Gece yarısının zifiri karanlığı, atların nallarından çıkan boğuk seslerle bölünürken sarayın heybetli kuleleri çoktan gözden kaybolmuştu. Alessa, hayatında ilk kez arkasında muhafızlar, saray eşrafı veya babasının gölgesi olmadan ilerliyordu. Rüzgar, özgür bıraktığı kıvırcık bal sarısı saçlarını savururken içindeki adrenalin yavaş yavaş yerini fiziksel bir bitkinliğe bırakmaya başladı. Aaron'ın çenesine dayadığı hançerin ağırlığı hâlâ parmaklarında hissediliyordu; o an içinden çıkan o yırtıcı kadına kendisi bile şaşırmıştı.
"Daha yavaşlayabiliriz," dedi Laszlo, atını Alessa’nın yanına kırarak. Sesindeki o her zamanki alaycı tını gitmiş, yerini yorgun bir minnettarlığa bırakmıştı. "Sınır devriyelerinin menzilinden çıktık. En azından şimdilik."
Alessa derin bir nefes alarak atının dizginlerini gevşetti. Gözleri karanlıkta Laszlo’nun omzuna kaydı. Deri ceketindeki yırtıktan sızan kan, kumaşı tamamen karatmıştı. "Omzun... Çok kan kaybediyorsun. Durup pansuman yapmalıyız."
Laszlo hafifçe gülümsedi ama bu kez yüzünü bir acı yaladı. "Bir prensesin ilk yolculuğunda bir kaçakçının hayatını kurtarması yetmezmiş gibi bir de yarama mı bakacaksın? Sarayda ilk yardım dersleri de veriyorlar mı?"
"Sarkazmı kes, Laszlo," dedi Alessa, sesindeki o buyurgan ama endişeli tonla. "Eğer burada bayılırsan seni atın üzerinde taşıyamam. Şuradaki ağaçlık alana geçiyoruz."
Yol kenarındaki sık çınarlıkların arasına gizlendiklerinde, Laszlo bir ağacın gövdesine bitkin bir halde yaslandı. Alessa pelerinden yırttığı temiz kumaş parçaları ve matarasındaki suyla adamın yanına çöktü. Laszlo ceketini ve gömleğini sıyırdığında, Alessa adamın göğsünde ve kollarında eski dövüşlerden kalma düzinelerce yara izi gördü. Bu adamın hayatı, kendi altın kafesinden çok farklı bir vahşetle örülmüştü.
"Canın yanacak," dedi Alessa, suyla yarayı temizlemeye başlarken.
Laszlo dişlerini sıktı, gözlerini Alessa’nın zümrüt yeşili gözlerine dikti. "Aaron’a o hamleyi yaparken hiç tereddüt etmedin. Çoğu soylu kadın o kılıçlar çekildiğinde bayılırdı."
"Ben o soylu kadınlardan biri değilim. Hiç olmadım," dedi Alessa, kumaşı Laszlo’nun omzuna baskı uygulayarak sararken. "Beni hep bir kupa, bir mülk gibi gördüler. Aaron da babam da... O hançeri Aaron’ın çenesine dayadığımda, sadece kendimi değil, geleceğimi kurtarıyordum."
Laszlo, Alessa'nın kararlılığı karşısında saygıyla başını salladı. "Özgür Şehirler’e ulaştığımızda artık kimsenin mülkü olmayacaksın. Orada kral yok, ittifak haritaları yok. Sadece kendi bileğinin gücüyle hayatta kalanlar var. Ama unutma, Alessa... Kral Aldous ve Aaron bu yenilgiyi asla sineye çekmez. Muhtemelen şafağın ilk ışıklarıyla ülkenin en iyi iz sürücülerini peşimize takacaklar."
"Biliyorum," dedi Alessa, bağı sıkıca bağlayarak ayağa kalkarken. "Ama artık geri dönüş yok. Peşimize düşeceklerse, karşılarında bir prenses değil, bir kaçak bulacaklar."
Güneş, doğunun sisli dağlarının ardından ilk ışıklarını vurmaya başladığında, iki yolcu dik ve kayalık bir patikadan yukarı tırmanıyordu. Alessa, hayatında ilk kez gördüğü bu vahşi coğrafyaya büyülenmiş gibi baktı. Saray bahçesindeki o narin, budanmış güllerden sonra, kayaların arasından fışkıran bu yabani otlar ve hırçın nehirler ona gerçek dünyayı hissettiriyordu. Bacakları sürmekten sızlıyor, elleri dizginlerin sertliğinden su topluyordu ama içindeki o hafiflik hissi her şeye değerdi.
