Ölümün bir son olduğuna inanırdım.
Ama bazen, bir son değil de yalnızca başka bir başlangıç olabileceğini düşünmeden edemezdim. Yine de... bunun bir trafik kazasıyla olmasını asla istemezdim. Bazı şeyler insana geçmişi hatırlatırdı ve trafik kazaları, benim için hep kötü anıların kapısını aralardı.
Kaderin benimle aynı fikirde olmadığı ise çok açıktı.
Gözlerimi açtığımda tavana asılı ağır, işlemeli bir avizeyle karşılaştım. Bilincim yerine gelir gelmez irkildim. Bu görüntü, ait olduğu yere hiç benzemiyordu. Mezarlarda böyle şeyler olmazdı.
Üstelik ben... görüyordum. Hissediyordum. Nefes alıyordum.
Bu fark edişle boğazım düğümlendi.
Yaşıyordum.
Ama bu mümkün değildi. O kaza... hatırlıyordum. Çarpma, savrulma, karanlık... Ölmem gerekirdi. O hâlde neden buradaydım?
Başımı kaldırıp etrafıma baktığımda bir yatak odasında olduğumu fark ettim. İlk düşüncem komada olduğum yönündeydi. Ancak bu düşünce, odanın detayları zihnime kazındıkça hızla anlamını yitirdi.
Hiçbir hastane kokusu yoktu. Hiçbir cihaz, hiçbir telaş...
Üzerimdeki kıyafetler de bana ait değildi.
Yataktan kalkıp odayı inceledim. Pastel tonlar, tavandan süzülen ince tüller ve duvarları süsleyen tablolar... Oda zarifti, hatta fazlasıyla güzeldi. Sanki bir masalın içindeydim.
Aynaya yaklaştığımda ise içimdeki bütün düşünceler sustu.
Yansımam... bana ait değildi.
Saçlarım morun açık bir tonuna bürünmüştü. Bu rengi severdim ama asla kendimde hayal etmemiştim. Yine de inkâr edemezdim; bana yakışıyordu.
Tam o anda kapı tıklatıldı.
İrkilerek geriye çekildim. Kapı yavaşça aralandı ve içeri yaşlı bir kadın girdi. Beyaz saçları sıkıca toplanmış, yüzünde sakin ama saygılı bir ifade vardı. Duruşu bana garip bir şekilde tanıdık hissettirdi; sanki geçmişimdeki bir figürün yankısı gibiydi.
"Prenses," dedi nazik bir sesle. "Sizi korkuttuysam affedin. Kral ve kraliçe uyanıp uyanmadığınızı merak ettiler."
Bu kelime zihnimde yankılandı.
Prenses.
Sesim titreyerek dudaklarımdan döküldü:
"Ben... neredeyim?"
Kadın bu kez gülmedi. Aksine, yüzü hafifçe ciddileşti.
"Kendi odanızdasınız, prenses. Saraydasınız."
Saray.
Kalbim hızla atmaya başladı.
"Bu bir şaka mı?" diye fısıldadım ama sesimi duyan olmadı.
Kadın ellerini üç kez çırptı. Kapıdan içeri birkaç hizmetkâr girdi; kollarında elbiseler taşıyorlardı. Olan biteni donuk bir ifadeyle izliyordum. Mantığım bu sahneyi reddediyor, zihnim ise cevap bulamıyordu.
Kadın elbiseleri tek tek gözden geçirdi.
"Bugün fazla bekletmemeliyiz," dedi. "Kral ve kraliçe sabırsızdır."
Dayanamayıp sordum:
"Bana neden prenses diyorsunuz?"
Bu kez bana döndü, bakışları şaşkın ama samimiydi.
"Çünkü siz Prenses Seralya'sınız."
Adım... yabancı gelmedi. Ama bana ait de değildi.
Derin bir nefes aldım.
"Kaç yaşındayım?"
Bir an duraksadım.
"Ve... şu an hangi yıldayız?"
Kadın beni süzdü. Bu kez yüzünde en ufak bir gülümseme yoktu.
"On sekiz yaşındasınız. Yıl 1418."
Sözleri içimde yankılandı.
Ben en son 2025 yılındaydım.
Bir yazılım mühendisi... sıradan bir hayat... sıradan hayaller...
Şimdi ise bir saraydaydım.
