İçeriğe geç

GEÇMİŞİN İZBE KOKUSU

Bölüm 1 · 25 dk okuma

GEÇMİŞİN İZBE KOKUSU

Bölüm 1

ZARF

Bazen başlangıçları beceremedik, bazen ise hiçbir başlangıcın devamını getiremedik. Hep yarım kaldık, hep yarım saydık, hep yarım...

Bundandı belki de içimizdeki kurtların başıboş gezmesi. Ne yapacağımızı bilemedik, hep bir arayış içindeydik diğer yanımızı bulmanın onu görmeye cesaretimiz de yoktu, bunu anlamaya gücümüz de. Bizim ki sadece bir arayıştı.

Bazen, kendi gözlerimizle gördüklerimize inanmazken, bir başkası dedi diye görmediğimiz şeylere taptık. Aslında, bizi bu hale getiren bizdik. İnsan; kendine dost da olur, düşmanda. Bence biz düşman olmayı seçtik. Ve içi içine sığmayan heyecanların ortasında kendimizi kaybettik.

Kurtulmak istediğim hisler var benim, unutmak istediğim acılar ve sarılmak istediğim içimdeki çocuk. O çocuğu kayıp mı etmiştim içimde? Yoksa o çocuk mu büyütmüştü beni bunca sene? Bir avuç dolusu yuva hasreti mi, yoksa bir tutam evlat olma özlemi miydi arzuladığım? Yaşadıklarımdan daha fazlası kafamın içinde ve ben kafamın dışındayken devam ettim hayat dedikleri ve bizi yaşamaya mecbur kılan illete.

Ve birden görüş alanımı kaplayan yeşillikler arabanın, sağ arka camından biraz da olsa gözlerimi kapatıp nefes almama yaramıştı ama bir başka kokuyordu sanki bugün.

Biraz siyah, kasvetin karasından.

Biraz kırmızı, Azrail'in oyun oynadığı renkten.

Biraz acı, dayanılmaz olandan.

Birazda ölü kokuyordu, yaklaşınca sevdiğine kıymet bildiğin. Peşinden geldikçe kaçacak yer aradığın.

Sanki, bugün içimdeki çocuğu kaybedecektim.

Sanki, bugün geçmişim kör bir kuyuya atılacaktı. Ve geleceğim bir odaya müebbet hapsedilecekti, ve ben tam şu anda kalacaktım ömür boyu.

Sanki, bugün herkes birbirine ihanet edecekti ve o ihanetin acı payı masumların olacaktı.

Avuçlarımı sıkarak yumduğum göz kapaklarım gece korkuyla uyanmış , gözlerini korkudan sıkıca kapatıp yorganın altına giren ama korkusu ile başa çıkması gerektiğini düşünüp zorda olsa o küçük merceklerini açmak zorunda kalmış bir küçük çocuk gibi açtım gözlerimi. O an fark ettim ellerimde tahtadan bir şey olduğunu. Tam olarak ne olduğunu kavrayamadım ama kutuya benzer bir şeydi.

Her nedense dikkatim, elimde bulunan kutuya benzer tahta parçasında değilde; İçimde bilmediğim hissiyata odaklanmıştı. Ben, o kutuyu sıkı sıkıya sardığımda içime tuhaf, tarifini bilmediğim bir his doldu. Belki de o kutu bu ânın en masumu ya da tam tersine şimdiki zamanın celladıydı. Kim bilir? Bunu çözmeye fırsatım bile olmadı. Çünkü iblis çoktan planını yapmış, uygulamak için kollarını sıvamıştı...

O kadar ezbere yaşıyordum ki bu ânı...

Kopacak olan kıyametin seslerini işittim.

Belki yetişirim umuduyla; Son vagonun, geç kalmış son yolcusu gibi koşmaya çalışıyordu herkes.

Çok geçmedi, hemen bunları düşünürken beklediğim feryatlar arşa yükseldi...

Birden tüm yeşillikler soldu, sanki bir daha hiç doğmayacakmış gibi karaya battı güneş. Ve bedenimi yine korku sardı, sanki bir daha hiç açamayacakmışım gibi yumdum gözlerimi. Sindim yaşayıp, yaşayacaklarımın göğsüne. Her şey o kadar kolay olmuyormuş meğersem. Bir hayal kurarsın, gerçekleştirmek için kollarını sıvarsın ve paytak adımlarla dikenli yolları yürümeye çalışırsın. Ama bundan fazlasını bekleme. Sadece bu kadar, sadece çalışırsın... Debelenirsin ama ayaklarına batan dikenlerin verdiği acıyla vazgeçersin.

Niye mi? Çünkü ayağına batan dikenlerden sonra sadece dikenleri düşünürsün, o dikenlerin hayallerine ulaşmak için her şeyi karşısına alabileceğini düşünemezsin.

Araba sarsılmaya başladı ve içinden çığlıklar yükselmeye başladı birden. Kulakları sağır edecek kadar şiddetli sesler. Üzerini sıkıca kapattığım göz pınarlarımdan iki damlanın süzüldüğünü hissettim.

Korkum, korkularım... sanırım aşamayacağım tek şey bu olacaktı. Sanki biri, bunu hissetmiş gibi bana sarıldı; korkuma ortak olurmuşçasına. Çığlıklar daha da şiddetlenip devam etti. Bana sarılan beden başımı göğsüne yasladı ve zaten kapalı olan gözlerimi, hiçbir yeri görmemek adına daha da sıkı kapattı. Şu anda, sadece bana sarılan bedenin kokusunu alıyordum. Kokusu; sanki geçmişimin kurumuş gülleri ve geleceğimin açmamış tohumları gibi kokuyordu. Beni etkileyen bir tılsım gibiydi. Ve emniyet kemeri beni iyice sıkmaya başlamıştı. Artık her yer karanlıktı. Korkularım beni ele geçirmek üzereydi ve bende daha fazla dayanamadım, birden dudaklarımdan tiz bir çığlık yükseldi gökyüzüne. Ben bağırmaya devam ettikçe kulağımdaki çığlıklar birer uğultuya dönüşüyordu. Şu anda öyle korkuyordum ki tarifi yapılamayan duygular içindeydim.

