Kış bahçeniz mi var?" diye sordu heyecanla. Topuklarını neşeyle birbirine vurdu. Markus kadını başıyla onayladı ve zile basıp ekledi. "Annemi görünce yapacaklarını hoş karşıla lütfen." Elpis şaşırarak kapıya döndü.

"Geldim!" diye boğuk bir ses yükseldi kapının arkasından, ardından sesi takip eden ayak sesleri. Adeta koşuyordu, sesler yakınlaşmaya başladıkça Elpis gerildi. Kapı hızlıca açıldı, Elpis'in karşısında; kısa boylu, sarışın, mavi gözlü bir kadın duruyordu. Kadın önce Markus'un boynuna sarıldı ve onu yanağından öptü. Ardından Elpis'e döndü ve heyecanla çığlık attı. "Seni getireceğini söylememişti!" dedi ve Elpis'e de sıkıca sarıldı. Elpis anın şokunu atlatmaya çalışarak kadının omzundan Markus'a baktı. Markus yarım bir gülümseme atıp omuz silkti. Elpis kollarını kadının sırtına sardı. "Merhaba." dedi. Kadın gülümseyerek geri çekildi ve tek eliyle Elpis'in saçını düzeltti. "Çok güzel olmuşsun." dedi ve bir kaç adım geri çekildi. "Hadi içeri gelin." dedi aynı heyecanla. Elpis'in bakışları tekrar Markus'a döndü. Markus tek elini içeri doğru uzattı ve "Hanımlar önden." dedi. Elpis korkak adımlarla içeri doğru yürüdü. Ev'in dışı gibi içi de oldukça güzeldi. Duvarlar krem rengindeydi, üzerlerinde asılı manzara tabloları ve fotoğraflar. Ahşap zemin ve evin her tarafını kaplayan bitkiler. Elpis'in içi huzurla dolmuştu. Geniş salona sahip olan evin sağ tarafında üs kata çıkan bir merdiven ve Amerikan mutfak vardı. Elpis evi incelerken mutfakta ki adamı fark etti. Gizlice kurabiyeleri gömmeye çalışıyordu. "Hey Josh!" Adam kadının sesiyle irkildi ve kurabiyeleri hızlıca yerine bırakıp ağzını temizledi. "Efendi -" dedi ve sözü Elpis'i görmesiyle kesildi. Şaşkın bakışlarla kadına, Elpis'e doğru yürüdü. Uzun boylu iri yarı esmer bir adamdı. Ama adam yaklaştıkça Elpis'in dikkatini çeken şey gözleri oldu. Gözleri koyu mordu. Adamın şaşkın bakışlarının yerini yavaş yavaş heyecan aldı. Sağ elini Elpis'e uzattı. Elpis adamın havada ki elini sıktı. "Ben Joshua, ama sen bana Josh amca diyebilirsin." dedi.

"Elpis Pandora Price, memnun oldum." dedi gülümseyerek. "Ben sana Ellie diyeceğim." dedi ve sesli bir şekilde güldü. Tek eliyle kızı kendine çekti ve sarıldı. Elpis bu kadar samimiyetin nereden geldiğini merak ediyordu. Sanki hayatları boyunca kızı tanıyor gibiydiler. "Kurt gibi açım ne yaptınız?" diye sordu Markus yemek masasına doğru yürürken. Josh genç kızdan ayrıldı ve suratını incelemeye başladı. Elpis adamın yaşını tahmin etmeye çalışıyordu. Belki kırkbeş, belki kırk yaşındaydı. "At hırsızı babana benzememişsin iyi." dedi ve sesli bir şekilde güldü. Markus'un annesi Josh'a hafifçe vurdu. "Bu arada bende Ophelia, Markus'un ve Gabriel'in annesi" dedi ve bakışlarıyla Josh'u işaret ederek ekledi: "Şu adamın da karısıyım." Elpis ikisinin tatlı ilişkisine imrenerek baktı. "Memnun oldum." dedi. Kısa sohbetleri Markus'un bağırmasıyla son buldu. "Hadiiii!" Ophelia bir kaç adım geri çekilerek Elpis'e masayı işaret etti. Elpis yemek masasına baktı. Hiç bu kadar kalabalık bir masa görmemişti. Josh ve Ophelia masaya yerleşirken Elpis hala masayı inceliyordu. Sekiz sandalye vardı ve oldukça büyüktü. Josh ve Ophelia karşılıklı