Gözlerimi zor olsada açtığımda bir yataktaydım. Yavaşça yatakta doğruldum fakat başımın ağrısından dolayı tekrar yatmak zorunda kaldım. Bu ağrımaktanda beterdi,resmen zonkluyordu. Hafifçe inledim çünkü gittikçe daha da canım yanıyordu. "Sandığımdan daha kötü durumdasın." Diye bir ses duydum. Bu sesi tanıyor muydum? Ses çok tanıdıktı? Ah! Tabii ya bu bayılmadan önce duyduğum o sesti! Fark ettiğim gibi başımı aniden sese doğru çevirince tekrar inledim. Adamın koyu kahverengi saçları ve gözleri vardı. Gözleri bir anime gibi parlıyordu. Burun yapısı bir erkeğe göre sexy fakat bir kızda olsa çirkin duracak türdendi. Yani büyüktü ama normal bir büyüklüktü. Beyaz tenliydi ve vücudu inceydi fakat hafiften kasları vardı spora yeni yeni başladığı belliydi. Ve dudaklarıysa... Çok,çok güzeldi. Hayatımda gördüğüm en güzel dudaklara sahipti. Kırmızı ve nemli bir dudağı vardı. Kaybolmadan önce gördüğüm erkeklere taş çıkartırdı. "Beni incelemen bitti mi?" Diye ima dolu konuşunca kendime gelebilmiştim. Bu Koreliler niye bu kadar mükemmeldi ki?! Onun sorusundan dolayı kızarmış kulaklarımla gözlerine baktım. "Neredeyim ben? Kimsin sen?" Diye sorabildim sadece. "Şuan yatak odamda,yatağımdasın." Ney? Onun yatak odasında mıydım?! Birkaç saniye bunun şokunu yaşadıktan sonra "Peki kimsin sen?" diye sordum. Onu tanımak istiyordum. Neden bilmiyorum ama onu cidden tanımak istiyordum. "Asla sevmeyeceğin biri." Dedi bana. Niye böyle demiştiki? Kötü biri miydi? Hiç sanmıyordum çünkü kötü birisi olsa hayatta tanımadığı birini kurtarmazdı. Başka bir soru sordum. "Beni nasıl kurtardın? Onlar çok kalabalıktı." Birkaç saniye sonra "Birkaç katil için ellerimi kirletemezdim. Güçlü bir kokuyu oraya fırlattım. O yüzdende bayıldılar. Sende hem koku hemde başına aldığın darbe yüzünden bayıldın." deyince şimdi herşey açıklığa kavuşmuştu. "Çok teşekkür ederim. Ama sana rahatsızlık vermek istemem. Ben artık gideyim." Diye söyledim. Kalkmak üzereyken bir anda kucağıma çıkıp omuzlarımdan tuttu ve beni tekrar yatağa yatırdı. "İyileşene kadar burada duracaksın." Niye bu kadar yakın olmak zorundaydı? Dediklerine bu kadar az mesafe varken odaklanamıyordum. "Hayır sağol ama cidden gideyim ben." Dedim zoraki. Ve yatakta doğruldum. Pekala ama niye hâlâ kucağımdaydı?! "Kalır mısın demedim,kalıcaksın dedim." Dedi yüzüme iyice yaklaşarak. Bakışları itiraz istemiyordu. "Tamam" Demek zorunda kaldım. Kapı biraz aralanınca kapıya yönelttim bakışlarımı. Evde biri daha mı vardı? Ve bir anda yatağa kedi atlayınca küçük bir çığlık attım. Hadi ama korkmamam lazımdı! Hâlâ kucağımda olduğunu fark edince kucağımdan indi ve kediyi kendi kucağına aldı. "Bu Dori kendisi çok haylazdır." Dedi.Kedi tekir bir kediydi. Birkaç dakika sonra 2 tane daha kedi girdi. Bunlarda Soonie ile Doongie imiş. İkiside turuncu ve beyaz renkteydiler. Bir süre kedilerini anlattı. Fakat o,kedilerini anlatırken sanki burada değilde onlarla yaşadığı her bir andaydı. "Sevdim." Dediğimde bana gülümsedi. Gözlerinin içine bakıp "Sooine Doongie ve Dori'yi sevdim. Ama en çokda seni sevdim." dedim. Bana öyle bir baktıki. Sanki onu sevmem garip birşeymiş gibi bakmıştı bana. Niye onu sevmeyeceğimi düşünmünmüştüki? Gayet tatlı ve iyi biriydi. Kötü olmaktan çok uzaktı. Başını hafifçe eğdi ve "Ben... Minho. Lee Minho." dedi utanarak. Utanmasını saklayamıyordu. Çünkü kulakları kızarıyordu. Onunla aynı gülümsemeyi yüzüme yerleştirerek "Ben Christopher Bang Chan." dedim. Aslında Chan diye bir adım yoktu ama Kore'de yaşama kararı alınca bu adı almıştım. Minho birkaç saniye boyunca yüzüme baktıktan sonra kedilerini de alıp gitmişti.
Uyandığımda yatakta bir kahvaltı tepsisi vardı. Evet uyumuştum Minho gittikten bir süre sonra başımın ağrısından dolayı tekrar yatmak zorunda kalmıştım. Kahvaltıyı o yapıp getirmişti değil mi? Aslında iyi biriydi. Bunu fark edemiyordu. Tepsiye baktım. Tepside oldukça güzel görünen krepler vardı ve birde kahve. Krebin üzerine sos dökmüştü. Acaba şef miydi? Çünkü ilk defa bu kadar güzel kokan bir krep görüyordum. Kokusunu geçtim şeklinde hiçbir kusur yoktu. Tamamiyle yuvarlaktı. Her yeri pişmesi gereken oranda pişmişti. Sosu eğer el yapımıysa takdire şayandı. Fakat aç değildim. Zaten pek yemek yiyen birisi değildim. Çok çok acıkmadıkça yemek yemezdim. Yesem bile doyana kadar yer daha fazlasını yemezdim. Bence çok yemek yemek israftan başka birşey değildi. "Hiç düşünme bile. O tepsi bitecek." Onun sesini duyunca bakışlarımı kapıya çevirdim,kapıda beni izliyordu. "Sağol ama aç değilim." Dedim. Fakat o yatağa oturup "Sana dedimki o tepsi bitecek. Benim evim benim kurallarım. Şimdi derhal ye onları." diye emretti. Muhtemelen ben kabul edene kadar ısrar edecekti. Ama hiçbir şey istemiyordum. En sonunda sol eline çatalı alıp krebe bastırdı ve sağ eliyle ile kesmeye başladı. Solak mıydı? Kesmesi bitince sol elindeki krep parçasını bana uzatınca "Hayır." anlamında başımı salladığımda "İllaha uçak geliyor mu yapmam lazım? Ye hadi!" dedi sinirli bir şekilde. Pes edip ağzımı biraz açtığımda başarmanın sevinciyle gülümsedi. Pekala sanırım onu cidden sevmiştim. Hem de çok sevmiştim.