Bir prenses olarak.
Bu, aklımdaki tek mantıklı ihtimali neredeyse kesinleştiriyordu.
Ben ölmemiştim.
Ben... yeniden doğmuştum
◼️◼️◼️◼️◼️◼️◼️◼️◼️◼️◼️
Leydi Sofia - adını sonradan öğrenmiştim - yanımda yürürken yemek salonuna doğru ilerledik. Sarayın içindeki uzun koridorlar ardı ardına uzanıyor, yüksek tavanlar ve taş duvarlar adımlarımızı yankılandırıyordu. Nihayet hazırlanmış olmak, içimde küçük de olsa bir rahatlama yaratmıştı. Üzerimdeki kıyafet benim tercihim değildi; baştan sona Leydi Sofia'nın seçimi olmuştu. Yine de bunu inkâr edemezdim-zevki gerçekten kusursuza yakındı.
Elbise, lacivertten maviye doğru yumuşakça akan tonlara sahipti. Işığı yakaladıkça parlayan üst kısmı, ipek ya da saten bir dokunuş hissi veriyordu. Kumaş ne fazla ağırdı ne de gereğinden hafif; üzerimde varlığını hissettirirken beni taşımıyordu. Tül ve ince dantel katmanlar, elbiseye zarif bir hareket kazandırıyor; yürüdükçe eteklerim sessizce dalgalanıyordu.
Bel kısmını saran korse, vücudumu sıkmadan kavrıyordu. Üzerindeki ince desenler dikkat çekici ama göze sokulacak kadar iddialı değildi. Göğsün tam ortasında yer alan küçük metal gül broşuysa elbiseye beklenmedik bir asalet katıyordu. Omuzları açıkta bırakan kesim, hem ağırbaşlı hem de zarif bir görünüm sağlıyordu. Eteğin üst katmanına işlenmiş altın rengi motifler, her adımda ışıkla birlikte canlıymış gibi parlıyordu.
İçimden dürüstçe kabul ettim: Elbise gerçekten çok güzeldi.
Ama yine de aklımın bir köşesinde aynı düşünce dönüp duruyordu.
Bu sadece bir kahvaltıydı.
Bu kadar ihtişam biraz fazla değil miydi?
Yine de, bu dünyanın kurallarını henüz tam anlamıyla bilmiyordum. Belki de burada sıradan bir sabah bile böyle yaşanıyordu. Kabullenmekten başka seçeneğim olmadığını yavaş yavaş fark ediyordum.

(Kıyafeti bu şekilde düşünebiliriz)
Leydi Sofia yanımdaydı ama yalnız değildik. Sağımda ve solumda birer hizmetkâr, önümüzde ve arkamızda ise ikişer muhafız ilerliyordu. Adımlarımız uyum içindeydi; sanki sıradan bir kahvaltıya değil de planlı bir törene gidiyorduk. Bu kadar korumayla yalnızca yemek yemeye gidiyor olmak hâlâ bana fazlasıyla garip geliyordu.
Üstelik hâlâ yemek salonuna ulaşamamıştık.
İçimde, istemsizce homurdanan bir ses yükseldi. Bu nasıl bir saraydı böyle? Bu kadar büyük olmak zorunda mıydı gerçekten? Aklım almıyordu. Taş, emek, zaman... Hepsi bu sonsuz koridorlara harcanmıştı. İnsan düşünmeden edemiyordu; bütün bunlar yerine halk için bir şeyler yapılamaz mıydı? Daha sağlam yollar, daha sıcak evler, belki de şifa bulacakları yerler... Ama hayır. Bunun yerine bitmek bilmeyen salonlar ve yankıdan başka bir işe yaramayan geçitler vardı.
Bir noktada, kraliçeye mutlaka söylemem gerektiğine karar verdim. Odamı yemek salonuna daha yakın bir yere aldırmalıydım. Aksi hâlde her sabah buraya gelene kadar ömrüm tükenirdi. Trafik kazasından sağ çıkmışken, sarayın içinde yürürken can vermek istemiyordum açıkçası.
Koridorlar ardı ardına uzadıkça yön duygumu tamamen yitirdim. Artık nereden geldiğimizi ya da nereye gittiğimizi ayırt edemiyordum. Sağ mı sol mu, dönüp dönmediğimizi bile bilmiyordum. Eğer biri beni burada yalnız bıraksaydı, günlerce dolaşır, sonunda bir yerde kaybolurdum. Büyük ihtimalle kimsenin uğramadığı bir depoda.
