İçeriğe geç

GECE YARISINA 8 GEÇE

Bölüm 5 · 13 dk okuma

GECE YARISINA 8 GEÇE

Bölüm 5

KANLI EL

"yedinci mıntıka; Sahra Mutlu...elendi."

Yerimden sıçrayarak uyandım. Mekanik ses kulaklarımda çınlarken, neler olduğunu idrak etmeye çalıştım bir süre... kısa bir sürenin ardından birinin daha aramızdan Ayrıldığı gerçeğini öylece kabulleniverdim. Belki kabullendim bu durumu, belki de artık sıranın bana gelmesini bekliyordum ya da uykunun sersemliği üstümdeydi. Evet kesinlikle sonuncusuydu çünkü ben kimseye ayaklık etmeyeceğim yeminini ilk gün etmiştim. Sıra bana mı gelecekti? Gelsindi. Ben sonuna kadar savaştıkça, yanımdakiler yaşasın diye elimden geleni yaptıkça gözüm arkada gitmezdim.

Bir kaç gün önce aynı mıntıkadan olan Alperen ölmüştü. şimdi de Sahra... bir grup daha aramızdan ayrılmıştı bir hiç uğruna...

Gecenin bir yarısıydı. Penceresi bile olmayan şu kutu gibi oda zifiriydi. Gördüğüm tek şey karanlıkken bile uyku vücudumu aniden terk etti. Yattığım yerde doğruldum, dirseklerimi dizlerime yaslayıp, avucumuda gözlerime yasladım... bir süre öylece beklemek sandığımdan iyi geldi bedenime. Derin nefeslerin ardından ayaklanıp odanın ışığını yaktım ardından banyoya girip suratıma su çarptım. Banyoya yeni bir kamera takmamışlardı. Demek ki doğru şeyler yapmaya başlamıştım. Onların tabuları varsa benimde yıkılmaz cesaretim vardı. Mahremimde izlenmek istememek ve gereğini yapmak gibi...

Derin nefeslerin ardından odadan ayrıldım ve salona geçtim. Salon daima loştu ve garip ambiansı insana anlam veremediğim şekilde değişik hissettiriyordu. Bir süre salonda televizyonun siyah ekranına bomboş gözlerle baktıktan sonra odadan çıkmaya karar verdim.

Gün geçtikte burayı daha iyi tanıyordum. Sadece eğitim sahası, o büyük orta çağ salonu ve yemekhane dışında bir çok yere sahipti. Büyük bir akademiden farkı yoktu. Adayların zaman geçirmesi için büyük bir salon bile vardı, salonda masa oyunlarından tutun bilardoya kadar vardı. Bunu gördüğümde şaşkınlıktan dilimi yutacak gibi olmuştum. Bizi öldürmek için getirmelerinin yanı sıra canımız sıkılmasın diye de uğraşıyorlardı ve bu çok enteresandı...

gökyüzünü görebildiğimiz o odaya gitmeye karar vermiştim. Tavanı camdan da olsa yıldızları görebilmek az da olsa bana iyi geliyordu. Onun dışında burada ki çoğu durumu artık kafama takmıyordum. Kaçırılmış mıydık? Evet! Öldürülüyor muyduk? Ona da evet! Ama karşımda ki kişileri tam olarak tanımadan, bu çetenin amacının ne olduğunu anlamadan, bir şey yapmak mantıklı mıydı? İşte bu hayırdı. Ben mantıklı olanı yapacaktım. Bir şekilde asıl amaçlarını öğrenmeye çalışacaktım. Dün gece bu yüzden; bir isim veremediğim bu malikaneyi baştan aşağıya gezmiştim. Ve öğrendiğim benimde işime yarayacak şeyler gördüğüme inanıyordum.

Sıfırın odası en üst kattaydı ve sıfır kendi katına çıkmak için belli tuşlara yanı anda basıyordu. 1, 6 ve 8 bastığı tuşlar bunlardı. Gece yarısı onu o asansörde görmüştüm. Yanında ki korumalarından biriyle konuştuğundan beni farketmemişti ve bunu kesinlikle tanrıdan bir işaret olarak kabul etmiştim. Sadece doğru zamanı beklemek kalıyordu geriye...

