İçeriğe geç

Gecenin İki Yüzü

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Gecenin İki Yüzü

Bölüm 2

Yangının Kıvılcımı

Gecenin karanlığı yerini şafağın gri tonlarına bırakırken, Alessa yatağında tek bir an bile uyuyamamıştı. Üzerindeki o ağır zümrüt yeşili elbiseyi yırtarcasına çıkarıp fırlatmış, yerine sade bir gecelik giymişti ama ruhundaki o esaret hissini söküp atamamıştı. Aaron’ın elinde bıraktığı o baskıcı öpücüğün yeri hâlâ alev alev yanıyor, babasının "Bu evlilik gerçekleşecek" diyen gür sesi kulaklarında yankılanıyordu.

Güneş ışıkları odasının devasa pencerelerinden içeri sızdığı an, Alessa yatağından kararlılıkla kalktı. Aynadaki yansımasına baktı; gözlerindeki o çaresiz ifade gitmiş, yerini keskin bir öfkeye ve plan yapan bir zihne bırakmıştı. "Bir piyon olmayacağım," diye tekrarladı kendine. Ama saraydan öylece yürüyerek çıkıp gidemezdi; kapıdaki muhafızlar, casuslar ve babasının gözleri her yerdeydi. Ona görünmez bir yol, sarayın dışındaki dünyayı bilen bir müttefik lazımdı.

Tam o sırada odanın kapısı hafifçe tıkırtıyla açıldı ve içeri elinde bir tepsiyle genç hizmetçi Briyaj girdi. Briyaj'ın yüzünde dün geceki heyecandan eser yoktu, suçluluk duyuyor gibiydi.

"Prensesim..." dedi Briyaj sesini alçaltarak. "Dün gece... Prens Aaron hakkında söylediklerim için özür dilerim. Sizin ne kadar acı çektiğinizi göremedim. Sarayda herkes bu evliliği bir masal gibi konuşuyor ama sizin gözlerinizdeki o korkuyu lavabodan döndüğünüzde gördüm."

Alessa, genç kıza doğru birkaç adım attı. Briyaj sadıktı, en önemlisi de saray eşrafından ziyade halkın içinden geliyordu. Alessa, Briyaj’ın ellerini tuttu: "Briyaj, bana acımanı ya da özür dilemeni istemiyorum. Bana yardım etmeni istiyorum. Eğer gerçekten benim bir mal gibi satılmama karşıysan, bana sarayın dışından birini bulmalısın."

Briyaj’ın gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Nasıl yani prensesim? Kimi?"

"Sarayın dışına gizlice girip çıkabilen, krallığın sınırlarını, o lanet haritaların ötesindeki özgür toprakları bilen birini. Bu saraydan kaçmanın bir yolu olmalı ve o yolu saray içindeki hiç kimse bana söylemez."

Briyaj korkuyla yutkundu, etrafı kontrol ettikten sonra Alessa’nın kulağına doğru fısıldadı: "Sarayın mutfağına her çarşamba şarap ve erzak getiren bir kaçakçı var... Adı Laszlo. Askerler onun sadece bir tüccar olduğunu sanıyor ama o parayı veren herkesi sınırın ötesine, güney ittifakının bile ulaşamayacağı Özgür Şehirler'e geçirebilir. Ama çok tehlikeli, prensesim. Kral hazretleri duyarsa..."

"Duyamayacak," dedi Alessa, gözlerinde ilk defa bir umut ışığı parlayarak. "Çarşamba gününe iki gün var. O zamana kadar normal davranmalı, babamın şüphelerini üzerimden çekmeliyim."

Ertesi gün, Kral Aldous kızının bu ani değişiminden memnun görünüyordu. Alessa kahvaltıda babasının yüzüne bakmış, itaatkar bir tavırla başını eğmiş ve Prens Aaron ile olan evlilik fikrini "düşüneceğini" söylemişti. Kral, kızının sonunda "mantıklı" davrandığını düşünerek üzerindeki baskıyı biraz olsun azalttı. Ancak Alessa’nın içindeki yangın, her saniye daha da büyüyordu.

Çarşamba sabahı geldiğinde, Alessa üzerine en sade, dikkat çekmeyecek gri pelerinini geçirdi. Briyaj’ın yardımıyla, saray muhafızlarının nöbet değişim saatinde mutfağın alt mahzenlerine inen karanlık merdivenleri kullandı. Rutubet ve küf kokulu koridorlardan geçerek erzak arabalarının yanaştığı arka kapıya ulaştı.

Orada, gölgelerin arasında, üzerinde eski bir deri ceket olan, yüzünde derin bir yara izi taşıyan esmer bir adam arabasındaki şarap fıçılarını indiriyordu. Bu, Laszlo’ydu.