Çarptığımı hissettim, ne olduğunu anlamadım ama hâlâ iki kolun arasındaydım ve sanırım çarptığım başka bir bedendi. Korkudan tırnaklarımı avuç içlerime bastırmış gözlerim kapalı bir halde öylece bekledim geçsin diye. Neyin geçeceğini bilmeyerek, sadece bekledim...

Dudaklarım kurumuştu, boğazım susuz kalmanın ve bağırmamın etkisiyle yanıyordu. Boynumdan sırtıma dek inen soğuk terleri hissettim; tıpkı alevler ile dolu bir havuzun içinden çıkıp kışın ortasında buzlarla dolu bir havuza atlamaya benziyordu bu...

Burnumun direğini sızlatan koku, kabustan uyandığımın habercisiydi, tıpkı ben kokuyordu, yuvam kokuyordu, dedem kokuyordu ve o cümlelerini kurduğu sırada ben kendimi adayacaktım... kulağıma yaklaştı ve nefesini hissettim. "Şşş," dedi, yatıştırır gibi. "Tamam yavrum,"

İnsanlar inanmak ister, nasıl olduğunun bir önemi yoktur, ne olduğunu önemserler. Bende şu anda öyle yapmak istiyordum.

Sesini duyar duymaz emin olmaya başlamıştım bile, sesi gerçekten sakinleştirici görevini üstlenen tınıya ev sahipliği yapıyordu. "Kabus gördün yine ama geçti."

Evet, yine kabus görmüştüm, yine korkmuştum ve yine hiçbir şey yapamamıştım, gerçi ne yapabileceğimi bile bilmiyordum ki. Sesi sakinleştirici gibi iyi geliyordu ama sadece uyandıktan sonra. Peki, ya o kabusun içindeyken, o zaman ne yapmam gerekiyor? Peki, ya beni saran o beden... O kimdi? Dedem miydi yoksa? Yoksa onun kadar güven veren başka biri miydi?

Cevapsız sorularım vardı ve sorusu olmayan cevaplarım. Ve ne yapmam gerektiğine dair tek bir bilgim yoktu.

Bir eli sırtımı sıvazlarken, diğer eli saçlarımı okşama görevini üstlenmişti her zamanki gibi. Beni kendinden biraz uzaklaştırdı ve ellerini yüzüme çıkardı, parmakları korkudan döktüğüm yaşlarımı sildi, sonra terden alnıma yapışan saç tellerimi arkaya yatırdı ve alıştığım ses tonuyla devam etti. "Aç gözlerini yavrum, o güzel harelerin daha fazla karanlığa hapsolmasın, ben buradayım." Evet, o buradaydı, yanımda, baş ucumda hatta bir nefes kadar yakınımda.

Dedemin hâlâ yanağımda gezinen parmakları, gözlerimi açmam gerektiğini bildiriyordu, sesi de buna ortakmış gibi vurguluyordu cümlelerini. "Eğer gözlerin karanlıkta kalırsa korkun daha da büyür." Beni benden daha iyi tanıdığına şüphem bile yoktu. Karanlıkta her kaldığımda korkumun daha da arttığını söylemeden anlayan tek kişiydi o.

'Sen karanlıktasın, bir tek gözlerin değil, aynı zaman da zihnin de aynı karanlığa mahkûm.' dedi iç sesim.

O KARANLIĞIN İÇİNDE BİR IŞIK GÖRÜNÜYORDU. KÜÇÜCÜK BİR IŞIK, ÇOK UZAKLARDA, DOKUNAMADIĞIM KADAR UZAKTA. HAYIR, HAYIR O BİR IŞIK DEĞİL! O BİR ATEŞ, ÇOK KÜÇÜK BİR ATEŞTE DEĞİL SADECE ÇOK UZAKTA OLDUĞU İÇİN KÜÇÜK GÖRÜNÜYOR AMA HÂLBUKİ O ÇOK BÜYÜK BİR ATEŞ. BAZILARINI YAKAN, BAZILARINI İSE YAKACAK OLAN ATEŞ; HER ŞEYİ SAKLAYAN, TÜM GEÇMİŞİ TÜM GELECEĞİ TÜM EVRENİ KAPSAYAN BİR ATEŞ. İNSANLARIN İÇİNDEKİ TÜM YANGINLARI BİLE İÇİNE ALABİLECEK OLAN BİR ATEŞ O. AMA O SADECE BİR ATEŞTEN DE İBARET DEĞİL, ASLINDA O...

Sahi, neden bu kadar korkutuyordu beni? Peki, neden bir karanlığa girdiğim de o karanlıktan çıkmaya çalışırken yine korkuyordum? Yoksa ben karanlığa mahkûm olmuş bir günahkar mıydım? Peki, günahım neydi?

Piyanistin parmakları sustu ama, notalar susmadı, müzik devam etti...

Adam, avuçlarının içinde bir zehrin olduğunu bilmeden, o zehrin tohumlarını besliyordu. Zehirleniyordu, farkında değildi. Ama o zehirli tohumlar yeşerince çiçek açacaktı ve panzehir zehrin içinden yeşerecekti...

Ve adam bunların farkında olmadan suluyordu o çiçekleri. Acaba panzehir tohumlarını önüne sergilemeden zehirli çiçekler solacak mıydı? Yoksa panzehir adamın ellerine ulaşmak için çırpınırken adam onları sulamaktan vazgeçip koparacak mıydı? Burada adamın ve zehrin kim oldukları belliydi.

O eller durmadan yüzümü okşuyordu.

Acaba, ben gerçekten bu adamın zehri miydim yoksa söylediği gibi elzemi mi?

Uyumayı çok severdim, uykunun en derininde olan karanlıkta kalmayı değil ama. Geceyi, gece ortaya çıkan gökyüzünü süsleyen yıldızları da severdim ama karanlığın karanlığın üzerimde bıraktığı kasveti değil.

Daha fazla karanlığa esir düşemezdim. Aydınlık karaya galip gelmeliydi, gök kızıla boyandığında. Avuçlarımı sıktım, tuttuğum nefesimi verdim, sustum...

