Gözlerimde şeffaf bir perde var sanki. Hiçbir şeyi net göremiyor, kafamı bir türlü toparlayamıyorum. Yerden destek alarak doğrulmaya çalıştığımda alnıma şiddetli bir sancı saplanıyor ama umurumda değil, kalkıp dengede durmaya çalışıyorum. Ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Neden buradayım?
Etrafıma baktığımda yere yığılmış boş şişeleri görüyorum. Çok içmiş olmalıyım. Midem isyan edercesine bulanıyor, acı bir sıvı boğazımı yakıyor ama hayır kusmayacağım. Bu konuda kararlıyım.
Yalpalaya yalpalaya ilerleyip kırık bir boy aynasının önüne geçiyorum. Acınacak hâldeyim. Beyaz olması gereken askılı üstüm kirden grileşmiş, kot demeye bin şahit gerektiren pantalonum dökülen içkiyle ıslanmış, beni perişan bir görünüme büründürmüşler.
Yüzümü buruşturup aynadan uzaklaşıyorum. Ne ara çıkardığımı bilmediğim çoraplarımı bulmak için gözlerimle yeri tarıyorum. Yatak olarak kullandığım mavi muşambanın hemen yanında beni bekliyorlar. İlerliyorum.
Başım bu kadar dönerken yere oturmak beni zorlasa da bunu başarıyorum. Topraktan rengini kaybetmiş çoraplarımın üstüne sağlam kalan tek eşyam olan spor ayakkabılarımı geçiriyorum.
Kahve içmeliyim...
Mutfağıma doğru ilerliyorum.
Evet mutfağım.
Harabe hâlde olan bu ev benim evim. İnşaatına bile fırsat bulamadan, hatırlamadığım bir şekilde buraya yerleşmişim dün gece. Mutfak çekmecelerini karıştırıp aranan kanı buluyorum. Yani kahveyi.
Kahvenin sıcak kokusunu içime çeke çeke mutfak tezgâhına yaslanıyorum. Önümde alabildiğine uzanan yeşillik. Huzur buluyorum bir nebze. Sonra dün akşam olanlar geliyor gözümün önüne. Sis perdesinin arkasından yakalamaya çalıştığım görüntülerde kargaşa ve şiddet görüyorum.
Gözlerim doluyor. Hayır ağlamayacağım. Ağlamak yok!
Bir damla yaş beni dinlemeden süzülüyor yanaklarımdan. Kendime kızıyorum. Yanaklarımı hunharca silerken, hıçkırıklarla omuzlarım sarsılıyor. Kendimi daha fazla tutamıyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.
Bu son ağlayışım olacak, kendime söz veriyorum.
Boşalan kupayı tezgâha bırakıp tekrar boy aynasına doğru ilerliyorum. Bu ne zaman kırıldı böyle? Bir de şimdi bunun lanetiyle uğraşacağım! Birkaç küfür savururken, darmadağın olmuş saçlarımı parmaklarımla tarıyorum. Koluma geçirdiğim tokayla kahverengi saçlarımı at kuyruğu yaptıktan sonra isyan eden bebek saçlarımı da düzeltip aynayla işimi bitiriyorum. Dışarı çıkma vakti.
Çalınacak eşyam olmamasının rahatlığıyla kapıyı açık bırakarak ağaçlarla kaplı yolda ilerlemeye başlıyorum. Nereye gittiğim ya da ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yok.
İlerliyorum.
İlerledikçe görüntüler beynime üşüşüyor. İşten çıkıp heyecanla eve gittiğim anı hatırlıyorum. Ne kadar da mutluydum.
Erkek arkadaşım akşam sana sürprizim var deyince, sabırsızlıkla beklediğim evlilik teklifinin sonunda geleceğini düşünerek adımladığım yollar gözümün önünde, yeşilliklerin arasından yürümeye devam ediyorum.
Nefes almaya ihtiyacım var.
Boğuluyorum...
Evin kapısını açtığımda yatak odasından gelen sesler kulağıma geldikçe boğuluyorum.
Erkek arkadaşımla bir başka kadını yatağımda yakaladığım an gözümün önüne geldikçe boğuluyorum.
Hızla evi terk ederken erkek arkadaşımın arkamdan koşup, "Gitme, seni seviyorum!" diye ağladığını hatırladıkça boğuluyorum.
İçimi acıtan bir duygu sarıyor her bir yanımı. Bu duygudan kurtulmak isterken adımlarım hızlanıyor, kendimi koşarken buluyorum. Koşmak bana iyi hissettiriyor. Bedenim isyan edene kadar koşmaya devam ediyorum.
Uzun bir koşunun ardından kendimi denize bakan bir tepede buluyorum. Etrafta kimse yok. İçimde dışarı çıkmak için debelenen bir şeyler var, engel olmuyorum.
Avazım çıktığı kadar, boğazımı parçalarcasına bağırıyorum ve en sonunda duygularım bana fazla geliyor, olduğum yere çöküyorum. Her zaman güçlü olmak zorunda olmadığımı hatırlatarak, kendime ağlamak için izin veriyorum.
Ağlıyorum...
Ağlıyorum.
Bütün kinimi, öfkemi, nefretimi ve aşkımı kusana kadar ağlıyorum.