Belki de bir plan yapmalıydım. Buradan eylül ile sağ çıkmak için bir proje düzenlemeliydim. Bunu açıkça konuşamazdık ama ben bir şeyleri kararlarştırdıktan sonra ona bazı şeyleri fısıldayabilirdim konuşmadan...

Adayların olduğu koridordan çıkıp, orta çağ salonunun köşesinde ki asansörün tuşuna basıp, kapının açılmasını bekledim ardından kapı açıldı ve ben aynaların yansımasından kendimi gördüm. Çökmüş gözaltlarım bana uyku diye yalvarıyordu ama burada uyumak ne kadar mümkündü. Yansımamda daha fazla oyalanmadan asansöre bindim. Bakışlarımı yere sabitledim kendimi görmemek adına ve terasın olduğu katın tuşuna bastım. Asansör terasta durduğunda kapının açılmasıyla kendimi yine beyaz olan koridora attım. Ardından terasta ki tek büyük kapıyı ittirdim ve içeriye girdim.

Yalnız olmayı beklerken, birinci mıntıkanın adayları da içerideydi. Kapıda sanki çakılıp kalmışım gibi dikilirken hem Alaz'ın hem de Boran'ın bakışları bana döndü. Bir kaç dakika aptal bir zaman diliminde tıkılıp kaldık. En sonunda bu garip havayı Alaz'ın alaycı sorusu dağıttı.

"Misafir çocuğu gibi niye kapıda dikiliyorsun?" Sorusuyla dikilmeyi kesip onların solunda ki armut koltuklardan birini almak için yürüken "gel buraya otur. Koltuk büyük." Dedi Boran ve Alaz ile ortalarına oturmam için alan açtılar. Tereddüt etmeden aralarına oturdum. Sessiz geçen bir kaç saniyenin sonunda; Deri koltuğun arkasına başımı yaslayıp, gözlerimi tavana dikecektim ki Boran'ın bakışlarıyla karşılaştım. Ona ne oldu? anlamında başımı salladım. bir tepki vermek yerine beni taklit etti ve başını koltuğun arkasına yaslayıp rahat bir tavırla kollarını bağladı.. Üstüne düşmedim ve başımı gökyüzüne çevirdim. Hayır! Hava bulutluydu. Ay da dahil hiçbir şey görünmüyordu. Şansımı sikeyim!

Bir çocuk gibi oflamak geliyordu şu an içimden. Peki ya o aptallar, Yıldız yokken ne diye gelmişlerdi buraya...

"Yıldızlar yok!" Diye şikayet ettim sessizce. Aslında amacım biraz olsun samimiyet kurabilmekti. Buradan bir çıkış yolu bulacaksam yanıma birilerini çekmek istiyordum. Onların teknolojileriyle ya da kuvvetleriyle baş edemezdik ama onlardan daha zeki olduğuma inanıyordum. Boş bir ego değildi. Ben boş bir memurun kızı değildim.. Öyle sessiz sakin büyümemiştim. Her türlü eğitim bana babamdan yasigardı. Babamın, soyağacında bile gözükmeyen o kızıydım ben. Bir evlat sahibi olduğunu bilmedikleri ama babamın bir asker gibi büyüttüğü kızı... kolay pes etmezdim. Bunu yaparsam ben bana değil, babam bana gönül koyardı. Ve ben Dicle Yakut. Babasının bile soyadını almayan kişi; babamın tıpatıp aynısıydım.

"Sen diyene kadar fark etmemiştik!" Diye dalga geçen elbette yine Alazdı. Ona yandan bir bakış attım. Beni dalga geçmeye mi aralarına çağırmışlardı? Yerimden sinirle kalkacaktım ki solumda ki Boran kolumu tuttu ve kalkmamı engelledi.

"Sikim sonik konuşma Alaz." Dedi ve bir şaplak sesi duyduğumda Alaz'ın ensesini tuttuğunu gördüm. "kusura bakma, küfür ettim." dedi ardından.

"sorun yok." diye mırıldandım. Alaz'ın Bu tavrına gülmeden edemedim. "Sende oturacaksan otur." Diye bu sefer direktif verdiğinde bunu bir emir gibi algılayıp geri yerime oturdum.