oturuyorken Markus, Ophelia'nın bir yanında ki sandalye de oturuyordu. Elpis ortalarına oturmak istemedi, bu yüzden Markus'un solunda ki sandalyeye oturdu. Ophelia heyecanla konuşmaya başladı: "Sandalyeni bile unutmamışsın!" Elpis şaşkın bakışlarla Markus'a döndü. Fakat o da şaşırmıştı: "Hatırlıyor musun gerçekten?" diye sordu. Genç kadın merakla sandalyesine baktı ve sandalyenin ayağına bağlı olan pembe kurdeleyi fark etti. Onun sandalyesi mi? Çocukken burada mı oturuyordu yani? "Ben... bilmiyorum." dedi ve beyninde sanki bir şimşek çakmış gibi hissetti. Acıyla gözlerini kapattı ve kısa bir inilti kaçtı ağzından. "Sen iyi misin?" diye sordu Markus merakla. Elpis bir elini ona uzattı "İyiyim iyiyim geçti." dedi. Gözlerini tekrar açtığında masada ki herkes ona bakıyordu. "Bende açım, yemeğimizi yiyelim." dedi. Ophelia kadını başıyla onayladı, genç kadının konuyu kapatmaya çalıştığını fark etmişti. "Josh ana yemeği, ben çorbayı yaptım." dedi ve tatlıyı işaret edip ekledi: "Sabah Süleyman ile beraber yaptık şunu da, kendisi biraz gergindi." Elpis tatlıya baktı, ne tatlısı olduğunu bilmiyordu. Şerbetli kurabiye'nin üzerine yeşil toz serpilmişti. "O nedir?" diye sordu merakla. "Türk tatlısı, şekerpare diyorlarmış." dedi ve gülümseyerek ekledi. "Diğer arkadaşlarınız da yemek yapmayı bilse keşke, sadece Süleyman da var mutfak bilgisi." dedi ve iç geçirdi. Markus annesine göz devirdi ve konuşmaya başladı: "Diğerleri ergen boş ver mutfağı kadın işi sanıyolar." Elpis bu sırada çorbasına başlamıştı. Genç kadın hafif ılık çorbadan bir kaşık aldı ve gözlerini kapattı. Hayatında bu kadar lezzetli bir çorba içmemişti. Ophelia merakla Elpis'in konuşmasını bekliyordu. "Nasıl?" diye sordu. Elpis gözlerini açtı "Yirmi bir senelik ömrümde içtiğim en lezzetli şey." dedi.

Yemeği bitirdiklerinde Elpis "Ellerinize sağlık, çok güzeldi." dedi ve ağzını mendille temizledi. "Afiyet olsun güzelim." dedi Ophelia boş tabakları iç içe koyarken. Elpis önünde ki boş tabaklara uzanınca Ophelia gülümseyerek kadının eline dokundu. "Sen zahmet etme, düşünmen yeter. Markus'la beraber bahçeye çıkın bende kahve yapayım size." dedi. Elpis elini yavaşça masadan çekti ve ayağa kalktı. "Evet evet sen bahçeye çık bende albümü bulayım." dedi ve merdivenlere doğru koşmaya başladı. Albüm mü? Elpis kendine ait hiç çocukluk fotoğrafı yok sanıyordu. Bugün yaşadığı şoku nasıl atlatacaktı? Adımları yerini bilmediği bahçeye doğru onu sürüklerken. Neyse ki arka bahçeye doğru açılan kapıyı görmüştü, işte bahçe de orada duruyordu. Elpis kapıyı açtı, suratına soğuk bir rüzgar çarptı. Ani rüzgar onu üşütmüştü, üzerinde ki cekete sıkı sıkı sarıldı ve kollarını önünde bağladı. Nasıl gerçek olabilirdi bu kadar şey? Ani bir kararla ülke değiştirmiş, doğaüstü şeyler görmüştü. Elpis arkasını dönüp eve baktı ve gözüne takılan şey tekrar beyninde yıldırım çarpmasına neden oldu. Baykuş şeklinde bir saat mi? Elpis acıyla gözlerini kapattı ve korkuluğa tutundu. Neyse ki yanında kimse yoktu, insanları endişelendirmek istemezdi. Saatin her bir tıkırtısında zihninde ki acı şiddetleniyordu. Ağzından ufak bir inilti kaçtı ve gözlerini zar zor da olsa açtı. Bu saati hatırladığını fark