Tae bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sanki “kapıyı kapatmak” dediği şey aslında bir karar değil… bir bahane gibiydi.
Çünkü Jungkook’a baktığında kapıdan daha güçlü bir şey hissediyordu.
Yakınlık.
Jungkook da susuyordu ama bu sessizlik kaçış değildi.
Dinlemekti.
Sonunda Jungkook çok kısık bir sesle konuştu:
“Eğer bu her şey bittiyse… neden hâlâ buradasın gibi hissediyorum?”
Tae yutkundu.
“Çünkü…” dedi, ama devamını getiremedi.
Sözler değil, mesafe konuşuyordu artık.
Aralarında ne boşluk vardı ne de tehlike.
Sadece fark edilmeyi bekleyen bir şey.
Jungkook bir adım attı.
Bu kez yavaş değildi.
Kararlıydı.
“Tae.”
Tae bakışlarını kaçırmadı.
“Ne?”
Jungkook’un sesi ilk kez bu kadar açık çıktı:
“Ben seni kapının içinden değil…”
Durdu.
Sanki söyleyeceği şey gerçekliği değiştirecekmiş gibi.
Sonra devam etti:
“Ben seni hep seçtiğimi hatırlıyorum.”
Tae’nin nefesi kesildi.
Bir anlık sessizlik oldu.
Ve o sessizlikte Tae’nin içindeki son kırık da yerine oturdu.
“Ben de,” dedi Tae sonunda.
Jungkook hafifçe güldü.
“Ne?”
Tae bir adım yaklaştı.
Artık aralarında mesafe yoktu.
“Ben de hep seni seçtim.”
Bu cümle söylenince, dünya değişmedi.
Ama ikisi değişti.
Sanki bütün o kapılar, gölgeler, boşluklar…
sadece bu anı mümkün kılmak için vardı.
Jungkook’un bakışı yumuşadı.
“Peki neden bu kadar zor oldu hatırlamak?”
Tae çok alçak bir sesle cevap verdi:
“Çünkü hatırlarsak… geri dönmek zorunda kalırdık.”
Jungkook gözlerini ondan ayırmadı.
“Ben geri dönmek istemiyorum.”
Tae hafifçe başını eğdi.
“Ben de.”
Bir sessizlik daha.
Ama bu kez ağır değil.
Yakındı.
Nefes gibi.
Jungkook çok yavaş bir şekilde elini kaldırdı.
Tae geri çekilmedi.
Parmakları birbirine değdiğinde, bu kez hiçbir şey kırılmadı.
Sadece tamamlandı.
Jungkook fısıldadı:
“Bu sefer kaybetmeyelim.”
Tae’nin cevabı çok netti:
“Zaten hiç kaybetmedik.”
Ve ilk kez…
hikâye korkuyla değil, birbirine yaklaşan iki kişiyle devam etti.