"Ulan, yavaş vursana amına koyayım." Diye mızmızlanırken ona sırıtarak baktım. "Rezil ettin kıza da. karizmamıza zeval gelecek..."

"Dert etme." Dedim elimi ona doğru dediğimi tasdikler bir biçimde sallayarak.

"Sen sonuncu mıntıkadandın değil mi?" Durdu ve "Sekiz." Diye mırıldandı bu sefer Alaz.

"Evet!"

"Bir kız var birde..." dedi son harfi gereksiz uzatarak. "Renkli gözlü, kumral," aklıma gelen düşünceyle sırıtmama engel olamamıştım. "Gülme!" Dediğinde o da gülmemek için kendini zor tutuyordu.

"Eylül!" Diye cevapladım sormamış olduğu sorusunu...

"O nerede?" Eylül'den mi hoşlanıyordu? Sanırım evet.

"Oda da."

"Niye gelmedi?"

"Niye soruyorsun?"

"Merak!"

"Uyuyordu." Diye mırıldandım. "Hayırdır?" Diye de sormadan edemedim.

"Dışarıda olsak numarasını isterim, Buradan çıkacağımızda belli değil amına koyayım. Bir şey de yapamıyorum." 'Of'layıp yerinde kıpırdanmaya başladığında göz ucuyla Boran'a baktım. Gözü gökyüzündeydi. Ne düşündüğünü o kadar çok merak ediyordum ki... mesela onun bir planı var mıydı? ya da öylece bir şeyleri akışına mı bırakmıştı. bana sorarsanız asla öyle biri değildi. ona baktığımda bile aklından bin bir tilkinin geçtiğini görüyordum. bence aralarında ki en kurnaz kişi de Boran'dı. burada ittifak kurabileceğim tek grupta, ilk mıntıka gibi hissettiriyordu.

sürekli izlendiğimizi ya da dinlendiğimizi göz önünde bulundurursak, apaçık bir şekilde onlarla konuşamazdım ama bir yol bulmak için çabalamalıydım. notlaşabilir miydik? ya da burada ki teknolojiyi kendi lehimize çevirebilir miydik? garip bir denklemdi burada onlarla iletişim kurmaya çalışmak ama ben asla pes etmezdim. yani umarım etmezdim. temennim o yöndeydi...

Alaz omzuyla omzumu ittirdiğinde, boşluğuma denk geldi ve Boran'ın üzerine devrildim. kendimi hızla toplamaya çalışsam da Boran'ın belimi tutan ufak dokunuşuyla algım dağıldı. siktir! "yavaş olsana Alaz ya!"

"sen öyle, kocan seni beş çocukla ortada bırakmış gibi avel avel bakınca bir uyarayım dedim." ona göz devirdim. akıl küpü kendini eğitim akademisinde falan sanıyordu sanırım. Burada nasıl şen şakrak olabilirdim?!

"yani kocamın beş çocukla orta da bırakması, şu an olduğumuz durumun karşısında çok daha iyi bir seçenek..."

"oha evli misin? genç duruyorsun." avucumu refleksle anlıma vurdum. evet. bir şeyleri arka tarafında, üzerine oturmak için kullandığınız organınızdan anlarsanız sonunuz Alaz olurdu. "ne var oğlum?"

"kız senin örneğine cevap verdi amına koyayım..." bir süre bana baktı ve yine, "küfür ettim kusura bakma."

az önce ki cevabımın aynısını verdim. "sorun yok, aynı şeyi söyleyip durma."

"bizim İstanbul beyefendimiz o... kızların yanında küfür etmez genelde..." bana bşr sır verecekmiş gibi yakınlaştı. "Erkekler arasında da hiç duymadığımız küfürleri kendisi eder, ortamın amına koyar." Bunca dediği şey arasında düşündüğüm tek şey istanbul beyfendisi... "yani sen evli değilsin değil mi?" buna niye bu kadar takmıştı.

"değilim Alaz. Değilim. daha on sekiz yaşında bir çıtırım. ne evliliği..."

"küçükmüşsün sen daha.." deyip elini başımın üstüne koyduğunda, elini ittirdim. "bak bir de öfkeli..."