Yine de her koridorda değişmeyen bir detay vardı.
Duvarlarda, kraliyet hanedanına ait olduğunu düşündüğüm bayraklar asılıydı. Üzerlerinde bir hilal ve mavi bir gül bulunuyordu. Hilal sert ve güçlü bir anlam taşırken, mavi gül ona beklenmedik bir zarafet ekliyordu. Birlikte hem tehditkâr hem de asil duruyorlardı.
Sembolün hemen altında tek bir kelime yer alıyordu:
Elyndor.
Demek burası Elyndor Krallığı'ydı.
Bu isim zihnime yerleşirken içimde tanımlayamadığım bir his kıpırdandı. Sanki bu bayraklar, bu semboller ve bu bitmek bilmeyen koridorlar bana yalnızca nerede olduğumu değil, kaçamayacağım bir kaderi de sessizce hatırlatıyordu.
(Bayrağı bu şekilde düşünebiliriz)
Demek krallığın adı Elyndor'du.
İtiraf etmeliyim, sembolleri hoştu. Hilal ve mavi gül... Göze çarpıyordu. Yine de neden bu iki figürün seçildiğini merak etmeden edemiyordum. Güçle zarafetin yan yana durması bilinçli bir tercihti belli ki.
Kaçıncı koridordan geçtiğimizi çoktan unutmuştum ki, duvardaki büyük bir tablo dikkatimi çekti. Adımlarım yavaşladı, gözlerim istemsizce ona kaydı. Tabloda ortada bir adam ve bir kadın vardı; duruşlarından kral ve kraliçe oldukları belliydi. Önlerinde ise dört kız çocuğu resmedilmişti.
Yaklaştım.
Her figürün altında isimler yazıyordu:
Kral Alderyon
Kraliçe Meralyne
Prenses Elyra
Prenses Nivara
Prenses Nursêza
Prenses Seralya
Boğazım düğümlendi.
Yani... ben buyduysam.
Tablodaki kızlara dikkatlice baktım. Hepimizin saç rengi farklıydı; sanki aynı aileden değil de, birbirinden tamamen ayrı dünyalardan gelmiş gibiydik. Ben-Seralya-en küçük olanıydım. Sekiz yaşlarında görünüyordum. Şu an on sekiz olduğuma göre... tablo en az on yıl önce yapılmış olmalıydı.
Omzuma dokunan bir el düşüncelerimi böldü. Arkama döndüğümde Leydi Sofia'nın beni süzdüğünü gördüm.
"Portreye dalıp gitmişsiniz," dedi, kaşlarını hafifçe çatmıştı. "Ne zaman yapıldığını da mı unuttunuz yoksa?"
Hazırlıksız yakalanmıştım ama bunu belli edemezdim.
"Hayır," dedim hızlıca. "Sadece... her zaman sevmişimdir bu tabloyu."
Bakışlarındaki şüphe kaybolmadı.
"O hâlde," dedi sakin ama sınar bir tonla, "kaç yıl önce çizildiğini de söylersiniz."
Kalbim hızlandı. Mantık yürüttüm. Tablodaki hâlim sekiz yaşlarındaydı. Şimdi on sekiz...
"On yıl önce," dedim.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Sofia başını salladı.
"Doğru."
İçimden derin bir nefes aldım. Şansım yaver gitmişti.
Yürümeye devam ettik. Bir süre sonra merakımı dizginleyemedim.
"Kral ile kraliçe arasında yaş farkı var mı?" diye sordum. "Kraliçe daha genç görünüyor."
"On iki yıl," dedi hiç duraksamadan.
Kaşlarım istemsizce kalktı.
"Ben asla kendimden on iki yaş büyük biriyle evlenmezdim."
Sofia gözlerini yoldan ayırmadan konuştu:
"'Asla' dememenizi tavsiye ederim prenses. Eğer krallıklar arası bir anlaşma söz konusuysa, evleneceğiniz kişinin yaşı kimseyi ilgilendirmez."
"Ben istemezsem kimse beni evlendiremez," dedim, sesim sandığımdan daha sert çıkmıştı.
Sofia aniden durdu. Ben de onun karşısında kaldım. Bakışları bu kez ciddiydi.
