Gökyüzünü yaran şimşeğin ışığı kaybolduğunda avludaki herkes donup kalmıştı.
Lisandra ne olduğunu anlayamıyordu.
Göğsünün tam ortasında güçlü bir sıcaklık hissediyordu. Kalbi her zamankinden daha hızlı atıyordu ve damarlarının içinden ateş akıyormuş gibi hissediyordu.
Azrael'in yüzü sertleşmişti.
Malakar ise gülümsüyordu.
Sanki görmek istediği şeyi sonunda görmüş gibiydi.
"Demek gerçekten sensin."
Lisandra öfkeyle ona baktı.
"Neler oluyor?"
Kimse cevap vermedi.
Bu sessizlik artık canını yakmaya başlamıştı.
Yıllardır herkes bir şeyler biliyor, ama kimse ona gerçeği söylemiyordu.
"Yeter!"
Sesi avluda yankılandı.
Bütün gözler ona döndü.
"Artık biri bana gerçeği anlatacak."
Rüzgâr şiddetlendi.
Mavi ve altın ışıklar ellerinin etrafında dönmeye başladı.
Lisandra bunu bilinçli olarak yapmıyordu.
Büyü kendi kendine ortaya çıkıyordu.
Morgana'nın yüzü bembeyaz kesildi.
"Bu mümkün değil..."
Malakar kahkaha attı.
"Ben sana söylemiştim."
Azrael birkaç adım öne çıktı.
"Sus."
Malakar'ın gözleri parladı.
"Ne kadar daha saklayacaksın?"
Bu kez Azrael cevap vermedi.
Çünkü verecek cevabı kalmamıştı.
---
Bir patlama sesi duyuldu.
Ancak bu kez saldıran Malakar değildi.
Patlama Lisandra'nın etrafında gerçekleşmişti.
Güçlü bir enerji dalgası avlunun taşlarını yerinden söktü.
Yakındaki cadılar geriye savruldu.
Lisandra korkuyla ellerine baktı.
Işıklar daha da büyüyordu.
"Azrael..."
Sesinde ilk kez korku vardı.
"Durduramıyorum."
Bir saniye içinde Azrael yanına ulaştı.
Omuzlarını tuttu.
"Lisandra."
Genç kadın ona baktı.
Altın gözleri sakin görünüyordu.
Kararlı.
Güven veren.
"Derin nefes al."
"Yapamıyorum."
"Yapabilirsin."
Işıklar etraflarında dönmeye devam ederken Lisandra gözlerini kapattı.
Nefes aldı.
Sonra bir kez daha.
Ve bir kez daha.
Yavaş yavaş enerji sakinleşmeye başladı.
Işıklar küçüldü.
Sonunda tamamen kayboldular.
Avlu sessizliğe gömüldü.
Lisandra gözlerini açtığında Azrael'in hâlâ yanında olduğunu fark etti.
Ellerini omuzlarından çekmemişti.
Bir an boyunca birbirlerine baktılar.
Ne savaş vardı.
Ne Malakar.
Ne de korku.
Yalnızca birkaç saniyelik sessizlik.
Sonra Malakar'ın sesi duyuldu.
"Ne kadar dokunaklı."
Büyü bozulmuş gibi ikisi de geri çekildi.
Malakar'ın yüzündeki alaycı ifade geri dönmüştü.
"Bu yüzden kaybedeceksin Azrael."
Azrael dönüp ona baktı.
"Kazanacağını mı sanıyorsun?"
"Hayır."
Malakar'ın gülümsemesi genişledi.
"Ben zaten kazandım."
Bu sözler avludaki herkesin dikkatini çekti.
Morgana öne çıktı.
"Ne yaptın?"
Malakar ona baktı.
İlk kez gözlerinde gerçek bir nefret belirdi.
"Yıllar önce yapmam gereken şeyi."
Gökyüzü yeniden karardı.
Uzaklardan derin bir uğultu duyuldu.
Toprak titremeye başladı.
Lisandra dengesini kaybetmemek için bir adım geri attı.
Sonra kuzeyden gelen çığlıklar duyuldu.
Kulelerden.
Nöbetçilerden.
Cadılardan.
Bir haberci koşarak avluya girdi.
Yüzü bembeyazdı.
"Nehir!"
Nefes nefeseydi.
"Kuzey nehri siyaha döndü!"
Salondaki herkes birbirine baktı.
Morgana'nın yüzündeki ifade değişti.
Bu kez korkuyordu.
Gerçekten korkuyordu.
Lisandra bunu açıkça görebiliyordu.
"Hayır..."
Malakar gözlerini kapattı.
Sanki bir melodiyi dinliyormuş gibi huzurlu görünüyordu.
"Başladı."
"Ney başladı?" diye bağırdı Lisandra.
Malakar gözlerini açtı.
Kırmızı gözleri ay ışığında parladı.
"Mühürlerin sonu."
Sonra bakışlarını yalnızca Lisandra'ya çevirdi.
"Ve senin başlangıcın."
Bir sonraki anda karanlık yükseldi.
Siyah bir sis Malakar'ın bedenini sardı.
Ve birkaç saniye içinde tamamen ortadan kayboldu.
Geride yalnızca sessizlik kaldı.
Ancak bu sessizlik uzun sürmedi.
Çünkü kuzeyden gelen uğultu giderek büyüyordu.
Bir şey yaklaşıyordu.
Ve bu kez gelen şey ne Azrael'di...
Ne de Malakar.
Daha eskiydi.
Daha güçlüydü.
Ve herkesin yüzündeki korku, yaklaşan şeyin adını bildiklerini gösteriyordu.
Ama hiç kimse onu söylemeye cesaret edemiyordu.