"ya uğraşma benle salak."

"bir de terbiyesiz çıktı." Boran'a döndü ve "ama yeni nesil hep böyle, bir afralar tafralar... görende ejderhaları var sanır..." Boran bu saçma diyalog da sessiz kalıp, kalitesini belli ederken gülümsemeden edemedim.

"sen kaç yaşındasın acaba?"

"yirmi bir." dayanamayıp kahkahayı patlattığımda bana ayıplayıcı gözlerle bakan Alaz'ın aksine Boran'ın suratında bir tebessüm yakalamıştım. "sen daha vitaminken ben üç yaşındaydım. bir de dalga geçiyor..."

Alaz'ın saçma konuşmasını es geçip Boran'a döndüm ve "sen kaç yaşındasın?" diye sordum.

"yirmi iki..." diye cevapladı sadece Alaz gibi konuşkan değildi.

Alaz tekrar omzuyla omzumu ittirdiğinde "ee hayatından bahsetsene biraz ufaklık. Liseye mi gidiyorsun ne yapıyorsun?" ve bingo. beklediğim o soru...

"Hayatım..." diye mırıldandım önce. Sonrasında şikayet ettiğim ama mükemmel ötesi olan hayatımı anımsadım. "Çokta anlatacak bir şeyim yok aslında. Doktor bir anneyle yaşayan sıradan liseli bir gencim..." annemin düşüncesi sandığımdan daha ağır bir yük bıraktı üstüme. Omuzlarım anlık çökerken devam ettim. "Aynı zamanda: On sekiz yaşında kendini birden bire, sokakta broşür dağıtan bir ayı yüzünden burada bulmuş da biriyim işte." İnsanın kendineen bahsetmesi zordu dört duvar arasında, yaşama çabası verirken... tüm bu kaygılarım olmasa neler anlatırdım nelerde... burada zordu. Aslında zor olan onlardan başka kişilerinde beni dinleyeceğiydi.

"Sen anlat ya da siz anlatın. Mesela arkadaş mısınız? Kardeş misiniz? Nesiniz?"

"Çocukluk arkadaşıyız." Sorumu cevaplayan Borandı. "Babalarımızdan süre gelen bir dostluk." Gülümsemeden edemedim. Ben babamın varlığından konuşamazken bazıları işte babalarının dost mirasına bile sahipti. Garip ve iyi hissettiren bir enerjisi vardı Boran'ın. Tanımıyordum ama yabancılıkta çekmiyordum. Bu his ikisi içinde geçerli olsa da anlatamadığım bir şekilde Boran ile Alaz aynı kefede değildi gözümde. Alaz daha çok yakın arkadaş olabilecek bir kapasiteye sahipken Boran'a o gözle şimdiden dahi bakamıyordum. Sebebi de bir muammaydı.

"Valla ben tıp okuyorum." Diye Alaz araya girdiğinde, Boran'la aramızda ki etkileşime son verdiği için sinirlensemde tıp kelimesini duyunca şaşırmadan edemedim ve bu his sinirimin önüne geçti. "Ulan her kız mı aynı tepkiyi verir." Diye yakınmaya başladı. Yani elbette tıp okuyabilirdi ama aması yoktu. Sadece şaşkındım işte... "abicim niye herkes bunu diyince bir garip hareketler yapıyor. Tamam biliyorum, fena yakışıklı, seksi ve çekici olabilirim ama bu ülkeninde yakışıklı, seksi ve çekici doktora ihtiyacı var."

Boran ağzını açıp bir şey diyecekken "saçmaladığımın farkındayım amına koyayım." Diye "sende burada her şey normalmiş gibi bir şeyleri düzeltmeye çalışma." Sesi yükselirken, aralarında ki gerilimi hissettim.

"Boş konuşuyorsun." Diye uyardı Boran. O siyaha çalan kahvelerinde ki keskinlik beni bile ürpertti.

"Bir sen dolusun zaten. Amına koyayım kafayı yiyeceğim hala bana boş konuşma diyorsun. Her şey normalmiş gibi davranmayı kes ya da ben senin sesini keseyim." Siktir! Bunlar birbirine vurmazdı değil mi? Kaçsa mıydım?

