Alarm çanları malikânenin her köşesinde yankılanıyordu.
Lisandra pencereye koştuğunda kuzey kulesinin yarısının çöktüğünü gördü. Taş parçaları avluya düşüyor, alevler gecenin karanlığını yutuyordu.
Karanlığın içinde yüzlerce kırmızı göz parlıyordu.
Yaklaşıyorlardı.
Hem de çok hızlı.
Azrael pencerenin yanında durmuş dışarıyı izliyordu. Yüzündeki ifade Lisandra'nın daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu.
Öfke.
Saf ve kontrol edilen bir öfke.
"Burada kal."
Lisandra ona döndü.
"Bunu unut."
"Lisandra—"
"Hayır."
Genç cadı büyüsünü çağırdı. Parmaklarının etrafında mavi ışıklar dönmeye başladı.
"Bu benim evim."
Azrael birkaç saniye ona baktı.
Sonunda hafifçe başını salladı.
"Tamam."
İlk kez onunla tartışmayı bırakmıştı.
---
Avlu savaş alanına dönüşmüştü.
Cadılar savunma büyüleri oluşturuyor, kulelerden enerji ışınları fırlatılıyordu. Ancak saldırganlar durmadan geliyordu.
Gölge Avcıları.
Yüzlercesi.
Belki daha fazlası.
Lisandra merdivenlerden aşağı koşarken Morgana'yı gördü.
Yaşlı cadı avuçlarını gökyüzüne kaldırmıştı.
Devasa mavi bir kubbe malikânenin üzerine yayılıyordu.
Koruma büyüsü.
Ama Morgana'nın yüzündeki ifadeden bunun uzun süre dayanmayacağı anlaşılıyordu.
"Lisandra!"
Genç kadın döndü.
Morgana ona doğru koşuyordu.
"Nereye gidiyorsun?"
"Savaşmaya."
"Hayır."
Morgana omuzlarını tuttu.
"Ne olursa olsun merkezin dışına çıkmayacaksın."
"Ben çocuk değilim."
"Konu bu değil."
Yaşlı cadının sesi titredi.
"Onlar seni istiyor."
Lisandra cevap veremedi.
Çünkü bunun doğru olduğunu hissediyordu.
Malakar'ın bakışlarını hâlâ hatırlıyordu.
O korkutucu gülümsemeyi.
Sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi bakmıştı.
---
Bir patlama sesi duyuldu.
Koruma kubbesinin bir kısmı çatladı.
Cadılar paniğe kapıldı.
İkinci patlama ilkinden daha güçlüydü.
Sonra üçüncüsü geldi.
Gökyüzündeki mavi kubbe kırılan cam gibi çatlamaya başladı.
Azrael aniden ortaya çıktı.
Gözleri gökyüzüne çevrilmişti.
"Geliyor."
Bu kez herkes duydu.
Ve birkaç saniye sonra karanlık ikiye ayrıldı.
Siyah bir enerji dalgası gökyüzünden aşağı indi.
Malikânenin önündeki taş zemine çarptığında yer sarsıldı.
Toz bulutları yükseldi.
Herkes nefesini tuttu.
Bulut dağıldığında bir siluet görünüyordu.
Uzun boylu.
Siyah zırhlı.
Kırmızı gözlü.
Malakar.
Kimse hareket etmiyordu.
Sanki bütün dünya durmuştu.
Malakar yavaşça etrafına baktı.
Sonra gözleri kalabalığın arasında Lisandra'yı buldu.
Gülümsedi.
Bu gülümseme genç cadının içini ürpertti.
"Sonunda."
Azrael öne çıktı.
İki kadim varlık ilk kez karşı karşıya gelmişti.
Ortamın enerjisi değişti.
Hava ağırlaştı.
Gökyüzündeki bulutlar dönmeye başladı.
Malakar'ın gülümsemesi kayboldu.
"Bin yıl."
Azrael sessiz kaldı.
"Bin yıl boyunca bekledim."
"Beklemeliydin."
Malakar güldü.
Ama bu gülüşte neşe yoktu.
"Her zamanki gibi."
Kırmızı gözleri parladı.
"Her zaman yanlış tarafı seçtin."
Azrael'in yüzü taş gibiydi.
"En azından bir taraf seçtim."
Bu söz Malakar'ın bakışlarını kararttı.
Bir an için gerçek nefret yüzünde belirdi.
Lisandra o anda ikisinin geçmişinin anlatılandan çok daha büyük olduğunu anladı.
Bu yalnızca bir savaş değildi.
Bu kişiseldi.
---
Malakar gözlerini tekrar Lisandra'ya çevirdi.
"Biliyor mu?"
Azrael cevap vermedi.
"Belli ki söylememişsin."
Lisandra'nın kalbi hızlandı.
"Neyi?"
Malakar ona baktı.
Sonra yavaşça başını eğdi.
"Gerçeği."
"Ne gerçeği?"
Bu kez Azrael sertçe konuştu.
"Yeter."
Malakar kahkaha attı.
"Ne kadar daha saklayacaksın?"
Rüzgâr şiddetlendi.
Gökyüzü kırmızı ışıklarla dolmaya başladı.
Malakar'ın bakışları Lisandra'nın gözlerine kilitlendi.
Ve söylediği söz genç cadının bütün dünyasını altüst etti.
"Bu savaş sen doğmadan başlamadı, Lisandra."
Sessizlik çöktü.
"Sen bu savaşın nedeni değilsin."
Malakar'ın dudaklarında soğuk bir gülümseme belirdi.
"Sen savaşın ta kendisisin."
Ve tam o anda gökyüzünü devasa bir şimşek aydınlattı.
Herkes irkilirken Lisandra'nın gözlerinin içinde bir anlığına altın ve mavi ışık birlikte parladı.
Hem Azrael hem de Malakar bunu gördü.
İkisinin de yüzündeki ifade değişti.
Çünkü korktukları şey sonunda uyanmaya başlamıştı.