Patikanın sonuna geldiklerinde, vadinin aşağısında, dumanı tüten küçük taş evlerden oluşmuş, sınırın ilk kaçakçı kasabası olan Karaçam göründü.
"İşte," dedi Laszlo, kamçısıyla kasabayı işaret ederek. "Güney ittifakının kanunlarının bittiği, benim dünyamın başladığı yer. Orada dinlenebilir, izimizi kaybettirmek için yeni atlar bulabiliriz."
Alessa, kasabaya doğru bakarken rüzgar kıvırcık saçlarını yüzünden çekti. Tehlike henüz bitmemişti, Aaron'ın intikam yemini eden gözleri muhtemelen çok gerilerinde bir yerde onları arıyordu; ancak Alessa ilk defa kaderinin iplerini kendi elinde tutuyordu.
~~~
Karaçam Kasabası, haritaların ve kanunların sınırında, kayalıkların arasına alelade fırlatılmış gibi duran gri taş evleri ve çamurlu sokaklarıyla Alessa’ya tamamen yabancı bir dünyanın kapılarını açmıştı. Burası sarayın simetrik bahçelerine, pürüzsüz mermer koridorlarına hiç benzemiyordu; havada keskin bir reçine, tezek ve ucuz tütün kokusu vardı.
Laszlo, atının dizginlerini tek eliyle kavramış, omzundaki acı yüzünden iyice öne eğilmişti. Kasabanın dar sokaklarında ilerlerken, yol kenarında duran hırpani kılıklı adamlar Laszlo’yu görünce hafifçe başlarıyla selam veriyor, ancak hemen arkasındaki pelerinli Alessa’ya meraklı ve şüpheci bakışlar fırlatıyorlardı. Laszlo, kasabanın en ücra köşesinde, kayalığa yaslanmış iki katlı, köhne bir hanın önünde atını durdurdu.
"Yaban Arısı Hanı," diye mırıldandı Laszlo, sesi her zamankinden daha çatlaktı. "Burada kimse kimliğinizi ya da geçmişinizi sormaz. Sadece altınınıza bakarlar."
Atlarından indiklerinde Laszlo’nun dengesi hafifçe sarsıldı. Alessa hemen adamın sağlam omzunun altına girerek ona destek oldu. Hanın kapısından içeri girdiklerinde, içerideki loşluk ve yoğun bira kokusu Alessa’nın genzini yaktı. Han sahibi, yüzü çiçek bozumu, yaşlı bir kadındı. Laszlo’yu görür görmez durumun ciddiyetini anladı ve tezgahın altından ağır bir demir anahtar çıkardı.
"Üst kat, koridorun sonu," dedi kadın, Alessa’ya bakmadan. "Temiz bez ve sıcak su birazdan yukarıda olur."
~~~
Odanın kapısını arkalarından kilitledikleri an, Alessa derin bir nefes aldı. Oda küçük ve döküntüydü ama en azından dışarıdaki gözlerden uzaktılar. Laszlo’yu yatağın kenarına oturttu ve dikkatlice deri ceketini sıyırdı. Gecenin karanlığında yaptığı acele pansuman tamamen kana bulanmıştı; yara saray kılıcının keskinliği yüzünden derin açılmıştı ve etrafı kızarmaya başlamıştı.
Çok geçmeden kapı tıkırdayarak açıldı ve han sahibinin bıraktığı sıcak su havzası ile temiz sargı bezleri içeri alındı. Alessa hemen işe koyuldu. Bu kez sadece yarayı silmekle kalmadı; yanındaki heybeden çıkardığı, saray şifacılarından gizlice öğrendiği kurutulmuş kantaron otu merhemini yaranın üzerine dikkatlice sürdü.
Laszlo acıyla dişlerini sıktı, yatağın çarşafını öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. "Saray şifacıları işini iyi öğretiyormuş," diye mırıldandı ter içindeki yüzünü Alessa’ya dönerek.
"Şifacılar bana değil, anneme öğretirdi. Ben sadece arkalarında bıraktıkları kitapları okurdum," dedi Alessa, temiz bezleri Laszlo’nun göğsünden omzuna doğru sıkıca ve ustalıkla sararken. "Bitti. Bu merhem enfeksiyonu önler, sabaha kadar ateşin düşecektir."