"Sende küçük bir çocuk gibi davranmayı kes. Bu amına koyduğumun yerinde bir sen mi kafayı yediğini zannediyorsun? Burada sen gibi on üç kişi var. On altıydık... neye göre öldüklerini bile bilmediğimiz bir yerde senin sikim sonik tavırlarınla uğraşamayız." Ses tonunda ki baskınlığın altında ezildim. Konuştuğu her kelimede hissettiriyordu hakimiyeti. Kelimelerin ağzından çıkışı bile direkt dudaklarına odaklanmama neden oluyordu.

Alaz tartışmaya devam edecekken burada artık yerim olmadığına kanaat getirdim ve yerimden usulca kalkıp kapıya yöneldim. "Anlamak istesen zaten anlayacaksın da aklında ki şeylerin altında mantıklı düşünmeyi reddediyorsun." Ve odadan çıktım.

Onları tanıdığıma sevinsem de aniden gelişem bu tartışmada yerim yoktu. Onları anlamakla birlikte bir tarafta tutmuyordum. İnsanın burada ne yaptığı veya ne yapacağı meçhuldü. Herkesin durumu da farklıydı. Hiç bilmediğimiz bir savaşta hangi tarafta olduğumuzu bile bilmeden öylece bekliyorduk. Elimizden gelen bir şey yoktu. Belki bazılarımız ölümümü bile bekliyordu. Şimdiden dört kişi ayrılmıştı aramızdan ne için? Kim için? Haketmişler miydi? Asla. Kimse ölmeyi haketmezdi. O zaman burada ki amaç neydi? Neye göre lideri seçiyorlardı. Bunları sürekli düşünmek ve cevak bulamamak canımı çok sıkıyordu. Bu aptal mekanda da kafayı yemek üzereydim.

Kanlı bir oyun demişti sekiz. Kanlıydı. Ölümler vardı. Tek birimiz kurtulacaktı ve burada ki bu cani ekibin lideri olacaktı. Nasıl vicdan azabı çekmeyecekti. Ya da burada kim bunu yapmak isteyecekti ki? Hayır asıl soru; bunu neden bizden istiyorlardı. Bu kadar tehlikeli bir ekibin eminimki eli kolu uzundu. Kendilerine liderlik edecekleri vasıfta birini mutlaka bulabilirlerdi. Ama onlar aptalca oyunlar oynamayı tercih ediyordu. Aslında her şey sandığımız gibi değildi değil mi? Amaçlar başkaydı. Hedefler başkaydı. Bu oyunu nasıl çözebilir ve sonrasında bozabilirdim. Bunu düşünmeliydim. Asıl düğümün sıfırda çözüldüğünü biliyordum. Ona yaklaşabilir miydim? Muhtemelen hayır. Ama onun adamlarına, yaklaşabilirdim. Bizzat beni eğiten kişiye mesela...

Büyük ihtimalle izliyordu beni. Her hareketimi takip ettiğini hissetmekten öte biliyordum. Benim hayatta kalmamı istediğini de biliyordum. Buraya kadar her şey tamamdı. Tek bir şey dışında, o da Eylül ile yolun sonunu görmek istemem. Onun Eylül ile işi olmadığını biliyordum ama o da benim Eylül'süz tek bir kılımı bile kıpırdatmayacağımı biliyordu.

Herkes kendine uyulsun istiyordu burada. Yöneticilerin lafından çıkılmasın. Herkes koyun gibi denileni yapsın. Aramızda buna uyanlar vardı belkide ama ben onlardan olmayacaktım. Denilenlere uymayacaktım ve sekizin kulaklarımda çınlayan o cümlesini şimdi somutlaştıracaktım. Bu kanlı bir oyunsa, bembeyaz koridorunda yürüdüğüm bu katın duvarlarında da kan olmalıydı.