Gök kızıla boyanmak üzereydi. Gözlerimi yavaşça açtım, ışığı gördüm ama erişemedim. Yine bir tarafım karanlıkta kaldı. Karanlığa alıştığı için bir kaç kez çırptım gözlerimi. Başımı olabildiğince yavaş bir hareketle göğsünden ayırdım ve gözlerimle yüzünü okşadım.

Aslında karanlıktan çıkmak o kadar da kolay değil. Düşünürsün bazen, keşke gözlerinin üstündeki kapakları açarken zihninin üstündeki tüm kapalı kapılarda açılsa diye ama düşünmekle kalırsın, zihninin bir tarafı her zaman karanlıkta kalmaya devam eder. Belki de o karanlık bizim eserimizdir o yüzden yok etmiyoruzdur.

Ve gözlerim, ait olduğu yer orasıymış gibi, karşımdaki adamın gözlerine sapladı oklarını.

Zaman durdu. Saatler sustu. Ve evren, tüm kâinata küstü. Gözlerim, harelerinde aydınlığı aradı ama sanki o pınarlar aydınlıktan çok cevaplarını saklıyordu tüm sorularımın.

Bazen, bir insanın gölgesi yeter her şeye, gülümsemeye bile. Ben o gölgeye sahiptim. Çoğu insanın korunağının gölgesi önüne düşer benim, önümden hariç her tarafıma düştü. Çünkü korunağım hep önümdeydi benim, arkasına beni katıp yürürdü eğer önümde taş varsa kaldırsın diye. Eğer dikenli yollar çıkarsa diye önüme, önce o ayaklarıyla dikenleri ezip, sonra onun temizlediği yolları onun bastığı yerlere basıp rahatça geçeyim diye, çünkü... benim yürüdüğüm yollar hep zifiriydi ve benim karanlıktan korktuğumu biliyordu, bunun için de aydınlığı arıyordu benim için. İçimde ki karanlığı aydınlatmak için, benim için. Benim için benimle savaşıyordu.

Benim yerime karanlıkları geçen biri vardı; gölgesi üzerimde, kolları ruhumu saran...

O, bana sahip olduğu için her gün şükrederken, aslında şükretmesi gerekenin ben olduğumu anladığımda daha çok küçüktüm.

Düşüncelerimi bölen, yine onun sesi oldu." Ben yanındayım..." bir an durdu ve tuttuğu nefesini verdi, sonra devam etti aklımı okumuş gibi. "Sen aydınlığa kavuş diye, ben aydınlığıma kavuşayım diye, bir tek dudakların değil aynı zamanda içindeki çocuk ve gözlerindeki bebekte gülsün diye, ben yanındayım." Dedem, kalbinden geçenleri dile getirirken beni nasıl etkisi altına aldığının farkında bile değildi.

Sahi, neden susuyordum ki? Neden her defasında böyle olmak zorundaydı ki? Ben susarken o konuşur, o susarken ben yine susardım. Sadece onu dinlerdim şimdi olduğu gibi. Öyle huzur doluydu ki, her cümlesinde ve her konuşmasında yer gök sussun da onu dinlesin bütün kainat dersiniz.

Sesini sevdiğim adam.

Konuşmak zordu, en az susmanın zor olduğu kadar. Ellerim benden habersiz hala yanağımda duran dedemin ellerine çıktı öyle yumuşaktı ki tüm kadifemsi çiçekleri kıskandırabilirdi. Yanaklarım, hafif nemi dışında ıslak değildi. gözlerim yaşlarını dökmeyi bir süre ertelemiş gibi görünüyordu.

Benden konuşmamı bekler gibi baktı gözlerime, sesimi duymak istermiş gibi. Daha fazla bekletmek istemedim onu her ne kadar zor olsa da yapmalıydım bunu, gayriihtiyari bir şekilde konuştum. "Dede,"

Gözlerinden okyanuslara atladım hiç korkmadan. Çünkü o okyanus gözleri, limanı bedeniydi ve ben oraya ait bir balıktım. orası benim evimdi. Orada mutluydum.

Yüzümün şu anda ne denli kötü göründüğünü tahmin edebiliyordum, sesim titrek çıkmıştı. Ben daha ikinci cümlemi kurmadan dedemin dilinden intihar etmek için boynuna ip taktı kelimeler. "Kurban olduğum, söyle yavrum." Sesi her daim yanımda olacağını vurgular gibiydi. Ki öyleydi zaten. Hep yanımdaydı.

Güneş, tam da arkasından gülümsemeye çalışıyordu tüm evsizlere ve işte tam da o anda intihar etmek için dedemin dilinde boynuna ip takan kelimeler benim dilimde intihar etti. "Neden karanlık her defasında beni kendine esir düşürüyor?" Neden bu kadar çok korkuyordum?

Sanırım artık daha sakindim, gittikçe kendimi daha iyi hissediyordum. Avuçlarımın içinin terlediğini hissettim. Gözlerim gözlerindeyken, kulaklarım ağzından çıkacak olan kelimeleri takip ediyordu. O anda daha sakin bir şekilde inip kalkan göğsümün üzerine bıraktı sağ elini ve sorduğum soruyu cevaplamak için ağzını açtı. "Evram benim, yavrum." Her konuştuğunda nefesi yüzümü okşuyordu. "Aslında karanlık bizi kendine esir düşürmez, tam aksine biz ona esir olmak için gideriz ayağına."

Akıl yerinden oynuyordu.

Sahi, akıl tam olarak neredeydi?

Al işte, bir siyah sayfa daha; soru işaretleri ile biten.

Her zaman bu böyleydi, ben ona soru sorardım o benim sorularıma cevap verirken cevaplarının içinden anlamdandıramadığım cümleler çıkardı. Aslında, bu konuyu çoğu zaman pek dert ettiğim söylenemezdi ama şu anda içinde olduğum konu önemliydi benim için. Karanlık önemliydi çünkü karanlıkla oyun olmazdı. Sorular önemliydi çünkü cevapları bildiğiniz halde başkalarından duymak gerekirdi.

Eli göğsümün üstündeyken devam etti. "Aslında seni korkutan burası, bir tek burasıyla baktığın için korkarsın." Sonra elini yavaşça göğsümün üstünden çekti.