~~~
Geçmiş gecenin yorgunluğu ve odadaki mum ışığının loşluğu, aralarındaki o yabancılık duvarını yavaşça eritiyordu. Alessa, pencerenin kenarına geçip kasabanın karanlık siluetini izlemeye başladı. Aaron’ın tehditkar sesi hâlâ kulaklarındaydı ama hemen arkasında, yatakta onun için kan kaybetmiş bir adam yatıyordu. Kendini tehlikeye atan bu kaçakçının aslında kim olduğunu bilmediğini fark etti.
Alessa arkasını dönüp yatağa yaslanmış, gözleri yarı açık Laszlo’ya baktı. "Sarayda senin sadece bir şarap tüccarı olduğunu söylüyorlardı," dedi, sesi odayı ısıtan sakin bir tonda yankılandı. "Ama dün gece o muhafızlara karşı dövüşünü gördüm. Sen sıradan bir tüccar değilsin. Kimsin sen Laszlo? Hayatın boyunca hep böyle haritaların ötesinde, kaçarak mı yaşadın?"
Laszlo hafifçe güldü, yüzündeki yara izi mum ışığında büküldü. Başını arkasındaki ahşap duvara yasladı ve derin bir iç çekti. "Haritaların ötesi benim doğduğum yer, Alessa," dedi, gözleri uzak bir geçmişe dalar gibi oldu. "Ben bu güney ittifakının şaşalı saraylarında doğmadım. Sınır boylarında, iki krallığın da hak iddia etmediği, askerlerin yağmalayıp geçtiği sahipsiz köylerden birindeydim."
Kısa bir sessizlikten sonra devam etti: "On iki yaşındayken köyümü bastılar. Kimin askerleri olduğunu bile bilmiyordum; üzerlerindeki armalar zırhlarındaki kanlardan görünmüyordu. Annemi ve kardeşlerimi o gün kaybettim. Beni de köle tüccarlarına satmak için aldılar ama bir yolunu bulup zincirlerden kaçtım. Sokaklarda, limanlarda, kaçakçı loncalarında büyüdüm. Yüzümdeki bu iz, ilk hançer dövüşümden kalma."
Alessa adamı sessizce dinliyordu. Sarayda onun için en büyük dert politik bir evlilikken, bu adamın çocukluğu hayatta kalma savaşıyla geçmişti.
"Peki neden kaçakçılık?" diye sordu Alessa merakla. "Neden saraya şarap getirmek gibi tehlikeli bir işe girdin?"
Laszlo Alessa’ya baktı, gözlerinde ilk defa alaycı olmayan, samimi bir parıltı vardı. "Çünkü saraylar en çok kör noktası olan yerlerdir. Soylular parşömenler üzerinde büyük savaşlar planlarken, mutfaktaki erzak arabalarını kimse kontrol etmez. Şarap taşımak, krallıkların içindeki muhaliflere, benim gibi kaçaklara bilgi ve harita taşımanın en güvenli yoluydu. Ben sadece şarap satmıyordum Alessa; ben o kibirli kralların burnunun dibinden özgürlük çalıyordum."
Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Ve dün gece... Hayatımdaki en büyük sevkiyatı yaptım. Bir prensesi, o parmaklıkları altından hapishaneden çıkardım. Aaron’ın o yerdeki yüzünü gördün mü? Sadece bunun için bile ölmeye değerdi."
Alessa yavaşça yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. İçindeki o saray baskısından kalma yalnızlık hissi, Laszlo’nun anlattıklarıyla garip bir şekilde hafiflemişti. İkisi de farklı dünyaların esiriydiler ama şimdi aynı karanlık patikada, aynı kaderi paylaşıyorlardı.
"Ölmeyeceksin, Laszlo," dedi Alessa net bir sesle. "Çünkü yarın şafak söktüğünde, o Özgür Şehirler'e birlikte varacağız. Hikayemiz burada bitmeyecek."
Laszlo gözlerini kapatırken hafifçe başını salladı. Kasabanın üzerine çöken sessizlikte, iki kaçak şafağın getireceği yeni bilinmezliğe doğru gözlerini yumdu.