ettiğindeyse ise yaşadığı şokla sendeledi. Sanki bir yerde görmüş gibiydi, ama nerede gördüğünü bilmiyordu. Elpis'e olan şey ne ise bir an önce çözmeliydi. Genç kadın zihninde ki acıyı defetmek istercesine başını iki yana salladı ve bahçenin kapısını açtı. Sarı ışıklarla donatılmış, cam tavan ve cam duvarlara sahip olan bahçenin her yanında sarmaşıklar vardı. Tavanın tam ortasında yarısı ay, yarısı güneş olan bir sembol vardı. Elpis başını hafifçe yere doğru indirdi ve o şeyi görmesiyle irkilmesi bir oldu. Ahşap koltuğun üzerinde ki minderde uyuyan... Bu bir kedi mi? Elpis yavaş hareketlerle karşısında ki koltuğa oturdu. Hayatı boyunca çok az kediye rastlamıştı. Kedi Elpis'i fark etti ve uyuduğu yerde esnedi. Elpis küçük yaratıktan korkuyordu, ani hareket yapmamaya çalıştı. Kedi oturur pozisyona geldi ve diliyle bıyıklarını yaladı. Ardından Elpis'in gözlerinin içine baktı. Elpis kediyle bakışmaya başladı. Kedi'nin göz bebekleri yavaş yavaş büyümeye başladı ve koltuktan atlayıp ani bir hareketle Elpis'in kucağına çıktı. Elpis kucağında ki yaratığa bakmamak için gözlerini kapattı "Lütfen bana zarar verme, lütfen bana zarar verme." diye söylenmeye başladı. Söylenmesi kedinin sevimli sesiyle kesildi. Elpis gözlerini açtı ve kucağında tuhaf bir motor sesi çıkaran kediye baktı. Gözlerini kapatmış sırtını Elpis'in kucağına sürtüyordu. Elpis tek eliyle kedinin bir patisini tuttu. Kedi başını kaldırdı ve Elpis'in eline uzanıp onu kokladı, ardından yalamaya başladı. Elpis gıdıklanıyordu, hafifçe kıkırdadı. Yavaşça bahçenin kapısı açıldı. Elpis başını kaldırıp gelenin kim olduğuna baktı. Süleyman kapıda durmuş Elpis'e bakıyordu. "Eeee şey ben, tatlı yemek için geldim... Yanlış anlama." dedi ve Elpis'in karşısında ki koltuğa doğru yürüdü. Elpis tek kaşını havaya kaldırdı, gülümsedi. "Pekiii." dedi ve kediyle ilgilenmeye devam etti. Süleyman koltuğa oturdu ve öne doğru eğildi: "Tomris, gel kızım!" diye seslendi. Elpis bu sefer şaşırarak Süleyman'a baktı. Kedinin adı Tomris miydi? Kedi Elpis'n kucağından atladı ve Süleyman'a doğru miyavlayarak gitti. Elpis dirseklerini dizine dayadı ve kediyi izlemeye başladı. Süleyman'ın kucağında deli gibi mırlıyordu. Süleyman onu iki eliyle tuttu ve havaya kaldırdı. "Babayı özledin mi?" diye sordu kediye. Kedi patileriyle Süleyman'ın suratını tutmaya çalışırken miyavladı. Süleyman gülerek kediyi tekrar kucağına bıraktı. Ardından bakışları kapıya döndü. "Geldin mi?" diye sordu Markus bahçeden içeri girerken. Elinde bir laptop vardı. Heyecanla Elpis'in yanına oturdu ve laptopu açıp dizlerinin üstüne koydu. "Şey albümü bulamadım bu yüzden arşivdekileri karıştıralım." dedi laptopun faresine dokunurken. Elpis Markus'a doğru ilerlerken Süleyman yerinden kalktı ve Markus'un yanına oturdu. "Nereden başlayalım?" diye sordu Markus Süleyman'a. Süleyman eliyle üzerinde 'videolar' yazan albümü gösterdi. Elpis geriye doğru yaslandı ve Markus'un arkasından Süleyman'a baktı. "Tatlı için geldin sanıyordum?" diye sordu. Markus başını Elpis'e çevirdi. "Hayır bana sordu gelebilir-" Süleyman gözlerini kocaman açmış Sus dercesine Markus'a bakıyordu. Markus iki kaşını aynı anda kaldırdı ve tekrar laptopa döndü.