Alessa pelerinini başından indirdi. Laszlo, karşısında parıldayan kıvırcık bal sarısı saçları ve o asil yeşil gözleri görünce elindeki fıçıyı neredeyse düşürüyordu. Hemen diz çökmeye yeltendi ama Alessa onu durdurdu.

"Resmiyet için vaktimiz yok, Laszlo," dedi Alessa net bir sesle. "Kim olduğumu biliyorsun. Beni bu krallıktan, babamın askerlerinin ve Aaron’ın gözlerinin ulaşamayacağı bir yere götürmeni istiyorum. Karşılığında ne istersen vereceğim." Elindeki küçük kadife keseyi açıp içindeki elmas tokaları ve altın yüzükleri gösterdi.

Laszlo alaycı bir gülümsemeyle Alessa’ya baktı. "Bir prensesi kaçırmak... Bu sadece hırsızlık değil, ölüm fermanı demek, hanımefendi. Krallığın tüm ordusu peşime düşer." Mücevherlere baktı, sonra Alessa'nın kararlı gözlerine. "Ama Prens Aaron’ın o kibirli yüzünü altüst etmek... İşte bu, parayla satın alınamayacak bir zevk. Duydum ki sizinle evlenmek için gün sayıyormuş."

"O gün asla gelmeyecek," dedi Alessa dişlerini sıkarak.

"Güzel," dedi Laszlo doğrularak. "Bu gece yarısı, sarayın batı duvarındaki eski su kemerinin altında ol. Yanına hiçbir lüks eşya, ağır elbise alma. Sadece hayatta kalmanı sağlayacak şeyler al. Oradan çıktığımız an artık bir prenses değilsin, Alessa. Peşindeki avcılardan kaçan bir kaçaksın. Buna hazır mısın?"

"Doğduğumdan beri hazırım," dedi Alessa.

Gece yarısı geldiğinde, saray ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü. Alessa, saçlarını sıkıca geriye doğru bağlamış, üzerine binici pantolonu ve koyu renk bir ceket giymişti. Briyaj ile gözyaşları içinde vedalaştıktan sonra, odasının penceresinden saray bahçesine inen sarmaşıklara tutunarak kendini aşağı bıraktı.

Kalbi göğsünü dövüyor, attığı her adımda yakalanma korkusu boğazını sıkıyordu. Taş duvarların gölgesinden ilerleyerek batı duvarındaki eski, terk edilmiş su kemerine ulaştı. Laszlo oradaydı, yanında iki at tutuyordu.

"Tam zamanında," diye fısıldadı Laszlo. "Atla, gün doğmadan sınırı geçmeliyiz."

Alessa ata bindiği an, arkasına, o çocukluğunun geçtiği ama ona hapishane olan devasa saraya son bir kez baktı. İçinde ne bir pişmanlık ne de bir korku vardı. Sadece özgürlüğün getirdiği o vahşi rahatlama hissi yayılıyordu damarlarına.

Ancak tam atları sürecekleri sırada, karanlığın içinden tanıdık, uğursuz ve o kibirli ses yükseldi:

"Gerçekten bir şarap kaçakçısıyla arkana bakmadan kaçabileceğini mi düşündün, Alessa?"

Kemerin gölgelerinden, üzerinde siyah bir pelerin olan, elinde parıldayan bir kılıç tutan Prens Aaron çıktı. Arkasında ise en güvendiği beş muhafızı belirdi. Aaron’ın dudaklarındaki o sinir bozucu tebessüm, ay ışığında parlıyordu.

"Baban senin bu ani itaatinden şüphelenmişti ve beni sarayda kalmaya ikna etti," dedi Aaron, yavaş adımlarla Alessa’ya doğru yürürken. "Görünüşe göre avını iyi tanıyan tek kişi o değil. Kaçışların hikayeleri sadece geciktirir demiştim, prensesim. Şimdi o attan in ve gelecekteki kocanın yanına dön. Bu köylüyü de burada infaz edelim, konu kapansın."

Laszlo elini belindeki hançere götürdü ama Alessa atın dizginlerini daha sıkı kavradı. Yeşil gözleri, karanlıkta Aaron’ın gözlerine kilitlendi. Kaçacak yeri kalmamıştı ama boyun eğmeye de niyeti yoktu. İçindeki o yangın, artık dışarı çıkmak için sabırsızlanıyordu.

Aaron’ın o kibirli ve kendinden emin gülüşü, su kemerinin soğuk taş duvarlarında yankılanırken Alessa’nın damarlarındaki kanın adeta donduğunu hissetti. Ancak bu korkudan değil, Aaron’ın pervasız küstahlığına karşı duyduğu saf öfkendendi.