Gök, yüzünden damlalar savurdu yerdeki yüzüne. Usulca başıma dek kaldırdı ellerini benim, neredeyse iki elim büyüklüğünde olan sağ elini. Gözlerimi hiç kırpmadan izliyordum onu ve avuçları, başımı bulduğu an saçımın arasına karıştı parmak uçları. Sanki elleri ait olduğu yer orasıymış gibi nazikçe gezindi.

Devam etti aklımı, ruhumu ve zihnimi cezbetmeye "Eğer ki burayla düşünürsen korkmazsın, çünkü gerçeği gören asıl burasıdır. Karanlığı aydınlatacak olan yer buradan geçer."

Artık cenazelere gönderilen çelenkler gömülüyordu ölü bedenler yerine. Çelenklerin görevini ise ölü bedenler üstlenmişti, ruhlar ise izlemekle yetiniyordu. Cenaze namazını kılan meleklerdi...

Dudaklarım kurumuştu, içim yanıyordu. Korkuyordum, evet ama bir o kadar da cesaretliydim çünkü, iki soluk ötemde gözleri bana beni hatırlatan ve umutların hâlâ var olduğuna inandıran benim için kâinat yürekli, Alpar Demirbilek duruyordu. "Peki, kalbinle her baktığında seni yanıltır mı sonuçları?"

Şu anda, sadece dudaklarından çıkacak o iki kelimeyi bekliyordum. Gözleri gözlerimi okşuyordu ve tıpkı bir anne saflığında gülümsediği anda, çocukların hiç ağlamadığı ve anne göğsünden ayrılmadığı bir dünya diledim. "Hayır evladım... Doğruyu görmek için ikisini de eşit dartmalısın çoğu zaman, yoksa bir tarafın karanlığında hapsolur. Ama konu doğruluktan sapmak ise konu sadece karanlıktan çıkmak ise evet, o zaman seni hep yanıltır. O durumda sadece aklınla hareket etmelisin." Ellerini omuzlarıma indirdi. "Çok bitkin görünüyorsun bir duş al istersen, seni yemek masasında bekliyorum, sonra konuşuruz aklını ve kalbini ne zaman dinleyeceğini''

Başımı tamam anlamında salladım, alnımın bitiş ve saçlarımın başlangıç yerine bir buse bıraktı. Tam yatağımdan kalkacağı vakit kollarımla belini sardım, başımı göğsüne yasladım ve giydiği beyaz gömleğinin üzerine bir öpücük kondurdum. Aslında öpmek istediğim yerin kalbi olduğunu ikimizde biliyorduk. Ona böyle teşekkür ediyordum. Tanıdık gelen kokusu burun direğimi sızlatırken içimi gıdıkladı. "Seni seviyorum, okyanusum."

Sesinin en güzel tonuyla. "Okyanusun da seni seviyor." dedi.

Usulca yatağımdan kalktı, dışarı çıkmadan hemen önce arkasını dönüp gülümsedi, bende ona gülümsedim. Bu ikimizin arasında olan bir iletişimdi, bazı zamanlar ikimizde sadece gülümserdik, gülüşlerimiz konuşurdu ama kimse anlamazdı çünkü bu sadece ikimizin arasında olan bir dildi. Bu dili biz kurmuştuk ve sadece biz biliyorduk.

Odadan çıkıp ardından kapıyı kapattı. Yorganı üzerimden çektim ve ayağımın zeminle buluşması için yataktan indirdim. Yavaşça yatağımdan kalktım ve odamın içindeki banyoya doğru yürüdüm. İçeri girdiğimde kapıyı kapattım. Aynadan kendi yansımama baktım, göz altlarım şişmişti dedemin söylediği gibi çok bitkin görünüyordum, çünkü dün hiç iyi şeyler yaşamamıştık ve ben dün hakkında dedeme bir şey anlatmamıştım. Anlatmadığım için de kötü bir şey yapmış gibi büyük bir suçluluk hissediyordum.

Keşke, insanların beden yorgunlukları gibi ruh yorgunlukları da görülebilseydi. İşte o zaman kimse kendini ifade etmek için uğraşmazdı

İlk önce üzerimden pijamalarımı çıkardım, suyu ayarlayıp üzerimde kalan iç çamaşırlarımı da çıkardıktan sonra suyun altına girdim.

Su, saçlarımı ağırlaştırmış usulca ensemden aşağı iniyordu. Yıkadım; saçlarımı, ellerimi, bedenimi. İstedim ki akıp giden suyla beraber tüm korkularım da gitsin. Bedenimden zemine düşen damlalar soluksuz bırakmıştı bir nesli, o nesil bana düşman olmuştu ve ettikleri âh yerden göğe kadar kabuldü.

Bir neslin âhı kaç defa öldürebilirdi bir insanı?

Ya da, bir insan ölmek için kaç neslin âhını alırdı? Düşündüm, tek cevabım susmaktı. Bende öyle yaptım, sustum.

Susmak yetmedi, düşünmekte yetmedi, konuşmakta... Doğduktan hemen sonra küveze alınmıştı bütün umutlar, üç günden sonra bedeninden yıkanıp çıkarılmıştı bütün yaşanmışlıklar ve bir doğum lekesi gibi kalıcı kalmıştı üzerinde korkular.

Suyu kapattım, fazla suyu almak için yıkadığım saçlarımı elimle sıktım. Havluyla bedenimi sardım. Çıplak ve hâlâ ıslak olan ayaklarım ile aynanın önüne geçtim, buğulanmış aynanın bir kısmını avuç içim ile sildim. Baktım aynanın gösterdiği bana... Virane bir şehir gibiydim.

Dün yaşadığımız olay yüzünden dinlenmek için gözlerimi kapattığım bir kaç saat boyunca kabus görmüştüm. Uykusuz kaldığım için gözlerim hâlâ acıyordu ve başım çatlayacak gibiydi, sanki başımın içinde bir mayın tarlası vardı ve ben her adım attığımda bir mayın infilak ediyordu.