Kulağımda ki küpeye gitti elim. İlk alıkonduğumuz yere attığım küpemin eşi. Sivri tarafını acımadan elimde gezdirdim. Bunu yapmak ilk başta zor gelsede kendimde o gücü buldum ve avucumun ortasına bastırarak on altı sayısını kanımla birlikte kazıdım. Acıya yüzümü buruşturmamak için zor tutuyordum kendimi. Uyguladığım baskı elimin titremesine sebep oluyordu ama durmadım. Parmak uçlarımı da kanatmadan saniyeler önce bileğimden aşağıya süzüldü kanım ve üzerimde ki takımın beyaz yerlerini kırmızıya boyadı. Bu yaptığım bana sandığımdan güçlü hissettirdi. Bu mozaşistlik değildi. Bu, onlara ben bu oyunda ki ceylan değilim demekti.

Acı artık kendini yanma ve sızıya bırakırken küpeyi yere bıraktım ve avucumu duvara bastırıp, adımlarımla birlikte kanın duvarı boylu boyunca boyamasına izin verdim. Kanın beyaz duvarda ki lekeleri istediğim yoğunluktaydı. Hem böyle daha iyiydi. Azıcık renkten kimseye bir zarar gelmezdi değil mi? Elim yanıma düştüğünde asansörün tuşuna bastım. Orasıda kırmızıya boyanırken kapı açıldı aynaya bu sefer bakabildim. Her şeye rağmen kendime aynada gülümsedim ve yere damlayan kanıma nazaran daha sağlam bastırdım elimi aynaya ve asansörün kapısı açıldı. Yansımada sekizi görmemle birlikte arkamı döndüm hızla. Maskesi yüzündeydi her zamanki gibi...

Bir şey demeden ve bir şey dememe müsade etmeden beni kanlı elimden tuttu ve avucumu avcuna yaslayıp, parmaklarını parmaklarıma kilitleyip beni peşinden sürüklemeye başladı. Elimi niye tutuyordu. Onun eli de kan oluyordu? Siktir Dicle! Şu an bunu mu düşünüyorsun?

"Beni nereye götürüyorsun?" Diye sordum sakince...

Ve beklenen şey; cevap yok. Bir kere daha sormak bana bir cevap doğurmayacağından beni nereye götürdüğünü sadece izlemeye başladım.

Beni koridorun sonunda ki bir odaya soktuğunda burası bir revirdi. Vay be! Buda mı vardı? Burası resmen içinde bir akademiyi barındıran cehennem kapısıydı.

Beni bir sedyeye oturttu ve elimi elinden ayırdığında elimin sızısına yüzümü buruşturdum. O önce elini benim kanımdan arındırdı ardından ilk yardım eşyalarını aldı ve yanıma yaklaşıp dizlerinin üzerine çöktü. Bu hareketine şaşırmadan edemedim. Sekiz ve birinin karşısında eğilmek. Yalan yoktu kendimi özel hissetmiştim. Ve bu his kendime sağlam bir tokat atma isteği uyandırdı.

Elimi kendine çekti. avuç içim yukarıya bakacak şekilde çevirdi ve bir şişede ki sıvıyı elime aniden döktü. Acıyla çığlık attığımda elimi kendime çekmeye çalıştım ama o kadar sıkı tuttu ki yerimde sadece acıyla debelendim. Acımasızdı. Çok acımasızdı. Yanma hissi adeta tüm bedenimde hissederken o bir bez parçasını dişlerimin arasına sıkıştırdı ve ben o parçayı öyle sıkı ısırıyordum ki çenemin kasılmasına engel olamadım. Böylede yapılmazdı ama... rıbot boku yine kendince cezalandırıyordu beni. Adi robot. elimi kandan temizlemeye devam etti.

Ben hala o acıda kalırken elime çoktan sargı bezini sarmış ve bir kaç merhem sürmüştü. "Neredeydin?" Diye sordu durgunlukla.

"Nerede olduğumu biliyorsun."

"Sevdin mi onları?" Diye garip bir soru yöneltti bana. Kaşlarım çatıldı. Bunu niye merak ediyordu.

"Niye soruyorsun?" Ve yeniden ayaklandığında elim yerine bileğimi tuttu ve beni revirden çıkardı. Ne oluyordu? Sekizin neyi vardı? "Nereye?"

"Görmeyi hakkettiğin bir yere..."

(Hikayede ki kişi, kurum ve kuruluşların tümü hayal ürünüdür.)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.