İçeriğe geç

GEÇMİŞİN İZLERİ

Bölüm 6 · 3 dk okuma

GEÇMİŞİN İZLERİ

Bölüm 6

VAROLUŞUN BEDELİ

Yıllar, bir insanın omuzlarına sadece yaşanmışlıkları değil, telafisi olmayan keşkeleri de yüklerdi. Kuzey, kampüsün paslı demir kapısından içeri adımını attığında, zamanın kendi üzerinde bıraktığı izleri adımlarının ağırlığında hissedebiliyordu. Şakaklarına, hatta saçlarının neredeyse tamamına kırlar düşmüştü. Ellerini pardösüsünün ceplerine bastırdı. Burası, gençliğinin, ilk büyük aşkının ve hayatının yönünü değiştiren o büyük kırılmanın sahnesiydi.

Adımları onu adeta ezbere bildiği bir patikadan, o eski açık hava paten pistine doğru götürdü.

Beton pist eskimiş, yıllar içinde bakımsızlığın ve mevsimlerin azizliğine uğramıştı. Üzerindeki çatlaklar derinleşmiş, aralarından vahşi otlar baş göstermişti. Bir zamanlar tekerleklerin çıkardığı o ritmik, neşeli seslerin yerini şimdi derin, kasvetli bir sessizlik almıştı. Ancak pistin hemen kenarındaki o yaşlı çınar ağacı, zamanın yıkımına meydan okurcasına hâlâ tüm görkemiyle oradaydı. Yaprakları hışırdıyor, adeta geçmişin sırlarını fısıldıyordu.

Kuzey, ağacın gölgesindeki o eski ahşap banka doğru yürüdü. Yüzeyindeki boyalar soyulmuş, tahtaları kararmıştı. Yavaşça oturdu. Kampüs tenhaydı, rüzgar esiyor ve ceketini savuruyordu. Derin bir nefes aldı, ciğerlerine dolan hava bile geçmiş kokuyordu. Elini iç cebine attı ve parmaklarının ucuna gelen o küçük, pürüzsüz kağıt parçasına dokundu. Beş yaşındaki öz kızının fotoğrafını çıkardı.

Fotoğrafa bakarken, zaman aniden durdu. Rüzgarın sesi kesildi, yaprakların hışırtısı dindi. Kuzey donakaldı.

Kızının kameraya doğru attığı o masum gülüş, alnına dökülen inatçı kıvırcık saçları ve en önemlisi... bakışlarındaki o derin, insanı iyileştiren şefkatli parıltı. Zihni bir anda yirmi küsür yıl öncesine, tam da şu an oturduğu yerin birkaç metre ilerisine ışınlandı. Hafızası, tozlu raflardan o günü çıkardı. Alina, patenlerinin üzerinde dengesini kaybedip sertçe yere düştüğünde, canı acıyarak ağlarken, çınar ağacının arkasından beliren o küçük kız çocuğunu hatırladı. O gün, Alina’nın acısına ortak olmak ister gibi bakan, kimsenin tanımadığı o gizemli küçük kızı…

Fotoğraftaki kendi kızı, yirmi yıl önce ağacın altında gördüğü o küçük kızın birebir aynısıydı.

Kuzey’in göğsüne tarifi imkansız bir ağırlık çöktü. Zamanın ve mekânın ötesindeki o muazzam ters köşeyi, evrenin onun için hazırladığı o devasa bulmacayı çözmüştü. O gün, zamanın dokusunda açılan, mantığın kabul edemeyeceği o küçük yırtıktan geçmişe, babasının gençliğine ve onun ilk aşkına bakan çocuk... Kendi gelecekteki kızıydı.

O an, en can yakıcı, en keskin gerçek zihnine bir yıldırım gibi düştü. Kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine hızla çarpmaya başladı.

Yıllarca kendisini suçlamıştı. "Neden daha hızlı olamadım?" demişti. "Neden elimi biraz daha uzatıp Alina’yı o gün o betona düşmeden yakalayamadım?" Zihninde o anı binlerce kez sarıp yeniden oynatmıştı. Alina’nın düşüşü, aralarındaki o kırılmaz sandıkları büyüye ilk darbeyi vurmuş, güvensizlikleri doğurmuş ve nihayetinde onları farklı yollara savurmuştu.

Şimdi ise evrenin acımasız matematiğiyle yüzleşiyordu.

Eğer o gün Alina’yı düşerken yakalasaydı, Alina’nın canı yanmayacaktı. Aralarındaki o zırhlar kırılmayacak, belki de birbirlerine daha sıkı sarılacak ve hiç ayrılmayacaklardı. Yıllar boyu süren o büyük, tutkulu aşk evlilikle taçlanacaktı. Ama... Ama o zaman, o "farklı hayattaki" eşiyle hiç tanışamayacaktı. Ve şu an elinde tuttuğu, bakmaya kıyamadığı dünyalar güzeli küçük kız çocuğu hiçbir zaman doğmayacak, hiç var olmayacaktı.

"Bir canın bedeli..." diye mırıldandı Kuzey, sesi boğazında düğümlenerek. "Bir varoluşun bedeli, bir başka aşkın enkazı olmak zorundaymış."

Küçük kızının bu dünyada nefes alabilmesi, babasının gözlerinin içine bakıp "Baba" diyebilmesi; geçmişte Alina’nın o gün o soğuk betona çaresizce düşmesine ve ikisinin bir daha asla birleşemeyecek şekilde farklı hayatlara savrulmasına bağlıydı. Alina’nın düşüşü, aslında aşklarının acı bir sonu değil, doğacak bir çocuğun yaşam biletiydi. Kader, Alina’dan bir aşkı çalmış, karşılığında Kuzey’e bir evlat vermişti.

Kuzey’in gözlerinden süzülen bir damla yaş, kızının fotoğrafının kenarına düştü. Parmak ucuyla gözyaşını sildi, fotoğrafı göğsüne bastırdı. Başını kaldırdı ve yirmi yıl önce o küçük kızın dikildiği yaşlı çınar ağacına doğru baktı. Gözleri dolmuştu ama içindeki o yıllanmış suçluluk duygusu, yerini sonsuz bir kabullenişe ve hüzünlü bir minnete bırakıyordu.

Rüzgar sertleşti, çınar ağacının yapraklarını büyük bir coşkuyla savurdu. Kampüsün boş zemininde yankılanan o hışırtı, sanki geçmişten gelen bir bağışlama fısıltısıydı.

Kuzey, titreyen dudaklarını araladı ve boşluğa doğru, sanki Alina onu duyabiliyormuş gibi fısıldadı:

"Seni yakalayamadım Alina... Seni tutamadım. Çünkü... Çünkü kızımızın yaşaması gerekiyordu."

Ceketinin önünü ilikledi, fotoğrafı dikkatlice cebine koydu ve arkasına bir kez bile bakmadan, çatlak pisti gerisinde bırakarak yürüdü. Artık omuzlarındaki yük keşkeler değil, kaderin ta kendisiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.