"Bu köylüyü de burada infaz edelim, konu kapansın," dedi Aaron, elindeki kılıcı gevşek ama ölümcül bir rahatlıkla sallayarak. Arkasındaki beş kraliyet muhafızı, kılıçlarını kınından çıkarırken metalin çıkardığı o keskin ses gecenin sessizliğini bıçak gibi böldü.

Laszlo, Aaron’ın "köylü" lafını duyduğunda hafifçe güldü. Yüzündeki yara izi, ay ışığının altında daha da belirginleşmişti. Gözlerinde ne bir korku ne de tereddüt vardı; aksine, tehlikenin kokusunu almış eski bir kurdun vahşi sakinliği çökmüştü üzerine.

"Bir prensesi saraydan kaçırmanın bedelini biliyordum," dedi Laszlo, sesini yükseltmeden. Alessa’ya dönerek fısıldadı: "Atın üzerinde kal ve ne olursa olsun dizginleri bırakma."

Daha cümlesini bitirmeden, Laszlo belindeki uzun ve tırtıklı hançerini fırlatır gibi bir hamleyle çekti. Aaron’ın en öndeki iri yarı muhafızı, bu "köylünün" doğrudan üzerine koşacağını düşünerek kılıcını savurdu. Ancak Laszlo, çocukluğundan beri sokaklarda ve sınır boylarında hayatta kalmış biriydi; saray şövalyeleri gibi nizami dövüşmüyordu.

Kılıç darbesinden kıvrak bir hamleyle sıyrılıp muhafızın kör noktasına, zırhının birleşme yerine doğru kaydı. Hançerinin tersiyle muhafızın bileğine sertçe vurdu, kılıç yere düşerken diğer eliyle adamın miğferinin altındaki boşluğu hedef aldı. İlk muhafız, boğazını tutarak acı içinde yere yığıldığında diğerleri ne olduğunu anlayamamıştı bile.

"Aptallar! Hepiniz birden saldırın!" diye kükredi Aaron, yüzündeki o muzaffer tebessüm hafifçe solarak.

Kalan dört muhafız Laszlo’nun etrafını sarmak için harekete geçti. İki muhafız kılıçlarını çaprazlama bir şekilde Laszlo’ya doğru savurdu. Laszlo, su kemerinin yıkık dökük taş sütunlarından birine doğru geri çekildi. İlk darbe taşa çarpıp kıvılcımlar saçarken, Laszlo sütundan destek alarak havaya sıçradı ve ikinci muhafızın göğüs zırhına sert bir tekme indirdi. Adam geriye doğru savrulup diğer arkadaşının üzerine devrildi.

Ancak muhafızlar eğitimli askerlerdi ve sayıca üstündüler. Üçüncü muhafız, Laszlo’nun boş anını yakalayıp kılıcını hızla savurdu. Laszlo darbeden tamamen kaçamadı; kılıcın ucu deri ceketini yırtıp omzunu çizdi. Karanlıkta parıldayan kan, toprağa damladı.

Alessa çığlık atmamak için dudaklarını ısırdı. Aaron ise bu durumu görerek tekrar keyiflenmişti. "Gördün mü Alessa? Güvendiğin o sokak serserisi sadece birkaç dakika daha nefes alabilir."

Laszlo acıyla dişlerini sıktı ama yavaşlamadı. Omzundaki acı, onun içindeki o hayatta kalma güdüsünü daha da körüklemişti. Yerdeki düşen kılıçlardan birini ayağıyla havaya kaldırıp eliyle yakaladı. Artık bir elinde kılıç, diğer elinde hançer vardı.

İki muhafız aynı anda üzerine atıldı. Laszlo, sağ elindeki kılıçla gelen darbeleri ustalıkla bloke ederken, sol elindeki hançerle muhafızların savunmasız bıraktığı bacak ve kol eklemlerine seri darbeler indirdi. Hareketleri o kadar hızlı ve düzensizdi ki, saray disipliniyle yetişmiş askerler bu sokak tarzı dövüşe ayak uyduramıyordu. Birkaç saniye içinde o iki muhafız da acı içinde dizlerinin üzerine çöktü.

Geriye sadece Aaron ve omzundan yaralanmış son bir muhafız kalmıştı. Laszlo, nefes nefese kalmış bir halde kılıcını Aaron’a doğru doğrulttu. Omzundan akan kan ceketini ıslatıyordu ama gözleri hâlâ bir kaplan kadar yırtıcıydı.

"Sıra sende, Prens," dedi Laszlo, kan tükürerek. "Bakalım o süslü kılıcını korumasız da kullanabiliyor musun?"

Aaron’ın gözlerinde ilk defa ciddi bir öfke ve endişe belirdi. Aaron, elindeki işlemeli kılıcı iki eliyle kavrayıp öne doğru tehlikeli bir adım attığında, yüzündeki o korku kırıntısını hemen gizlemiş, yerine nefret dolu bir kararlılık yerleştirmişti. Laszlo nefes nefeseydi; omzundan sızan kan deri ceketini boyuyor, kaburga hizasındaki hızlı iniş kalkışlar gücünün tükenmekte olduğunu fısıldıyordu.

