Bölüm 10: Seni Seninle Tanımak..
“Tavuk!”
“Gergedan!”
“Ya abi ne Gergedanı çıldırtmayın beni!” Berk sabır dileyerek tekrar etti.
“Ben beslemek isterdim bunu diyorum! Hani böyle şirin olanı da vahşi olanı da vardır.”
“Keçi!”
“Talha sus sen tahmin yapma o zekayla abicim.”
“Kedi!” Oya heyecanla ayağa kalkıp tahmin yaptığında Berk de heyecanlanmıştı.
“Hayır diğeri!”
“Süre bitti!” Oyayla aynı anda konuşmuştuk.
“Köpek!” Tabu oynuyorduk.
Berk, Talha ve Oya bir takım. Leyla, Giray ve Alaz bir takımdı. Bende hakemdim. Berk de köpeği anlatmak için en dolambaçlı yoldan gittiğinden gülerek takip ediyordum yasaklı kelimeleri. Tahminlerse daha komikti.
“Ya tavuk ne Oya tavuk ne? Niye tavuk beslemek isteyeyim ki?”
“Ne biliyim Berk? Yemeyeceğin şeyi beslemezsin diye düşünmüştüm.” Oyanın konuşmasıyla artık gülüşümü tutamazken Berk sinirle Talhaya döndü.
“Gergedan ne peki abi? Gergedanı açıkla bana.”
“Tam senlik bir hayvan. Konu sen olunca normal bir şey bekleyemezdim üzgünüm.” Dediğinde Berk isyan ederek kendini koltuğa attı.
“Yok ben oynamıyorum böyle takım olmaz olsun. Resmen komplo bu.”
“Zaten biz kazanmıştık.” Leyla omuz silkerek güldüğünde ona hak verip bende boş koltuklardan birine geçtim. Biz Girayla konuşurken Talha kızları ikna ettiğinden ve anahtarımız olmadığından oyun gecesi yapmaya karar verilmişti. Güneşin doğuşuna dört saat kalmıştı.
“Kahve yapacağım isteyen?” yalan yok sabah Girayın getirdiği kahveye bayılmıştım.
“Ben alırım!”
“Beni de say.” Herkes kahve isteyince ortak kararla mutfağa geçtim. Tezgâhta duran kese kağıdından kahveyi alıp demliğe dökerken mutfağa girmiş olan Giray da dolaptan kupaları çıkarıyordu.
“Seviyorsun sanırım.”
“Ne? Neyi?” anlayamazken demliği kapatıp makineye yerleştirdim.
“Kahveyi. Sen ne sandın?” yüzümü ona döndüğümde yüzünde alaycı bir ifade vardı.
“Ben demliği sanmıştım. Rengi güzel diye.” Gülümseyerek karşıma geçti.
“Demliğin rengi siyah. Sizdekinin aynısı.” Tek kaşını kaldırdığında yüzümde şaşkın bir ifadeyle başımı salladım.
“Aa öyle mi bende ne kadar tanıdık diyordum. Bak sen şu işe.”
“Bak sen şu işe.” Kollarını iki yanımda tezgâha yasladığında şaşırırken o fazlasıyla rahat yaklaşmıştı.
“Hareket etme. Kahvenin ağzını kapatıyorum.” Bu şekilde mi? Ben varken mi?
“Ben çıksaydım aranızdan?” yan dönüp kolunu çekerek tezgahla onun arasından çıktığımda kese kağıdını tam kapatıp yerine bıraktı.
“Gençler kahveyi siz mi öğütüyorsunuz?” Leyla elinde kirli bardaklarla içeri girdiğinde gülümseyerek mutfaktan çıktım.
“Berk nerde?” herkes salondaydı Berk dışında.
“Balkonda. Şu ceketi ona versene.” Talhanın uzattığı ceketi alıp Girayın odasının kapısına geçtim.
“Ya odaya girmem sıkıntı olmaz mı?”
“Giray bir şey demez ama çekiniyorsan ben veririm ceketi.”