Aynanın yanındaki dolaptan küçük bir havlu alıp saçlarıma sardım ve banyodan çıktım. Çok oyalanmak istemediğimden hemen odamın ucundaki gardıroba doğru yürüdüm ve dolap kapağını açtım. Dolaptan ilk önce temiz iç çamaşırlarımı daha sonra bir kot pantolon ve onu tamamlayan dar bir beyaz kazak çıkarıp yatağın kenarına koydum. Üzerimdeki havluyla kurulandıktan sonra üzerime dolaptan çıkardıklarımı giymek için hareketlendim, o sırada cama çarpan rüzgar sesini işittim. Evin içi sıcak olduğu için anlamamış olabilirdim ama dışarısı bayağı soğuk olmalıydı, dün olan olaydan sonra kızların yanına gideceğim için dolaptan daha kalın bir kazak çıkardım

Çok geçmeden üzerimi giyindim, saçlarımı havlu yardımıyla kurulayıp, hafif bir makyaj yapıp hâlâ şiş olan gözlerimi gizlemeye çalıştım.

Odamdan çıkıp merdivenlerden aşağıya indim, salon boştu dediği gibi yemek masasında olmalıydı, salonu geçip ön tarafı tamamen camla kaplı olan yemek odasına geçtim. Dedem baş köşede yerini almış elindeki telefonla oyalanıyordu, benim geldiğimi görür görmez hemen telefonu masanın üstüne koydu. İkimiz de gülümsedik, sabahtan bir şey kaldığını hissettirmemem gerekiyor. Hemen sol yanındaki sandalyeyi çektim oturmadan dedemi öptüm. "Nasıl oldu benim yavrum?"

Daha iyi olduğumu hissettirmem gerekiyordu yoksa beni yalnız bırakmazdı bunun için neredeyse otuz iki dişimi göstererek "Çok iyiyim, merak etme dedeciğim." dedim.

Beni tanıdığını ifade ederek. "Daha iyi olacaksın, dedesinin elzemi."

Bu sefer gerçekten gülümseyerek "Daha iyi olacağız, okyanusum" harfleri uzatıp söylemiştim.

Sağ elimi alıp avucumdan öptü tam bir şey söyleyeceği vakit Halide abla içeri girdi. Halide abla bizim evde yıllardır çalışan biri. Onu severdim çünkü çok sıcakkanlıdı ve kilolu olmamasına rağmen tombul bir yüzü vardı.

İçeri girdiğinde her zamanki gülümsemesi yüzünde yerini almıştı.

Elindeki tabağı masaya bırakırken bana bakıp "Günaydın güzel kızım." dedi.

"Günaydın, Halide ablacığım" dedim. Elindeki tabağa odaklanmıştım aslında, kokusu kıyır kıyır burnuma geliyordu çünkü, ve tabağı masaya bırakırken kızarmış ekmeklerin olduğunu görünce gülümsemem derinleşti, Dedemin yaptırdığını anlamak zor olmadı. "Ellerine sağlık Halide abla."

"Afiyet olsun kızım."dedi ve odada bizi yalnız bıraktı.

Artık, tüm uçurumlar bana yol ve tüm yollar uçurum gibi hissediyordum.

Karanlığın kasvetinden kurtulmuştum okyanusun yüzeyine çıkarken.

Kahvaltımızı sükut altında yaptıktan sonra Dedem çalışma odasına, ben bahçeye çıktım. Hava soğuktu üzerimdekiler de beni yeterince ısıtmadığından üşümüştüm biraz ama bu havayı sevdiğimden dert etmedim. Evin arka tarafına doğru yürüdüm, ellerimle kollarımı sardım gözlerimi gökyüzüne doğru kaldırarak derin bir nefes aldım. Bu bahçe iyi gelirdi bana, duygularım ve kararlarım arasında bir yol olmuştur hep. Bir şey düşünsem, bir şey hakkında karar vermek zorunda kalsam hep buraya gelirdim.

Ellerimi çözüp yanıma indirdim, kollarımı yavaşça açtım ve yavaş bir şekilde dönmeye başladım, dönerken kendimi dünya ile bütünleşmiş hissederdim tam bir tur attım derken cebimden titreşimin yayıldığını hissettim.

Olduğum yerde durup elimi cebime attım ve arayanın arkadaşım Nida olduğunu gördüm. Telefonu cevaplayıp kulağıma verdim ve o ince sesini işittim. "Alo, Evra," dedi. "Buraya gelir misin? Konuşmamız gerekiyor."

Sessizce cevapladım "Sana da günaydın"

Dediğimi anlamamış gibi bir an afalladı, ardından "Sana da günaydın güzelim"dedi

Kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra, "Nida..." dedim kısık bir sesle.

Sanki bir anda tüm kötü hisler toplanmıştı yine içime, sanki şu an karşımdaymış gibi cevap verdi "Şu an birbirimize ihtiyacımız var," aramızda kan bağı yoktu fakat, buna gerekte yoktu.

Anlaşıp telefonları kapattıktan sonra yukarı çıkıp kuruyan saçlarımı gelişigüzel bağladıktan sonra montumla beraber çantamı da koluma takıp odamın kapısını kapatıp aşağı ineceğim vakit dedemin odasından seslerin geldiğini işittim, yönümü değiştirip hemen benim odamın çarprazında olan dedemin çalışma odasına yöneldim.

Dedemin kapısının önüne geldiğimde iki kez kapısına vurdum beklemeden kapıyı açtım. İçeriye göz attığımda ise bilgisayarın önünde bir şeylere bakarken bir yandan da kravatını takmaya çalışıyordu. "Dede."

Sanki kapıya vurduğumu hiç duymamış gibi irkildi birden, "Evra?"Kravatını bırakıp bilgisayarı kapattıktan sonra bana doğru yürüdü. "Kızım, ne oldu?" Sorgulayan gözlerle bana bakarken "İçeri girsene" dedi gülümseyerek.

Öyle diyene kadar ben hâlâ kapıda olduğumu unutmuştum, kapıyı biraz daha açıp odanın ortasına, yani dedemin yanına kadar yürüdüm. "Ne yapıyorsun dede?" dedim. Az önce çıkan sesleri kastettiğimi anlamamış gibi birden afalladı. "İyi misin?"

Gülümseyerek, "Benim kızım beni merak mı etmiş?" Elini omzuma bırakıp başımdan öptü "İyiyim ben, merak etme sen."