~~~
Sabahın ilk ışıkları, Yaban Arısı Hanı’nın çatlak ahşap panjurlarından sızıp odadaki toz bulutlarını aydınlatırken Alessa gözlerini çoktan açmıştı. Gece boyunca tetikte beklemiş, Laszlo’nun düzene giren nefes seslerini dinlemişti. Laszlo’nun ateşi düşmüş, Alessa'nın sürdüğü kantaron merhemi sayesinde omzundaki yara hafifçe kabuk bağlamıştı. Ancak ikisi de biliyordu ki bu kasabada geçirdikleri her dakika, Aaron’ın iz sürücülerine bir adım daha yaklaşmaktı.
Laszlo acıyla homurdanarak yataktan doğruldu, sargı bezini kontrol etti. "Daha iyiyim," dedi, Alessa’nın endişeli bakışlarını fark ederek. "Ama burada fazla kalamayız. Aşağı inip hızlıca bir şeyler yiyelim ve hemen yola koyulalım."
Alessa, heybesinden çıkardığı sade gri pelerinini üzerine geçirdi, kapüşonunu kıvırcık bal sarısı saçlarını tamamen gizleyecek şekilde öne eğdi. Yeşil gözlerini gölgede bırakarak Laszlo’nun arkasından odadan çıktı.
~~~
Hanın alt katı, sabahın bu erken saatinde bile ağır bir bira, yanık yağ ve ucuz tütün kokusuyla çalkalanıyordu. Köşedeki masalardan birine oturdular. Han sahibi kadın, önlerine sert, bayat ekmek ve kurutulmuş etten oluşan mütevazı bir tabak bıraktı. Alessa saray şölenlerinin ihtişamından sonra bu yemeğe yabancı olsa da saatlerdir aç olan bedeni itiraz etmedi. Tam ekmeğinden bir parça koparmıştı ki hanın ağır ahşap kapısı gıcırdayarak açıldı.
İçeriye, üzerinde güney ittifakının arması olmayan ama saray muhafızlarının zırh altlığına benzeyen kaliteli deri giysiler olan, iriyarı, tek gözü kör bir adam girdi. Adamın belindeki çift kılıç, sıradan bir haydut değil, para karşılığı kelle avcılığı yapan kıdemli bir avcı olduğunu açıkça ele veriyordu.
Adamın keskin gözleri hancı kadını es geçip doğrudan salondaki birkaç masayı taradı. En sonunda gözleri, kuytu köşede oturan Laszlo ve pelerinli Alessa’ya kilitlendi. Ağır adımlarla onların masasına doğru yürümeye başladı. Her adımında botlarının çıkardığı ses, Alessa’nın kalbinin göğüs kafesini dövmesine neden oluyordu.
Adam masanın başında durdu, gölgesi tabaklarının üzerine düştü. Doğrudan Laszlo’ya bakarak pürüzlü, hırıltılı bir sesle konuştu: "Seni tanıyorum, şarapçı Laszlo. Sınır boylarında adın çok geçer." Ardından bakışlarını Alessa’ya çevirdi. Kapüşonun altındaki gölgeye rağmen Alessa'nın beyaz tenini ve zarif çene yapısını fark etmişti.
"Ama yanındaki bu narin kuşu ilk defa görüyorum," dedi adam, cüretkar bir tavırla masaya doğru eğilerek. "Saraydan çok büyük bir haber geldi, Laszlo. Kral Aldous’un kızı kaçmış. Onu bulana bir krallık kuracak kadar altın vaat ediyorlar. Yanındaki çocuğun elleri bir köylü için fazla beyaz, yüz hatları da bir kaçakçı çırağı için fazla asil duruyor. Çıkar bakayım şu kapüşonunu, çocuk."
Alessa’nın eli masanın altında, binici pantolonunun kenarına sıkıştırdığı hançere gitti. Dişlerini sıktı, nefesini tuttu. Yakalanmak üzereydi.
Laszlo ise istifini bozmadan elindeki bıçakla etten bir parça kesti ve ağzına attı. Ardından bıçağı sertçe masanın ahşabına sapladı. "Bu çocuk dilsiz, Cass," dedi Laszlo, sesindeki ölümcül soğuklukla adamın gözlerinin içine bakarak. "Ayrıca benim malım. Saray entrikalarıyla işim olmaz ama benim malıma çok uzun bakan adamların o tek gözünü de oymaktan çekinmem. Altın istiyorsan ana yola git, şövalyeler orada debeleniyor."