“Ne çekinmesi? Ben veririm.” Balkon Girayın odasına bağlıydı.
Kapıyı açıp tam kapatmayarak arkamdan örttüm. Balkon kapısına açtığımda görmeyi beklemediğim şey Berkin üflediği dumandı.
“Berk?”
“Doktor? Sen nasıl girdin?” elindeki söndürüp attığında şaşırmıştım.
“Doktor sil şu yüzündeki ifadeyi. Yılda birkaç kere sadece emin ol senin içtiğin kahveden az içiyorumdur.”
“Aynı şey değil.”
“Bu ceket bana sanırım.”
“Konuyu değiştirme. Ciddiyim.” Dediğimde gülerek ceketini aldı elimden.
“Ne demem gerekiyor doktor?”
“Zararının farkında olduğunu ve bu hatayı tekrarlamayacağını?”
“Bunları söylersem inanır mısın?”
“Evet.” Cevabıma şaşırmıştı.
“Neden?”
“Çünkü ben sana yalan söylemdim. Sen de söylemezsin.”
“Bir şeyler saklamak yalan söylemek değil midir?”
“Öyle midir?” dediğimde göz devirdi.
“Ciddiyim doktor yılda bir iki kere içiyorum. Büyütmeyelim lütfen.”
“Madem bana doktor diyorsun doktoruna söz vermek zor olmamalı Berk.”
“O zaman sende söz vereceksin.”
“Ne hakkında?”
“Onu sonra düşünürüz.”
“Boş kağıda imza atmam Berk. Şimdi söyle.”
“Peki.. O zaman sende bundan sonra çikolata yemeyeceksin.”
“Acımasızsın.”
“Sende..”
“Kabul. Herkese söyleyeceğiz bu şekilde kimse sözünü gizlice bozamaz.” Diyerek elimi uzattığımda gülümsedi.
“Ne o anlaşmadık mı?” havada kalan elimi çekecek iken elimden çekip sarıldı.
“Ne oldu?”
“Bazen kız kardeşime çok benziyorsun.” Yurt dışında okuttuğu kız kardeşi..
“Abla demeni tercih ederdim.” Kollarımı onun gibi ona sardığımda seslice güldü.
“Abla olman için benden daha aklı başında olman gerek.” Hızlıca ayrıldım ondan.
“Sen benim aklıma ne demek istiyorsun ya?”
“Ya ben doktorumun aklına ne diyebilirim ki? Hemen sinirleniyorsun sende.”
“Sinirlenirim tabi laf ettiğin şey boru değil benim biricik aklım.”
“Aman övündüğü akla bak az önce çikolatadan vazgeçtin resmen.”
“O farklı.”
“Neyse ki ben vicdanlı bir insanım az önceki anlaşmayı unutalım çikolata yasağı yok.”
“Peki s-”
“Bende bana zarar veren bir şeyi yılda bir iki kere olsa da içmeyeceğim.”
“Karşılıksız mı?” dediğimde alayla güldü.
“Delirdin mi doktor ben karşılıksız iş yapmam. Karşılığında abin olduğumu kabul edeceksin. Aklım aklından üstün sonuçta.”
“Sinirleniyorum Berk.” Dediğimde gülerek saçlarımı karıştırdı. Gerçekten de kardeşini özlemişti ve olanları bilmiyormuş gibi yapmak bir şey sormamak zordu..
“Neyse kabul ettiğini varsayıyorum.” Diyerek içeri kaçtığında derin bir nefes verdim. Kan bağımın olduğu bir kardeşim yok belki ama kızlar benim kardeşim gibiydi onlar için endişelendiğim zamanları düşününce kim bilir Berk uzakta yaşayan kardeşi için nasıl endişeleniyordur..
“Bu gidişle üşüteceksin.” İki kupayı pencere kenarına bakıp üzerime onun parfümü gibi kokan ceketini bıraktı.