Birden sözünü kestim çünkü gözlerim henüz yapamadığı kravatına ilişmişti, gözlerimi biraz kısarak ona bakarken, "Yapamadın yine, değil mi?" Genelde hiç yardım gerekmeden çok güzel bağlardı kravatını, ama sinirli olduğunda ya da stres yaptığında yapamazdı bir türlü.

Birden kaşlarını indirip bir bana bir de boynunda henüz tam olarak yerini alamamış kravata baktı, ''Yok kızım yapamadım," Hafif bir gülümsemeyle kaşlarını kaldırıp sen yapar mısın der gibi bakış attı.

Sol elini boynuna atıp yamuk duran kravatı indirdi, "Aslında sen yapmak istemedin bence" dedim, elinden kravatı alırken. Son dönemde çok fazla düşünüyordu ve onun bu hali beni çok endişelendiriyor.

Kaşlarımı kaldırıp, gözlerimle gömlek yakalarını kaldırmasını söyledim, o da yaptı sonra ben boynundan geçirdiğim kravatı gelişigüzel bağlarken, "Takım elbise giyip üzerine kravat takanları üstün görüp, farklı değerlendirenlere kızıyorum sadece. Onun için bazen böyle giyinmek bile canımı yakıyor.'' Onun için endişelenmemi istemediği için konuyu başka tarafa çekti hemen.

Ama haklıydı çoğu kişi böyle düşünerek hayatını yaşıyordu, ve insanları giyinişlerine göre yargılıyorlardı. "Şimdi oldu," böyle bir bakınca giydiği beyaz gömleğin üzerine su yeşili bir kravat tam da gözlerinin rengini ortaya koymuştu. "Çok yakışıklı oldun." dedim.

Okyanusunun içine beni davet ederken. "Sen dokunduğun içindir." dedi.

Sessizliği bozan yine sessizlik olur ya, gülümsemeyi genişleten ise başka bir gülümseme olur. Dışarı çıkacağımı söyledikten sonra odadan çıkıp merdivenlerden hole indim beyaz spor bir ayakkabı giyip bağcıklarını bağlarken Halide abla yanıma geldi, "Çıkıyor musun kızım?" dedi.

Kafamı kaldırıp ona baktığımda ellerini arkasında birleştirmiş bana gülümsüyordu, "Evet, Nida'nın evine gidiyorum Halide abla, bir şey mi oldu?"

"Sana bir şey geldi," demesiyle arkasını dönüp birkaç adım ilerledikten sonra çekmecelerin birinden bir şey çıkardı ama geri gelene kadar ne olduğunu göremedim. Karşımda durup elindekini bana uzatınca anca gördüm, siyahın en koyu tonlarında olan bir zarftı. Bana uzatırken ona bakakaldım, bir davet kartı olabilirdi ama bir şey beklemiyordum. "Bugün posta kutusunda senin faturalarının arasında gördüm, almayacak mısın?" dedi.

Zarfı elime alıp kimden geldiğini görmek için önüne ve arkasına baktım ama isim veya kimden geldiğine dair bir şey yoktu üzerinde. Halide ablaya sorar gözlerle bakarak "Üzerinde bir şey yazmıyor." dedim.

"Evet, bende fark ettim. Başka bir paketin içindeydi üzerinde senin ismin yazıyordu, paket hasar gördüğü için zarfı çıkarıp çöpe attım." diye açıkladı.

"Her neyse sonra bakarım, şimdi gitmeliyim geç kaldım." dedikten sonra zarfı gelişigüzel çantama bıraktım.

"Allah'a emanet kızım." Kapıyı arkamdan kapattığında ben dikkatli ve hızlı adımlara evden uzaklaşıyordum.

🌠🌠

Gri şehir yine ağlamıştı, her bir tarafını ıslatmıştı gökyüzü. Yere düşen her yeni damla şeytanın planlarına gebeydi.

Oturduğum tekli koltukta dizlerimi kendime çekmiş kollarımı bacaklarıma sarmış ve çenemi üzerinde bırakmış bir şekilde Ayşen'in, Nida'nın dizlerinde gözyaşı döktüğünü izlemek canımı acıtıyordu, birden Nida ile göz göze geldik.

Gözünün önüne gelen perçemlerini eliyle kulağının arkasına bırakırken. "Kendini bu kadar perişan etmenin bir anlamı yok, biliyorsun değil mi?" dedi.

"Aklımdan çıkmıyor," Ağladığı için sesi kısık çıkıyordu. "Bir korku var içimde ama neyin neden olduğunu bilmiyorum."

Cümlelerini henüz bitirmeden oturduğum yerden kalkıp aramızdaki kısa mesafeyi bir kaç adımda bitirip ikisinin önünde dizlerimin üzerine çöktüm. Ayşen'in ağlamaktan solmuş bebeksi beyaz yüzünü avuçlarıma aldım. "Yavru kuş, dün kötü şeyler yaşadın, hatta beraber yaşadık. Tamam bunu hemen atlatamazsın ama bu kadar da güçsüz düşmemelisin."

Ağlamayı bırakmıştı artık ve Nida eliyle belini sıvazlarken beni onaylarcasına "Hıhı"ladı. "Şimdi ağlamanın zamanı değil Ayşen, şimdi ayağı kalkıp bunu yapanı bulmanın vakti.

Şişmiş ve kızarmış ela rengi ve tıpkı balık pulu gibi parlayan gözlerini kapayıp, " Her şey bitsin, başlamadan bitsin, lütfen."

Ayşen'in korkuları ve korktukları vardı farkındaydık, ama hangimizin yoktu ki. O anda orada dururken korkmak mümkündü. Hatta korkudan ağlamak bile olurdu ama şu anda mantıklı bir şekilde düşününce o kadar da korkmamamız gerekiyordu. Ve üzerinden geçen saatler unutturmalıydı o anı bu yüzden bence o kadar üzerine düşülecek bir konu değildi. Dedemin söylediklerini çok iyi anlıyorum, eğer düşünerek hareket edersek korku diye bir şey kalmaz ve eğer Ayşen de biraz düşünürse korkusunun yersiz olduğunu anlayacaktı.

Elleriyle yanaklarındaki nemi silerken gözlerini, bir kedi yavrusu gibi yumdu ve derin bir nefes aldı. Sanki içine aldığı nefes yüreğindeki ateşi söndürecekti ama aldığı nefesin yüreğini daha da harladığını hissederken hemen geri verdi, ardından ağır bir şekilde yutkundu.