Kelle avcısı Cass, Laszlo’nun gözlerindeki o gözü kara vahşiliği ve masaya saplanan bıçağı gördü. Laszlo’nun sınır boylarında ne kadar tehlikeli bir adam olduğunu biliyordu. Bir an tereddüt etti, Alessa’ya son bir şüpheci bakış fırlattıktan sonra geri adım attı.
"Sadece şansımı denedim, Laszlo. Sakin ol," diyerek alaycı bir şekilde güldü ve hanın bar tezgahına doğru ilerledi.
~~~
Adam arkasını döndüğü an Laszlo, Alessa’nın kolunu sıkıca kavradı. "Hemen gidiyoruz," diye fısıldadı.
Yemeklerini yarım bırakıp hızla masadan kalktılar. Hanın arka kapısından çamurlu sokağa çıktıklarında temiz sabah havası Alessa’nın yüzüne çarptı. Az kalsın her şeyin biteceği o saniyelerin şokunu hâlâ üzerinden atamamıştı.
"O adam bizi hemen ihbar etmese bile şüpheleri peşimizi bırakmaz," dedi Laszlo, ahırın kapısını açıp atları hızla dışarı çıkarırken. "Aaron’ın adamları bu kasabaya gelmek üzeredir. Atları sürebildiğimiz kadar hızlı süreceğiz. Dağ patikalarından sapıp doğrudan sınıra yöneleceğiz."
Alessa atının üzerine çevik bir hareketle atladı, kapüşonunu daha da sıktı. Artık durmak, nefes almak ya da saray prensesi gibi hissetmek yoktu. Sınırın o hırçın kayalıklarına doğru atlarını dört nala sürdüklerinde, arkalarında sadece Karaçam Kasabası’nın tozu ve ucuz sığınakları kaldı.
~~~
Karaçam Kasabası’nın çamurlu sokakları geride kalırken, dağ patikası dikleştikçe hava daha da keskinleşti. Alessa ve Laszlo, atlarını sınır dağlarının hırçın kayalıklarına doğru sürerken arkalarında bıraktıkları tehlikenin büyüklüğünün farkındaydılar. Handaki o kelle avcısı, şüphelerini çoktan birilerine satmış olabilirdi.
~~~
Onlar kasabadan ayrıldıktan sadece iki saat sonra, Yaban Arısı Hanı’nın ağır ahşap kapısı bu kez gıcırdayarak değil, büyük bir gürültüyle kırılarak açıldı. İçeri giren ilk şey, güney ittifakının elit muhafızlarının simsiyah zırhlarıydı. Hemen arkalarından ise pelerini toz içinde kalmış, gözlerinde çılgınca bir öfke parıldayan Prens Aaron adım attı.
Aaron, su kemerinin altında Alessa’dan yediği o muazzam darbenin ve çenesindeki küçük hançer kesiğinin acısını henüz unutmamıştı. Karizması çizilmiş, gururu ayaklar altına alınmıştı.
"Neredeler?" diye kükredi Aaron, kılıcını han tezgahına saplayarak.
Hancı kadın korkuyla köşeye büzülürken, sabah Laszlo’yu tehdit eden kelle avcısı Cass gölgelerin arasından öne çıktı. "Çok uzaklaşmış olamazlar, prensim," dedi sinsi bir tebessümle. "Sabah buradalardı. Yanında dilsiz bir çocuk olduğunu söylediği biri vardı ama kapüşonunun altındaki o zümrüt yeşili gözleri tanımamak imkansızdı. Kuzey patikasından sınıra doğru gittiler."
Aaron’ın dudakları acımasız bir gülümsemeyle parıldadı. Çenesindeki sargıya dokundu. "Güzel... Bu kez kaçacak bir su kemeri bulamayacaksın Alessa. Atları hazırlayın! Sınır devriyelerine haber uçurun, kuzey geçidini kapatsınlar!"
~~~
Bu sırada dağların zirvesine yakın, iki krallığın sınırını belirleyen dar geçitte Alessa ve Laszlo atlarını yavaşlatmak zorunda kalmıştı. Sis o kadar yoğundu ki göz gözü görmüyordu. Tam özgürlüğe açılan o büyük vadiye ineceklerini düşündükleri anda, sisin içinden meşalelerin soluk ışıkları belirdi.
"Durun! Kraliyet adına teslim olun!"
