Melis, yine o rüyadaydı. Hava sanki su gibiydi, hareket ettikçe titreşen bir sisin içinde yürüyordu. Ağaçların gövdeleri gümüş gibi parlıyor, yukarıdan solgun bir ay ışığı iniyordu. Ayakları çıplaktı ama üşümüyordu. Bu dünyada hiç üşümüyordu. O oradaydı. Her zamanki gibi, siyah gömleği içinde sessizce onu bekliyordu. Gözlerinde tanıdık bir keder vardı. Tuhaf bir hüzün… ama tanıdık. Melis’in kalbi bir anlığına duracak gibi oldu. Ne kadar süredir onu görüyordu? Yıllardır? Bu rüya hep aynıydı. Aynı orman, aynı gözler… ama her seferinde biraz daha gerçek. “Geç kalıyorsun,” dedi adam. Sesi yumuşaktı ama içinde bir uyarı taşıyordu. “Zaman daralıyor, Melis.” Melis, bu sefer adını duyunca ürperdi. Ona hiç adını söylememişti. “Sen… sen kimsin?” diye fısıldadı. Adam elini uzattı. Parmak uçları neredeyse onunkinin ucuna dokundu. “Bu sefer beni hatırlamalısın.” Sis yoğunlaştı. Her şey silinmeye başladı. Ve rüya, bir nefes gibi yok oldu. Gözlerini açtığında sabah olmuştu. Yatağında doğrulup günlüğüne uzandı. Sayfayı açtı, tarihin altına titreyen harflerle yazdı: "Bu kez adımı söyledi. İlk kez." O gün okula giderken kafası karmakarışıktı. Rüya hâlâ zihnindeydi. Kalbi, hâlâ o sesin tınısıyla çarpıyordu. Akşamüstü, eve dönerken kalabalığın içinde birden durdu. Karşı kaldırımda, tam da güneşin solgun ışığı yüzüne vururken… onu gördü. Aynı gözler. Aynı yüz. Aynı sessizlik. Elinde bir kitap vardı. Göz göze geldiler. Ama adam onu tanımıyor gibiydi. Melis’in içinden bir fısıltı yükseldi: “Sen… gerçekten varsın.”
Melis’in ayakları adeta kök salmıştı. Karşı kaldırımda duran adam, bir kitapçı vitrinine göz gezdiriyordu.Tam olarak… o. Gözleri, saçları, duruşu… sanki rüyadan çıkıp bu dünyaya düşmüştü. Kalbi göğsünde gürültüyle atarken gözlerini kırpıştırdı. Yanılıyor olabilir miydi? Belki çok benziyordu sadece. Belki beyninin oyunu… ama o gözler… o gözlerde bir şey vardı. Adam başını çevirdi. Göz göze geldiler.Melis’in içi buz kesildi. Ama o sadece kısa bir bakış atıp gözlerini kaçırdı. Tanımamıştı. Melis, bir adım attı. Sonra bir tane daha. Adam yürümeye başladı. Kitapçının önünden ayrılıp köşeyi döndü. Melis onu takip etti. Aralarındaki mesafe birkaç adım kadardı. Adam hızlı yürüyordu ama koşmuyordu. Bir kafeden geçti, otobüs durağının yanından yürüdü, ara sokaklara yöneldi. Melis adımlarını dikkatli atıyordu. "Ne yapıyorum ben?" diye geçirdi içinden. “Bir rüyayı takip ediyorum. Bu tamamen delilik.” Adam birden durdu. Melis de refleksle bir adım geride durdu. Adam, sanki bir şey hissetmiş gibi başını yana çevirdi. Sessizce, yavaşça konuştu. “Beni mi takip ediyorsun?” Melis’in boğazı düğümlendi. Ne diyeceğini bilemedi. “Hayır… yani… evet. Sadece seni tanıyor gibiyim. Belki daha önce karşılaştık mı?” Adam yavaşça döndü. Gözleri Melis’e kilitlendi. “Hayır. Tanımıyorum seni.” Kısa bir sessizlik.“Ama tanımalı mıyım?” Melis başını eğdi. “Affedersin. Sadece... garip bir his geldi. Yanılmışım.” Tam arkasını dönecekken adam tekrar konuştu: “Rüyalar... bazen fazla gerçek gelir. Değil mi?” Melis donakaldı. Ona dönüp bakmakla kaçmak arasında sıkıştı kaldı.