Gözlerini açıp bize bakarken çoktan yerden kalkıp onun yanında yatağa oturmuştum bile.

Dudaklarını araladığında ikimizde ona bakıyorduk ve ince dudaklarına gerçek olmayan bir gülümseme yerleştirirken, "Ne yapmam gerekiyor?" dedi. Ardından sağ eliyle tuttuğu benim elimi ve sol eliyle tuttuğu Nida'nın eline bakıp, kırılmaya yüz tutmuş sesini yine duyurdu. "Korkmamam ve unutmam gerekiyor, değil mi? Çünkü olanlar gerçek değil, bizi tanıyan ve her adımımızı takip eden kimse yok. Bunlar sadece eşek şakası. Bunlar sadece birinin aptal bir oyunu." deyip kendini avuttu.

Acaba bu söylediklerine kendin de inanıyor musun?

★★

Gök, Tanrı'nın fırçasından nasibini almış gibi mavinin en koyu rengine bürünmüştü, öyle koyuydu ki gökyüzünün siyaha boyandığını düşünebilirdiniz. Çisil çisil inen yağmur damlaları görsel şölen yaratıyordu.

Gök gürlüyordu, şimşeklerini çakıyordu karanlık sokaklara. Karanlığın kapatmaya çalıştığı çirkinlikleri şimşekler göz önüne sermeye çalışıyordu adeta.

Yıldızları göğsünde saklayan bulutlar birazdan daha fazla damla akıtacağına söylemeden gösteriyordu.

Gök bir kez daha gürlediğinde, bir kez daha irkildim. Korkuyordum ama korkumu bastırmaya çalışıyordum. Ne kadar başarılı olursam.

Merih işlerinin olduğunu söylediği için Ayşen ve Nida ile konuşurken saatleri devirmiştik. Ayşen'in daha iyi olduğuna kanaat getirdikten sonra ve uyku gözlerine bahşedilirken eve gitmeye karar verdim.

Bizim evimiz ile Nida'nın evi yaklaşık yarım saatti. Ve az önce çıktığım evin sokağında evime gitmek için yürüyorken, birden sessiz sokağı inleten benim telefonumdan çıkan melodi oldu.

Telefonumu çıkarmak için çantamı açıp kurcalarken elime gelen telefonu hissettim, tam çıkardığım vakit çantamdan yere düşecekken son anda tuttuğum şeye baktım, zarftı.

Sabah bana gelen zarf. Önemsemeden çantama kattığım, sonra da bakmayı unuttuğum zarf. Siyah zarf.

Düşünceler aklıma hapsolurken birden, şiddetle çalan telefonuma yöneldim. Dedem arıyordu, tam kapanacağı anda açtım ve telefonu kulağıma götürdüm.

Dedemin endişeli sesi kulaklarıma doldu. "Nihayet! Evra, yavrum o kadar çaldım neden açmıyorsun telefonu? İyi misin sen? Nida'yı aradım az önce, çıktığını söyledi." dedi soluklanmaya fırsat vermeden.

"Merak etme iyiyim, eve geliyorum."

"Bekle orada, hemen birini yolluyorum."

Direkt cevapladım. "Gerek yok dede, biraz yürümek istiyorum." deyip cevapladım.

"Geç oldu kızım, o zaman ben geliyorum." dedi düz bir sesle.

Ama bu gece yürümek istiyordum, yağmuru hissetmek istiyordum. Dedemin sabah söyledikleri tetiklemişti bu yüzden evden çıkmadan karar vermiştim. En önemlisi de korkularımla başa çıkmak istiyordum, bunu artık bir zorunluluk olarak görüyordum. Ne zamana da kadar kaçıp saklanabilirdim ki karanlıktan? Kaldı ki kaçtığım her yer zifiri olurdu.

İtiraz etmesini istemiyordum. Bu gece farklı kokuyordu ve ben bu gece biraz ıslanmak istiyordum, belki bu yağmur bizi günahlarımızdan arındırır diye düşündüm. Ama eğer bir itiraz cümlesi daha duysaydım kabul edecektim teklifini, onu reddetmek hoşuma gitmiyordu.

"Dede, ben gelebilirim." dedim sanki karşımdaymış gibi başımı yana eğdim. Küçük torunun artık büyümek istiyor dedeciğim, karanlıkta yürürken tek başına olmaktan korkmak istemiyor.

"Peki yavrum" dedi kısık bir sesle. "Dikkat et hava soğuk üşütme, bir şey olursa beni ara."

"Merak etme dedeciğim. Seni seviyorum." dedim. Beni onayladıktan sonra telefonları kapattık.

Derin bir nefes aldıktan sonra telefonumu arka cebime yerleştirdim. Ve yine siyah zarfa odaklandım.

Zarf beni aç der gibi duruyordu elimde ve bende öyle yapıp bakışmamıza bir son verip zarfı açtım.

Gök, yüzüme bir kaç iri damla akıttı. Toprak kokusu rüzgar yardımıyla burnuma ulaşırken, aynı anda açıkta kalan saçlarımı savurdu.

Hiç beklemeden açtığım zarfın içinden tıpkı zarf kadar siyah bir kağıdı çıkardım. Aklım kimden gelmiş olabileceğine odaklanmışken, ikiye katlanmış kağıdı açtım.

Yağmurla ıslanmaya başlamıştım, rüzgar yüzüme çarpıyordu... Bedenim üşüyordu.

Gözlerim kağıdın üzerindekileri okurken beynim idrak etmeye çalışıyordu.

"BU GECE SAAT 23:00'DA ALTTA YAZAN ADRESTE OL. GELMESEN DE MUTLAKA BİR GECE, BU GECE SANA GELECEKTİR."

Kağıdın üzerindekileri okudum, okudum... Bir kaç defa okudum hatta, ama bir türlü anlamadım.

"GELMESEN DE MUTLAKA BİR GECE, BU GECE SANA GELECEKTİR." Bu gece? diye düşündüm. Bana gelecek olan neydi? Allah'ım dün olanlarla bir bağlantısı olabilir mi? Ama bu çok zor bir ihtimal, çünkü gerçek olamazdı. Bir anda aklımda bin bir düşünce yer etti.