Önlerinde, ellerinde tatar yayları ve mızraklarla yolu kapatmış en az on sınır devriyesi duruyordu. Kuşatılmışlardı. Geri dönseler Aaron üzerlerine geliyordu, ileri gitseler okçular nişan almış bekliyordu.
Laszlo acıyla inleyerek atından indi, omzundaki pansuman hafifçe sızmıştı. "Yolun sonu burası gibi görünüyor, Sion." dedi Alessa’ya dönerek, kasabadaki takma adını kullanarak. "Burayı yarmak imkansız."
Ancak Alessa ata daha sıkı tutundu. Kapüşonunu arkaya doğru itti; kıvırcık bal sarısı saçları sisin ve meşale ışığının altında bir kez daha parıldadı. Asil duruşunu, o taht odasında babasının yanında öğrendiği o diplomatik ve buyurgan sesi kuşandı.
"Ben Kral Aldous’un kızı, Veliaht Prenses Alessa!" diye bağırdı, sesi dağ yankılarında büyüdü. Devriyeler şaşkınlıkla birbirine baktı, mızraklar hafifçe yere indi. "Yanımdaki adam benim muhafızımdır. Güney ittifakının geleceği için gizli bir diplomatik görevle Özgür Şehirler’e geçiyoruz. Bizi engellemek krala ihanettir! Şimdi yolu açın!"
Devriyelerin başındaki komutan tereddüt etti. Karşılarındaki kadının asaleti ve kararlılığı sahte olamazdı. "Ama prensesim... Prens Aaron’dan gelen emir..."
"Prens Aaron bu krallığın hükümdarı değil!" diye kesti Alessa, atını komutanın üzerine doğru bir adım sürerek. "Eğer şimdi o mızrakları indirmezseniz, geri döndüğümde babamın gazabı bu dağlardaki herkesi haritadan siler. Seçim sizin."
Komutan, Alessa’nın gözlerindeki o korkusuz yangını gördü. Prensesin haklı olma ihtimali, Aaron’ın emrini çiğnemekten daha korkunçtu. Yavaşça elini kaldırdı.
"Silahları indirin... Yolu açın," diye emretti komutan.
Muhafızlar iki yana çekilirken, Alessa ve Laszlo atlarını hiç vakit kaybetmeden devriyelerin arasından sürdüler. Sınır çizgisini geçtikleri an, arkalarından gelen atlı devasa bir ordunun nallarını duydular. Aaron kasabaya varmış, izi bulmuş ve dağa tırmanmıştı; ama Alessa çoktan haritanın çizgisini geçmiş, Özgür Şehirler’in topraklarına ilk adımını atmıştı.
~~~
Meşalelerin hırçın ışıkları sis kütlesini yararak yaklaşırken, Laszlo’nun atı acıyla kişneyip ön ayaklarını kaldırdı. Dağ patikası o kadar daralmıştı ki, sağ tarafları dikine yükselen çıplak kayalıklar, sol tarafları ise dibi görünmeyen bir uçurumdu. Kaçacak yer kalmamıştı.
Nallarından kıvırcık dağ taşlarını savurarak öne fırlayan simsiyah bir at, Alessa ve Laszlo’nun önünü kesti. Atın üzerindeki figür, pelerini rüzgarda dalgalanan Prens Aaron’dan başkası değildi. Hemen arkasında sekiz elit muhafız patikayı tamamen kapatarak çemberi tamamladı.
Aaron, atının dizginlerini sertçe çekerek durdu. Yüzü öfkeden kasılmıştı, çenesindeki bandajın kenarından sızan ince kan hattı ay ışığında parıldıyordu. Bakışları önce Laszlo’nun kanlı omzuna, ardından pelerininin kapüşonunu arkaya iten Alessa’ya kaydı. Gecenin karanlığında bile parıldayan o uzun, kıvırcık bal sarısı saçları ve öfkeyle yanan iri yeşil gözleri gördüğünde dudaklarında aşağılayıcı, deli dolu bir kahkaha patladı.
"Şu haline bak Alessa," dedi Aaron, sesindeki o kibirli tını dağ duvarlarında yankılanırken. "Güney İttifakı'nın göz bebeği, sarayının incisi... Şimdi ise dağ başlarında bir sokak serserisi gibi toz toprak içinde, döküntü bir kaçakçı için canını tehlikeye atıyor. Gerçekten o ipek elbiseleri bu pisliğe feda etmeye değdi mi?"