“Teşekkür ederim. Odana izinsiz girdim ama-”
“Talha söyledi. Niye ceketsiz çıktın?”
“Uzun kalmayacaktım ama-”
“Ama?”
“Temiz hava iyi geldi diyelim.”
“Öyle diyelim.”
“Kitap okumayacak mıydık?” dediğimde elindeki bardakla gülümsedi.
“Gel.” Önümden geçip balkon kapısını açtığında önden girip onun geçmesi için yer açtım. İlk kez girmemiştim bu odaya daha önce burada ders çalışmıştık ama bu sefer farklı gibiydi. Odanın sağ kısmında yatağı karşısında dolabı sol tarafta beyaz düz bir çalışma masası ve hemen yanında fazla yer kaplamayan ama her rafı kitap dolu bir kitaplık vardı. Elimdeki bardağı masaya bırakacakken bozulmuş büyük bir puzzle vardı.
“Sen mi bozdun?” dediğimde onun da gözleri puzzle da takılı kaldı.
“Uzun süre bitiremedim yarım kaldı. Bir gün eve geldiğimde Talha da yarım olan kısmını düşürmüş tamamen dağıtmıştı.”
“Üzülmüşsündür.” Sonuçta uğraşmış.
“Yapıp bozmak için almıştım.”
“O zaman beraber yapalım. Hem ben iddialıyımdır bu konuda.”
“Ortak bir zevkimiz daha varmış.” Gülümseyerek gecenin başındaki konuşmamıza değindiğinde güldüm. Ben parçaları toplayıp kutuya koyarken o da yerde halının üzerine minder ve sert bir mukavva koydu.
“Tüm parçaları topladım.” Yere otururken daha önceden omzuma bıraktığı ceketi kollarımdan geçirdim ama beklediğimden uzun gelmişti ceketin kolları. O halime gülerek kol kısımlarını benim yerime katlarken yapbozun sonunda çıkacak resme bakıyordum kutunun üstünden. Yağmurlu bir gecede büyük bir köprüde yürüyen birkaç insan ve sokak lambası vardı. Hem güzel hem de romantik bir havası vardı resmin.
“Teşekkürler.” O ceketin kollarını kıvırdıktan sonra minderin üstünde ayaklarımı toplayıp hevesle parçaları döndürmeye başladım.
“Sanırım çok heyecanlandım.”
“Puzzle için mi?” dediğinde yüzüne bakmasam da sesindeki tını mutlu gibiydi.
“Evet! Yurtta kalırken yapamıyordum eve taşındığımızdan beri de hiç vaktim olmadı. Oysa odamda açılmayı ve yapılmayı beklenen bir kutu var.” Bir yandan konuşurken diğer yandan da köşeleri ayırıyordum. O da karşımda aynı şeyi yaparken içim tahmin etmediğim derecede bir enerji oluşmuştu sanki. Hani nasıl desem? Sevdiğim ve uzun zamandır yapamadığım bir şeyi yaparken ki heyecan vardı üstümde.
“Ya parçalar eksik çıkarsa? Daha önce dağılmıştı.” Dediğinde yüzümü ona çevirdim.
“Biz toparlarız.” Gülerek konuştuğumda ilk defa genişçe gülümsediğine şahit olmuştum.
“Biz toparlarız..” mırıldanmıştı ama duymuştum.
Diğerlerinin içerden gelen sesleri eğlendiklerini belli ederken içim bir garip olmuştu. Yan yana olan bu iki dairenin bu kadar iyi anlaşacağı ön görebileceğim bir şey değildi.
“Neler yapacaksın? Yani kış tatilinde. Herkes dağılınca.” Köşeleri toplamak bitmişti. Zaten on bin parçalık bir puzzledı.
“Babaannemi ziyaret edeceğim. Orda bir hastanede staj yapacağım.”
“Güzel bir tatil geçireceksin gibi görünüyor.” Kenar kısımları ayrı bir köşede toplamaya başlamıştım.
“Belki de.”