Kağıdın üzerinde okuduklarım ve bir adresten hariç başka bir şey yoktu. Ne bir isim, ne de herhnagi başka bir şey.

Kolumdaki saate baktım, on olmuştu bile. Gitmek için neredeyse bir saatim vardı.

Peki, gidecek miydim?

Hava iyice bozmuştu kendini, arada bir kaç damla akıtıp tekrardan duruyordu.

Ama havanın keskin soğukluğu bile merakımı bastırmama yetmiyordu.

Gök gürlüyordu, sokakta benden başka kimsenin olmaması beni ürkütse de, korksam da merakım daha ağır geliyordu. Ve sanırım bu gece oraya gidecektim, gidip neler olduğunu öğrenecektim.

Telefonumun harita kısmından adrese bakmamın ardından hemen yazan, bilmediğim adrese gitmek istedim. Bu nasıl oldu bilmiyorum ama korkularımı aklımın bir kenarına atıp merakımın beni kendisiyle götürmesine izin vermiştim.

Ve şu anda oradaydım, bulmam her ne kadar zor dahi olsa. Taksici her ne kadar beni burada bırakmaya tereddüt etse de. Buradaydım, yazan adreste. Burası çok karanlıktı, ne bir sokak lambası ne de evlerden yayılan bir ışık. Gerçi, buranın bir yaşam alanı olduğu pek söylenemezdi bile.

Bana buraya gelmem için bir adres ve bir saat vermişlerdi ama o her kimse kendine dair bir şey yazmamıştı o zarfta. Bu yüzden söylediği adrese gelsem de, söylediği saatte gelmemiştim. Bilerek daha geç gelmiştim ama bu benim hayrıma mı yoksa zararıma mı olacaktı belirsizdi, bunu daha sonra öğrenecektim.

Burası caddenin her iki tarafına düşen kırık, dökük, terk edilmiş evlerin olduğu bir yerdi. Birinin beni neden böyle bir yere çağırmış olabileceğini düşündüm ama cevaplayamadım.

Uzaklarda havlama sesleri geldi birden ve ben neredeyse yerimden fırladım. Hayır, köpeklerden korkmuyordum ama gecenin bir yarısı, böyle ıssız bir yerde karşılaşmak istediğim son şeydi.

Çok kısa sürmüştü ama şu anda en iyisinin buradan gitmek olduğunu düşündüğümden bir kaç adım atmıştım ki hemen gitmek için arkamı döndüm ama birinin bana çarpmasıyla yere savrulmam bir olmuştu.

Neler olmuştu?

Dudaklarımdan küçük çapta bir çığlık çıkmıştı yere savrulmadan önce. Gözlerim korkuyla büyüdü, kalbim hızla tekmelemeye başladı.

Şu anda buraya gelmemde büyük payı olan merakıma sövüyordum. Ne diye gelmiştim ki zaten? Hay! Ben senin merakına Evra.

Sen gök gürlemesinden bile korkan bir insansın, kabuslarından uyanınca gözlerini açamayan birisin. Korkağın tekisin. Niye geldin ki buraya?

Saniyesinde aklımın içinde binlerce soru canlandı. Aldığım zarf. Kimden gelmiş olduğu. İçinde yazanlar. Merakımın beni buraya getirmesi. Birinin bana çarpıp yere savrulmam ve o kişiyi dahi görememem, sanki şimşek hızıyla geçmişti. O kimdi, beni buraya çağırtıp kendini gösterdikten sonra neden kaybolmuştu?

Tüm sorular beynimin içinde yankılanıyordu resmen. Bunları düşünürken çoktan ayağa kalkmıştım bile ve bir an bile arkama dönmeyi düşünmeden geldiğim yöne doğru koşmaya başlamıştım.

Ellerim titremeye başlamıştı ve dizlerim kırılmamak için zor duruyordu. Sık sık nefesler alıyordum durmadan, nasıl böyle bir hata yapmıştım?

Burada tek değildim ve bu da demek oluyor ki güvende değildim. 'Zaten tek olmayacaktım ki, beni buraya tek başıma dolaşmak için çağırmadılar ya.' Cebimden telefonu çıkarıp hemen Merih'i aradım ama açmadı, sonra mesaj kısmına girip olanları kısa bir biçimde anlatıp korkuyla adresi yazdım, ve beni hemen gelip almasını söyledim.

Nasıl koştuğumu anlamadım -koşmak denebilirse buna- gözlerimin önündekini seçemiyordum. Nasıl bir yoldaydım ben Allah'ım?

Çarptım... Bir daha birine çarptım. Hayır hayır, ben çarpmadım çünkü koşabildiğime bile emin değildim. Biri bana çarpmıştı.

Dudaklarımdan bir çığlık daha yükseldi, ellerim titremeye ve kalbim hızla çarpmaya devam ediyordu.

Gözlerimi sıkıca kapatmıştım. Bir anda başım ve belimin alt kısmında bir çift el hissettim ve o el beni ayakta tutuyordu. Ayaklarımda derman kalmamıştı, her an yere yığılacak gibi hissediyordum.

Yer ayaklarımın altından çekildi sanki ve şimdi dünya durmuştu da ben, kendimi korkunun yörüngesi etrafında dönüyor gibi hissediyordum.

Kâbus olabilir miydi tüm bunlar?

Başımın üstünde, saçlarımın arasında bir nefes hissettim. Sesini duyurdu ama ne dediğini anlamadım. Sayısızca küfrettiğini anlamak zor değildi ama.

Tüm duyularım işlevini kaybetmiş gibiydi, tüm uzuvlarım titriyordu şimdi. Nefes alışlarım mümkünü varmışçasına daha da hızlandı.

Yutkundum... Bir şey oldu. İçimin en derininde, korku muydu bu? Beni kollarının arasına almayı başarmıştı yine.

Yüzüm ıslanmıştı, gözyaşlarım mı? Hayır, bu yağmurdu, yine başlamıştı ve çarptığım kişiden gelen yoğun baharat kokusunu bastırıyordu. "Tabansız." Tek kelime, bu defa anlamıştım ne dediğini.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.