Alessa atının üzerinde dikleşti. Rüzgar, bal sarısı buklelerini savururken yeşil gözlerini Aaron’ın gözlerine dikti. İçindeki korku çoktan uçup gitmişti; geriye sadece sarsılmaz bir irade kalmıştı.
"O ipek elbiseler bir kefendi, Aaron," dedi Alessa, sesi bir kılıç kadar keskin ve netti. "Bu pislik dediğin yer ise benim özgürlüğüm. Seni buraya getiren şey krallık sevdası değil, biliyorum. Seni buraya getiren, bir kadının senin o zavallı gururunu yerle bir etmiş olması."
Aaron’ın gülüşü anında dondu. Elini kılıcının kabzasına götürdü ve kınından çıkarırken metalin çınlaması gecenin soğuğunu daha da artırdı. "Gurur mu? Ben buraya sadece bana ait olanı almaya geldim. Baban o parşömeni imzaladı, sen benim mülkümsün. Ve mülkler kaçamaz."
"Ben kimsenin mülkü değilim!" diye haykırdı Alessa. Çevik bir hareketle atından aşağı atladı. Ayakları dağ toprağına sertçe bastı. Belindeki çelik hançeri çekip Aaron’a doğru doğrulttu. "Eğer beni o saraya geri götürmek istiyorsan, bunu atının üzerinde emirler yağdırarak yapamazsın. İn aşağı ve yarım kalan hesabımızı bitir."
Laszlo arkadan hamle yapmaya çalıştı ama Alessa eliyle onu durdurdu. "Bu benim savaşım, Laszlo," diye fısıldadı.
Aaron Alessa’nın bu meydan okuması karşısında attan indi. Ağır adımlarla, kılıcını gevşekçe sallayarak yaklaştı. Aralarında sadece birkaç adımlık bir mesafe kalmıştı. Meşale ışıkları ikisinin yüzüne vururken, dağ yolunda zaman durdu. Bir tarafta krallığın sarsılmaz gücünü temsil eden kibirli bir prens, diğer tarafta ise o gücü küle çevirmeye yemin etmiş, bal sarısı saçları rüzgarda dalgalanan bir prenses duruyordu.
Aaron, kılıcını iki eliyle kavrayıp dövüş pozisyonu aldığında gözlerindeki o hırslı pırıltı daha da koyulaştı. Alessa’nın elindeki hançerle üzerine doğru korkusuzca atılmasını bekledi ve Alessa hamle yaptığı an her şey bir saniyeden daha kısa bir sürede olup bitti.
Alessa, sarayda şövalyelerden gördüğü o ani saplama hamlesini büyük bir öfkeyle Aaron’ın göğsüne doğru savurdu. Ancak Aaron, çocukluğundan beri krallığın en usta kılıç üstatları tarafından bizzat eğitilmiş, gerçek savaş meydanlarında çarpışmış bir şövalyeydi. Alessa'nın öfkeyle körleşmiş darbesini çok rahat öngördü. Kılıcının kabzasıyla hançerin namlusuna sert keskin bir darbe indirerek Alessa'nın dengesini bozdu.
Hançer Alessa’nın parmaklarının arasından fırlayıp uçurumun karanlığına doğru süzülürken, Aaron boşta kalan eliyle Alessa’nın bileğini kavradı ve onu sertçe kendine doğru çekip sırtını göğsüne yasladı. Kılıcının soğuk çeliğini Alessa’nın boynuna dayayarak onu tamamen hareketsiz bıraktı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, Alessa ne olduğunu anlayamadan kendini tekrar onun kollarında, ama bu kez ölümcül bir kıskacın içinde bulmuştu.
"Sana söylemiştim Alessa," diye fısıldadı Aaron, nefesi Alessa’nın kulağına çarparken. Yüzünde yine o sinir bozucu, muzaffer tebessüm belirdi. "Saray şövalyelerini izleyerek dövüş öğrenemezsin. Sen kolay bir avsın ve bu oyun buraya kadar. Şimdi benimle uslu uslu saraya döneceksin."
Laszlo yerdeki kılıca doğru hamle yapmak istedi ama üç muhafız kılıçlarını anında onun boğazına dayayarak adamı durdurdu. Aaron, zaferinin tadını çıkararak muhafızlarına "Atları getirin, gidiyoruz," emrini verdi.