Aaron, kılıcını savurmak üzereyken Alessa için zaman adeta yavaşladı. Babasının sarayında bir süs eşyası gibi yetiştirilmiş olabilirdi ama bu, saray muhafızlarının antrenmanlarını gizlice izlemediği, o şövalyelerin hamlelerini zihnine kazımadığı anlamına gelmiyordu. En önemlisi, omuzlarında hissettiği o altın kafesin ağırlığı, şu an ölümle burun buruna olan bu adamın fedakarlığının yanında hiç kalırdı. Birinin daha onun yüzünden zarar görmesine izin vermeyecekti. Aaron’ın iddia ettiği o "kaderi" kendi elleriyle parçalama vakti gelmişti

"Bu kadar sokak pisliğiyle oynaştığın yeter," diye kükredi Aaron ve kılıcını Laszlo’nun savunmasız kalan sol yanına doğru hızla indirdi

Tam o salisede, Alessa atın dizginlerini fırlattı. Gözlerindeki yeşil fırtına hiç olmadığı kadar hırçın parıldıyordu. Binici pantolonunun sağladığı hareket rahatlığıyla atın üzerinden Aaron’ın üzerine doğru gözü kara bir hamleyle atladı. Aaron, darbenin Laszlo’dan geleceğini düşündüğü için tamamen açıkta yakalanmıştı

Alessa’nın tüm vücut ağırlığıyla üzerine çökmesiyle Prens dengesini kaybederek sertçe yere çakıldı. Aaron’ın kılıcı elinden fırlayıp taş zeminde çınlayarak uzaklaşırken, ikisi birlikte toz toprağın içinde yuvarlandı

"Ne yapıyorsun sen?!" diye bağırdı Aaron, öfkeyle doğrulmaya çalışırken. Alessa’yı üzerinden itmek istedi ama Alessa çoktan yerdeki muhafızlardan birinin düşürdüğü ağır, çelik hançere uzanmıştı

Alessa, Aaron’ın göğsüne dizini bastırarak onu yerde tuttu ve parıldayan hançerin ucunu doğrudan Aaron’ın o biçimli, pürüzsüz çenesinin altına saplayacakmış gibi dayadı. Hançerin soğuk metali Aaron’ın tenine değdiği an, prensin nefesi boğazında tıkandı

Kıvırcık bal sarısı saçları yüzünün önüne dökülmüş, nefes nefese kalmış olan Alessa, Aaron’ın gözlerinin içine dik dik baktı. O zümrüt yeşili gözlerde artık bir prensesin zarif korkusu değil, bir kraliçenin öldürme raddesine gelmiş iradesi vardı

"Sana söylemiştim Aaron," diye fısıldadı Alessa, sesi su kemerinin altında bir kırbaç gibi şakladı. "Ben senin asla yönetemeyeceğin bir yangınım. Bir adım daha atarsan, o çok övündüğün geleceğin tam burada, bu su kemerinin altında son bulur."

Aaron, çenesinin altındaki çeliğin baskısıyla yutkunamadı bile. Gözlerindeki o sarsılmaz kibir, yerini ilk defa saf bir şaşkınlığa ve ölüm korkusuna bırakmıştı. Karşısında boyun eğdirebileceği bir saray hanımı yoktu; karşı koyamayacağı bir irade duruyordu.

Laszlo, omzunu tutarak hafifçe doğruldu ve bu sahne karşısında acısına rağmen keyifli bir kahkaha attı. "Görünüşe göre biniciyi beğenmeyen at, süvariyi alaşağı etti, Prens."

"Laszlo, atları hazırla," dedi Alessa, bakışını Aaron’dan bir saniye bile ayırmadan. Hançerin baskısını biraz daha artırdı, Aaron’ın teninden incecik bir kan sızıntısı hançerin namlusuna doğru süzüldü. "Muhafızlarına söyle, tek bir hareket yaparlarsa canını alırım."

Aaron, yerdeki adamlarına zar zor "Durun..." diye fısıldayabildi

Alessa yavaşça geri çekildi, hançeri hâlâ Aaron’a doğrultulmuş halde ata doğru adımladı. Laszlo’nun yardımıyla tekrar eyere yerleştiğinde, arkasında bıraktığı prense son kez baktı. "Babama söyle, Alessa öldü. Ve seninle evlenecek bir prenses bu topraklarda hiç var olmadı."

Atlarını karanlığın içine doğru sürdüklerinde, arkalarında sadece tozu dumana katılmış bir gurur ve su kemerinin gölgesinde infaz edilmeyi beklerken avuçlarını yalayan bir prens kaldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.