
"Masal uyandıysan in kahvaltı edelim." sesiyle gözümü açtığımda nerede olduğumu hatırlamıştım. Evimde değildim, evimi bırak yaşadığım yüzyılda bile değildim. Gözümü açtım ve dışardan gelen sesleri dinledim bir süre. Sokaklarda sırtında kocaman sepetle gezen, bıyıklı ve şalvar tarzı bir şeyler giymiş insanlar görüyordum. Camdan çok fazla kafamı çıkarmamaya dikkat ederek küçük, kırık beyaz ve camı neredeyse tam kapatacak boyutta olan perdenin arkasından izliyordum. Eski eşyaları toplayan "gezici eskiciler" sokak sokak gezip halktan kullanılmayan eşyaları belli bir fiyat karşılığında alıyordu. Daha sonra bunları eskiciler kethüdasının belirlediği bir fiyat dahilinde bit pazarı denen yerde satışa sunuyorlardı. Bir yerlere yetişmeye çalışan yerli halkı bir süre daha izledikten sonra gözüme çarpan kadınlara uzun uzun baktım. Kimi peçeli kimi ise elbisenin üstüne taktığı kapşon tarzı şeyle başı önüne eğik bir şekilde yürüyordu. Sabah erken kalkıp bir yerelere gitmek her çağda varmış diye düşünerek aşagıya indim. Salih Bey kareli bir sofra bezinin üstüne konulmuş demirden veya bakırdan yapıldığını tahmin ettiğim yuvarlak adına "sini" veya "tepsi" denilen şeyin etrafında oturmuş bir şeyler yiyordu. Tepsinin üzerinde kocaman bir tabak duruyordu ve içinde kaymak vardı. Biraz daha çukur, küçük ve demir bir tabakta ise bi miktar peynir, hemen yanında aynı tabakta biraz reçel ve biraz ileride kocaman, yuvarlak bir ekmek duruyordu. Bir süre izledikten sonra yanına geldim ve günaydın dedim. Aynı şekilde günaydın diyerek yemeğine devam etti. Ben de bir köşeye oturup ekmekten bir parça kopardım.
"Kahvaltı da çay veya kahve içilmez mi?" dedim.
"Kahvaltı mı? O da ne ?" dedi sinsice gülerek.
"İşte şuan yediğimiz sabah yemeğine kahvaltı deniyor ya?" dedim, emin olmayarak.
"Hayır denmiyor Masalcım. Halk henüz kahveyi yeni benimsedi ilerleyen yıllarda sabah aç karna kahve içilmesin diye kahveden önce yenilen yemek anlamına gelen "kahve altı" kelimesi bazı değişikliklere uğrayarak kahvaltı olacak. Şuan bu tabiri kullanmasan daha yerinde olur." dedi. Gerçekten çok şaşırmıştım.
"Peki sabah yedikleri yemeğe ne diyorlar?" dedim.
"Yani en azından kahvaltı demeye gerek duymuyorlar. Zaten günde iki öğün yiyorlar bunlardan sadece birinin adı kuşluk vakti bu sanırım kahvaltı demek oluyor." diye bir açıklama yaptı. Şaşkındım. Gündelik hayatımda nereden geldiğini merak dahi etmediğim kulaktan dolma bilgilerle kahve altı sözcüğünden geldiğini bildiğim kahvaltıya öncesinde ne deniyor hiç merak etmemiştim. Kim bilir böyle daha neler neler vardı. Biraz bir şeyler yedikten sonra Salih Bey çıkmamız gerektiğini söyledi. Üzerimi zaten değiştirmeyeceğim için hemen çıkabileceğimizi söyledim. Beraber evden çıktık ve dün geldiğimiz yollardan tekrar aynı yöne yürüdük.
"Herhangi biri neden bir arada olduğumuzu sorarsa karı koca olduğumuzu söyleyeceğini unutma" dedi Salih Bey. Karı koca mı?
"Nasıl?" dedim şaşırarak.
"Başka bir şekilde yanyana yürüyor olmamız pekte uygun değil. Osmanlı töre hukuku ile yönetiliyor." dedi. Doğru ya, unutmuştum. Tekrar kahvenin oraya geldik fakat Oğuz yoktu.
"Oğuz nerde?" dedim.
"İşleri vardır hep kahvede oturmuyor" dedi.
"Peki artık bana bunların hepsinin nasıl gerçekleştiğini anlatacak mısın?" dedim.
"Yaşayarak öğrenmek isteyen sendin" dedi, lanet olsun haklıydı.
"Şimdi seni bir eve bırakacağım orada ki kadın seni tanıyor fakat seni Rana hatun olarak biliyor. Orada bir süre kalacaksın sonra gelip alırım seni. Kadının adı Amine ona Amine hatun diyebilirsin. Sakın bir şey belli etme elinden geldiğince sohbet et." diyerek yürümeye başladı.