Markus dosyaları karıştırırken bir videoda durdu ve gülmeye başladı. "Buna bayılacaksın!" dedi ve videoyu açtı. "Ne?! Hayır bayılmaz açma!" diye yükseldi Süleyman. "Hayır izlemek istiyorum." diyerek Süleyman'ı susturdu Elpis. Süleyman iki kolunu önünde birleştirdi "Peki, bayan Price." dedi. Video oynamaya başladığında Markus olduğunu düşündüğü küçük bir çocuğun elindeydi kamera. Kameraya dil çıkardıktan sonra çevirip etrafı çekmeye başladı. Az önce yemek yediği masada, tam oturduğu yerde oturan küçük bir kız girdi kadraja. "Bu sensin." dedi Markus kızı işaret ederek. Elpis merakla ekrana yaklaştı. Öylece masada oturmuş gördüğü şeye kahkaha atıyordu. "Hey neye gülüyorsun!" diye bağırdı kamerayı tutan Markus. Elpis kadrajın dışında kalan bir yeri göstererek daha fazla gülmeye başladı. Kamera o tarafa döndüğünde Markus gülmeye başladı. "Geliyor." dedi Markus gülerek. Esmer bir çocuk kadraja girdi; bir elinde pembe bir çanta, ayaklarında aynı renk topuklu ayakkabı ve çiçekli bir elbise giyiyordu. Bir eliyle olmayan saçını savurdu ve ağzında ki sakızı şapırdatmaya başladı. "Neye gülüyorsun sen?! Seni paramla satın alırım! Ben Elisabeft" dedi çocuk. Markus yüksek sesle kahkaha attı, bir eliyle ağzını kapatırken diğer eliyle kendini ferahlatmaya çalışıyordu. Elpis gülerek sordu; "Bu çocuk kim?" Süleymna ne kadar utansa da gülüşünü durduramıyordu. "Benim, Michelle'in annesini taklit ediyorum." dedi. Elpis bunu duyunca Markus gibi gülmeye başladı. "En iyi yeri bu da değil, bekle." dedi Markus konuşmaya çalışarak. Elpis'in bakışları tekrar ekrana döndü. Bu sefer kadraja çekik gözlü bir çocuk girdi; aynı şekilde kadın kıyafetleri giymişti. "Sen benim kızıma bağıramazsın!" diye bağırdı sesini inceltmeye çalışarak. Birebir Süleyman'la aynı hareketleri yapıyordu. Birbirlerine baktılar ve kavgaya tutuştular. Markus kamerayı koltuğun üzerine bıraktı ve gerçekten kavga ettiklerini sanarak ayırmaya gitti. Fakat onu da aralarına alıp dövmeye başladılar. Elpis gülmemek için çabalıyordu, ama nafile. Bir süre sonra onlardan bir kaç yaş büyük biri girdi kadraja ve kavgayı ayırdı. "Peki bu kim?" diye sordu Elpis. Markus'un kahkahası bu soruyla beraber kesilmişti. "Bu Gabriel." dedi sessizce. Elpis bunu sorduğu için kendinden utanmıştı. Neyse ki video bitti ve Markus başka bir video açtı. Bu sefer bir doğum günü ortamında geçiyordu video. Bir sürü çocuk Elpis'in etrafında toplanmış mumları üflemesini bekliyordu. Elpis mumları üfledi ve Gabriel hediye paketiyle kızın yanına geldi. "İlk önce benimkini." dedi heyecanla hediyeyi uzatırken. Elpis hediyeyi aldı ve açmaya başladı. Hediye paketinden az önce duvarda gördüğü saat çıktı. Elpis gülümseyerek teşekkür etti ve Gabriel'i yanağından öptü. Elpis videoyu izlerken tekrar zihninde şimşek çarptı, bu sefer daha kuvvetliydi. Acıyla çığlık attı ve gözleri karardı. "Elpis? İyi misin?" diyerek ayağa kalktı Süleyman. Elpis iyi değildi, bunu söyleyecek hali de kalmamıştı zaten. Tek yapabildiği bayılmamaya çalışmaktı. "İlacım-" diyebildi sadece. Bir ağrı kesiciyle düzeleceğini düşünüyordu, belki dağ havası çarpmıştır. Süleyman kollarını Elpis'e sardı ve onu havaya kaldırdı. "Markus, arabaya." diye bağırdı. Elpis'in duyduğu son şey bu olmuştu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.