“Belki de..” diyerek derin bir nefes verdim.
“Sen? Yani Jüesse gitmeden önce neler yapacaksın?”
“Evde halletmem gereken birkaç işim var. Ondan sonra belki planlanandan erken giderim Jüesse.” Dediğimde başını kaldırdı.
“Neden bu kadar erken gitmek istiyorsun?”
“Neden istemiyim ki?”
“Genelde insanlar yurt dışına çıkmaktan bir dönem için olsa bile evinden ayrı kalmaktan korkar.” Gülümsedim.
“Bir yere bağlanmam ben. Bir şeyden vazgeçmek ya da bırakmak genelin aksine benim için kolay. Vazgeçilmezim yok diyelim.” Gülümseyerek toplanan parçaları ayırdım ve heyecanla elimi çırptım sonunda birleştirmeye başlayacaktık.
“Belki de vazgeçilmezin olmasından korkuyorsundur.” Birkaç parçayı düşüncenin bir şekilde birleştirirken konuştuğunda afallamıştım.
“Anlamadım?”
“Bir vazgeçilmezinin olmasından korkuyor olabilirsin.” Gülümsedim köşeli parçaya uyan bir parça ararken cevapladım onu.
“Düşündüğün kadar ciddiye almıyorum hayatı. Derin bir insan da değilim. Belki de bu yüzden vazgeçilmezim yoktur.” Ben onu cevaplamış parça aramaya devam ediyorken o duraksamıştı.
“Neden bunu yapıyorsun?”
“Neyi?”
“Kendinle ilgili bir şey söylememek için kendini basitleştirmeye çalışıyorsun.”
“Belki de.” Daha fazlasını söylemeden bulduğum parçaları eşleştirmeye devam ettim.
“Seninle ilgili tahmin yapmıyorum. Seni seninle tanımak istiyorum.” Ona düşündüğün kadar derin değilim dediğim için açıklama yapıyordu.
“En sevdiğim renk mavi. Kitap okumaya, puzzle yapmaya en çok da şehrin büyük kütüphanesindeki eski tıp tekniklerini içeren yıpranmış kitabı okumayı seviyorum. Karlı havalarda yürümeyi, yağmuru dinlemeyi, güneşle ısınmayı, sevdiğim filmlerden alıntılar yazıp saklamayı ve parfüm yapmayı seviyorum. Aklıma gelenler bunlar. Sıra sende.” Madem beni benimle tanımak istiyordu..
“En sevdiğim renk mavi. Gözlerime derin bakan ne hissettiğimi düşündüğümü anlayan ama fark etmemiş gibi yapan kendini benden gizlemeye çalışan, gülümsediğinde gamzeleri çıkan, bileğinde bilekliğimi taşıyan ve ona her yaklaştığımda kaçan birini tanımaya çalışmayı seviyorum. Şimdilik bu kadar.” Ne demekti şimdi bu? Beni tanımaya çalışmayı mı seviyordu yani? Beni çözülmesi gereken bir sorun olarak mı görüyordu? Kâkülümün altından yeşil gözlerine bakarken saçmaladığımı fark ettim. Doğruydu ben ondan resmen kaçıyordum.
“Bir fikrim var.” Diyerek rastgele bir parça aldım elime.
“Bu parçaya uyan diğer parçayı bulursan bana istediğin bir şeyi sorabilirsin ve cevaplarım eğer ben bulursam ben sorarım. Kabul mü?” iddialıydım, gülümsedim. O da gülümsedi.
“Kabul.” Dediği anda parçayı ortaya bıraktım ve ona uyabilecek parçalarda göz gezdirdim. Sadece az önceki konuşmanın havası dağılsın diye yapmıştım bunu. Birkaç parçayı denemiştim bile ama zorlanıyordum.
Nasıl bir parça seçtiysem neredeyse on dakikadır parçayı arıyorduk. Ben parçayı aramaya devam ederken o bulmuştu. Yenilmiştim!
“Sor.” Yenilgiyle omuzlarımı düşürdüm.