"Nasıl adım Rana? Kadın beni nerden tanıyor? Ne konuşacağım bilmediğim kadınla ya?" dedim gerçekten korkmuştum ve çekinmiştim.
"Yabancı değil Oğuz'u büyüten kadın. Seni nerden tanıdığını da o anlatır artık. Hadi."
"Yani Oğuz'un annesi mi?"
"Annesi değil onu büyüten kişi" dedi. Ee ne fark vardı ikisi arasında? Bunu düşünerek yürüdük ve yine her evin birbirine benzediği sokağa geldik. Tek katlı bir evin önünde durdu ve gerisi sende der gibi uzaklaştı yanımdan. Napacaktım şimdi? El mahkûm kapının üzerindeki tokmakla kapıyı tıklattım. 70 belki daha da büyük yaşlıca bir kadın kapıyı açtı. Yaşına rağmen pek güler yüzlüydü.
"Rana kızım bende seni bekliyordum nicedir. Gel hele içeri." diyerek beni davet etti sanırım.
İçerisi eskiydi ama döneme göre değildi. Yerde hafif yırtıkları olan bir kilim ve hemen karşısında tahta üzerine minder konulup, hemen minderin üstüne belimizi rahatlaması için yastıklar sırasıyla dizilmişti ve adına "sedir" deniyordu. Evdeki tek yerden yüksek şey buydu ve yerde birkaç adet minder duruyordu. İçeriye doğru geçmem için müsaade etti ve bende iki odalı bu evin salon denilecek yerindeki sedire oturdum. Bana hemen bakır tepsi üstünde bakır bir bardakta şerbet ikram etti. Pek alışık olmadığım için yudum yudum içmeye başladım bu sırada Amine hatunda lafa girdi.
"Seni böyle karşımda sıhhatli görmek beni çok bahtiyar etti kızım. Senin hakkın rahmetine kavuştuğun söylediğinde pek üzülmüştüm. Anacığından sonra seni pek göremesekte elim hep üstündeydi. Beni de anan bilesin hep gelesin buralara emi kızım." dedi. Ya ne demek ben ölmüştüm?
"Sağ ol Amine hatun bilirim bilirim." dedim. Ne diyebilirdim başka?
"Bizim oğlanı gördün mü? Paşa olmuş diyorlar saraya. Saraya paşa olmak öyle kolay mı? Takdir ettim." dedi. Oğuzdan bahsediyordu sanırım ama ben adını bilmiyordum ki.
"Yaa öyle olmuş ben de çok şaşırdım" dedim. Of çok geriliyordum hic bir şey bilmediğim konu hakkında nasıl konuşabilirdim.
"Oğlanın adı sanı ne oldu bilmem lakin devlete çok bağlıydı. Doğuştan türk ve müslüman gibi sever sayardı bu yüce devleti. Yüce rabbim mükafatlandırdı onu demek. Allah yolunu açık eylesin." dedi.
"Önceden türk ve Müslüman değil miydi?" dedim.
"Rana kızım sen biraz rahatsız mısın? Aklın başından gitmiş. Beraber gelmediniz mi taa Macaristan'dan. Rahmetli seni köle pazarından aldı da büyüttü. Yoksa halin nice olurdu hiç bilmem. Oğlana da talih güldü de biraz bizimle büyüdükten sonra Enderun'a alındı. Ne günlerdi.." cümlelerini bitirir bitirmez şok geçirdim. Ben köle pazarında mı satılmak istenmiştim? Asıl soru ben Macar mıydım? Hepsini düşünmüyormuş gibi Amine hatuna döndüm. Ondan bilgi alacağım kesindi.
"Hafızamdan silinmiş o dönemler hatırlamak istemiyorum Amine hatun. Sen anlatınca yüzleşiyorum anlatmaya devam et istersen." dedim. Ne dediğimi anlamak için bı süre durdu sanırım.
"Ah kızım zor günlerdi bilmez miyim. Sen yine de şükret beybaban iyi bir adamdı. Seni öyle görünce acımış getirmiş buralara kadar. Bir başkası akçesini verseydi de alsaydı seni.. Allah korusun hatun halin nice olurdu? Ah ah.."
Bu kadın bir şeyler biliyordu da benimde bildiğimi düşünüyordu o yüzden anlatmıyordu sanırım.
"Peki sonra noldu Amine hatun?" bu soru onu fazla şüpheye düşürdü sanırım cevap vermek yerine kalkıp önümdekileri aldı ve yürüdü. Bir süre tek başıma Oğuzla nereden geldiğimi düşündüm. Sorularıma yanıt bulmadan burdan gitmeyeceğim kesindi..