"Burada kadınların ne istediği önemsenmez, prenses," dedi net bir şekilde. "Kadınlar yalnızca varis doğurmak için vardır. Siz karşı çıksanız, hatta kendinize zarar vermekle tehdit etseniz bile... hiçbir şey değişmez."
Sözleri ağırdı ama yalan değildi. Bu dünyada da, geldiğim dünyada da bazı gerçekler hiç değişmiyordu.
Sofia yeniden yürümeye başladığında ben de sessizce peşinden gittim. Bir süre sonra konuyu değiştirdim.
"Ailem... kaç yaşındalar?"
"Kral elli bir," dedi. "Kraliçe otuz dokuz. Prenses Elyra yirmi yedi, Nivara yirmi iki, Nursêza yirmi."
Adımlarım yavaşladı.
Kraliçe otuz dokuz... Elyra yirmi yedi.
"Yani," dedim istemsizce, "kraliçe on iki yaşındayken mi Elyra'yı doğurdu?"
Sofia bir an durdu. Ardından kahkahaya boğuldu. O kadar ani ve yüksek sesliydi ki irkildim. Gülmesini zor bastırarak bana baktı.
"Kraliçenin sizin üvey anneniz olduğunu da mı unuttunuz?"
İçimden küfrettim. Az önce kurduğum mantık tamamen çökmüştü. Başımı salladım.
Sofia dudak kenarını kaldırdı, kısa bir gülümseme belirdi.
"Kardeşlerinizin de üvey olduğunu hatırlamıyorsunuzdur şimdi," dedi.
Yine başımı salladım.
Ne bekliyorlardı ki? Tanımadığım bir hayatı nasıl hatırlayabilirdim?
"Canınızı sıkmayın," dedi omuz silkerek. "Ben de dün gece geç saate kadar uyanık kalsam, üstüne Andre'nin o berbat içeceğini içsem, büyük ihtimalle hiçbir şeyi hatırlamazdım."
Andre.
İçecek.
Dün gece.
Aklımda sorular çoğalıyordu ama hepsini içimde tuttum.
"Evet," dedim, yalan söyleyerek. "Zaten bazı şeyler yavaş yavaş yerine oturuyor."
Sonra merak ettiğim asıl soruyu sordum.
"Peki... bizim annelerimiz nerede?"
Sofia'nın yüzü anında gerildi. Bir süre cevap vermedi. Koluna dokundum.
"Sofia."
Derin bir nefes aldı.
"Kral, her birinizin annesiyle uzaktan akrabaydı. Erkek varis için onlarla evlendi. Erkek çocuk doğuramayınca da hepsini boşadı. Ailelerine gönderildiler. Sonrasında ne olduğu bilinmiyor."
Sesi soğuktu.
"Şimdi bu konuyu kapatalım. Yemek salonuna geçmeliyiz. Kral gecikmeyi sevmez."
Başımı salladım. Başka bir şey söylemedim.
Bir süre sonra büyük bir kapının önünde durduk. İçimden kocaman bir nihayet çektim. Elimi kapının kulpuna uzattığım anda Sofia elime hafifçe vurdu.
"Önce kendinize çeki düzen verin," dedi.
Elbisemi düzeltti. O sırada Felinda'yı gördüm. Aklıma getirdiği mektup geldi; onu sonra soracaktım.
Sofia son kez üzerime baktı, ardından kapıyı tuttu.
"Hazırsanız," dedi fısıltıyla,
"Elyndor hanedanıyla tanışalım."
BÖLÜM SONU
💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌
Merhaba nasılsınız bölüm biraz geç oldu ama bir şey olmaz
Artık her bölüm bölümle ilgili 3 soru soracağım o zaman bu bölümle başlıyorum
1. Arvenya'nın saçı hangi renge dönmüştür
2. Seralya haricinde bir prensesin ismini söyleyin
3. Kral ve kraliçenin arasında kaç yaş var
Cevaplarınızı yorumlarda bekliyorum ha bu arada sizce Felinda'nın Seralya'ya -yani Arvenya'ya - verdiği mektupta ne yazıyor olabilir.
Bölüme oy verip yorum yapmayı unutmayın
Diğer bölümlerde görüşmek üzere en sevgiliye emanetsiniz 👋 👋 👋