“Seni seninle tanımak istediğimi söylemiştim. Bu yüzden soru sormayacağım.” Şaşırmıştım.
“O zaman ben anlatayım.” Soru sormadığı için minnettardım bu yüzden birkaç şey anlatıp konuyu kapatabilirdim sanırım.
“Biz Leylayla çocukluk arkadaşıyız birbirimizin her şeyini biliriz. Ezgi ve Oyayla lisedeyken tanıştık ondan sonra da kopamadık zaten. Genellikle tartışırdık her konuda hatta birçok zevkimiz uyuşmaz gerçi şimdilerde çok tartışmıyoruz ama kavga etmişliğimiz var.” Son söylediğime inanmadığını fark edince anlatmaya devam ettim.
“Lise sondaydık. Ezginin hoşlandığı bir çocuk vardı gerçi okulun çoğu ondan hoşlanıyordu sonra bu çocuk aynı gün içinde hem Leylaya hem de Oyaya çıkma teklifi etmiş tabii ikisi de reddetmiş.” Hatırlayınca gülümsememi durduramadım.
“İşte sonra çocuk gidip Ezgiyle konuşmuş baya kızın ilgisini kullanıp arkadaşları hakkında doldurmuş. Hatta benim bile onun peşinden koştuğumu söylemiş.” Gülerek anlatırken Giray gerilmişti.
“Hoşlanmıyordum ondan. Ezgi nasıl hoşlandı hala anlamış değiliz çünkü çocuk bildiğin ergen bir tipti.” Yaptığım açıklamayı sevmiş olmalı ki benim gibi o da parça aramaya döndü.
“Sonra okul çıkışı Ezgi bizi topladı işte bize inanmadı başta sonra Leylayla kavga ettiler ben ve Oya ayıralım derken arada kaynadık. O kadar komik bir halimiz vardı ki. İşte biz kavga ederken o çocuk birkaç arkadaşıyla yanımıza geldi sonra kendimi saç baş kavgasından kurtarıp çocuğa hesap sormaya gittim. Yapıştım yakasına böyle yüzüne yüzüne bağırıyorum halbuki benden daha uzun ve iriydi bu yüzden dışardan komik görünüyorduk. Sonra Leyla fark etti beni ben çocuğun karnına tekme atınca yanındaki bana vurmaya kalkıştı Leyla da o çocuğun kolunu ısırdı.” Aklıma gelen komik sahnelere gülerken anlatmakta zorlanıyordum.
“İşte çocuğun çığlığı herkesi topladı Oya ve Ezgi de arkamızdan gelip destek atınca çocuklar ısırık izleri, morarmış gözleriyle orda kaldılar tabi bizde ilk disiplini yiyecektik ki Oyanın annesi, Leylanın babası hatta Timur amca yani Ezginin babası bile olaya el attı da disiplinden kurtulduk.” Gözümün önüne gelen anılarla yaşadığımız şeyler gerçekten de komik gelmişti. O zamanlar ciddiye aldığımız şeyler şimdi tamamen alay ettiğimiz komik anılara dönüşmüştü.
“Ailen?” soracaktı, sormuştu da. Herkes gibi.
“Ailem?”
“Bahsetmek istemiyorsan -” o bana bakarak konuşurken elimdeki parçayı yerleştirip cümlesini böldüm.
“Babam albaydı. Ben çocukken şehit oldu. Annemde..” durdum ne demem gerekirdi?
“Annemde annem işte. Sizinkiler?” konunun değişme zamanı gelmişti.
“Annemi kanserdi. Ben sekiz yaşındayken kaybettik. Babam da..”
“Babam işte.” Gülümseyerek gözlerime baktığında bende gülümsedim.
Herkesin bir yarası vardı, konuştukça kanayan kanadıkça acıtan.
Unutmamamız gereken şeyse her yara bir gün kapanırdı.
Bazıları iz bırakırdı belki ama kapanırdı artık kanayamazdı..