Beril aynada kendine baktı. Gün ışıyınca gözlerini açtığı ilk birkaç saniye yaşanan her şeyin rüya olduğunu düşünmüştü. Ancak aynı lacivert elbiseyle duruyordu. Dün yaşanan her şey gerçekti. Kazara geçmişe gitmişti. İnsanların ne kadarı bunun mümkün olduğunu biliyordu? Daha önce sosyal medyada veya haberlerde bu konudan bahsedildiğini görmediğine göre sadece belirli kişiler biliyor olmalıydı. Belirli bir amaç için seçilmiş kişiler. Tramvaydaki fazlalık olduğunun fark edilmeyişi bir mucizeydi. Ne bir kimlik kontrolü yapılmıştı ne de Oflaz'ın bahsettiği listeye bakılmıştı. Belki de orada yakalansa eve gönderilirdi. Ya da yaşamasına izin verilmezdi... kim bilir?
Kapısının tıklatılmasıyla zihnindeki düşünceler biz toz bulutu gibi ortadan kayboldu. Tereddütle kapıya yaklaştı ve yavaşça kapıyı açtı. Karşısında uzun boylu zayıf bir kadın duruyordu. Elinde birkaç poşet vardı. Onları Beril'e uzattı:
"Abiniz bunları size getirmemi istedi."
"Abim mi?"
Kadın başını salladı ve poşetleri kızın eline tutuşturdu. Beril poşetleri masaya bırakınca kadın bu sefer ona büyük bir kase suyla birkaç temiz havlu verdi.
"Yüzünüzü yıkamak isterseniz diye. Odada çeşme yok."
"Teşekkür ederim."
Kaseyle havluları da kabul edip kapıyı kapattı. Önce temiz havlulardan birini suyla ıslatıp yüzünü ve boynunu sildi. Sonra poşetteki elbiselere baktı. Ona buradan ayrılana dek yetecek kadar elbise vardı. Hatta belki de daha uzun süre yeterdi...
Beyaz sade bir elbise giydi. Saçlarını ördü ve çantasından bulduğu siyah tokasıyla bağladı.
Bugün Zatü'l- hareke denilen arabayı görmeye gideceklerdi. Odada yalnız olduğunu bilse de emin olmak için etrafına bakındı, çantasının derinliklerinden telefonunu çıkarıp internete girdi. Tabii ki internet çekmiyordu. Telefonunu sakladı. Oflaz'ı bulmak için odasından ayrılacaktı ki son anda masanın üzerindeki anahtarı gördü. Hemen yanına aldı ve kapıdan çıktı. Oflaz onu koridorda bekliyordu. Elini kaldırarak ona selam verdi.
"Günaydın Oflaz."
Oflaz gözlerini büyüttü ve ona susmasını işaret etti.
"Burada adım Bayhan. Sen de kendine yeni bir isim bulsan iyi edersin. Beril pek yaygın değil."
Beril biraz düşündü. Aklına henüz yeni bir isim gelmiyordu.
"Oflaz dikkat çekmezdi aslında. Sen neden ismini değiştirdin?"
"Benim başka sebeplerim var."
Hafifçe gülerek söyledi. Saçları düne göre dağılmıştı ve uçları biraz ıslaktı. Yeni yıkamış olmalıydı. Su damlalarından biri Oflaz'ın göz kapağına düştü, yanağından aşağı süzüldü.
"Ağlıyor musun?"
Dedi Beril. Onunla dalga geçmek için söylemişti. Kendi iyiliği için olduğunu bilse bile ondan bir şeyler saklanması rahatsızlık vericiydi.
Oflaz yanağındaki su damlasını elinin tersiyle sildi.
"Eğer hazırsan çıkalım."
Koridorun sonundaki tahta merdiven basamaklarını birer birer indiler. Resepsiyondaki yaşlı kadın masasının tozunu alırken göz ucuyla onlara baktı:
"Kardeşin bu hanımefendi mi?"
"Evet."
Oflaz kısaca yanıtladı, daha fazla soru sormasına fırsat vermeden handan ayrıldılar. Faytoncu aynı yerde onları bekliyordu.
Beril etrafına baktığında rüyadaymış gibiydi. Gündüz vakti her şey daha net görünüyordu. Sokaktaki insanlar, dükkanlar, giysiler, binalar... Müzede gezmekten çok daha farklıydı. Zannettiği kadar kötü bir durumda olmadığına karar verdi. Burada geçireceği iki gün eğlenceli olabilirdi.
Arabaya bindiler. Beril perdeleri sonuna kadar açtı ve sokağı izledi.
"Sen bir saat boyunca orada kalacaksın. O sırada ben işlerimi halledip geleceğim."
"Yanımda saat yok. Bir saat olduğunu nereden bileceğim?"
Oflaz cebinden altın renkli bir köstekli saat çıkartıp Beril'in kucağına bıraktı.
"Yanında telefon yok değil mi?"
Beril yanına çantasını almayı unutmuştu. Dolayısıyla yanında handaki odasının anahtarıyla köstekli saat dışında bir şey yoktu.
"Bu elbiselerin cebi yok. Anahtarımı bile elimde taşımak zorundayım."
Oflaz camdan dışarıya baktı ve konuştu:
"İstiyorsan sana bir tane çanta alırız. İleride satan bir yer bulacağımıza eminim."
Sabah kendisine gelen elbiseleri düşündü. Onun için oda bile tutmuştu. Zaten fazlasıyla masraf yapmış olmalıydı.
"Senin için sorun olmaz mı? Pahalı olabilir."
Oflaz kahkahayla başını geriye yasladı:
"Kendi param değil. İşimi yapabilmem için gerekenden fazla para veriyorlar zaten."
Beril tam konuşmak için dudaklarını aralamıştı ki Oflaz onu durdurdu:
"Daha fazla soru yok."
Biraz sonra at arabası durdu.
"Gel birlikte alalım."
Arabadan indiklerinde küçük bir tezgahın önündeydiler. Tezgahta takılar, çanta ve çeşitli aksesuarlar bulunuyordu. Beril büzgülü mor bir bel çantası seçti. Buradaki bel çantaları bu zamana kadar gördüklerinden farklıydı. Küçük bir bohçaya benzemesi kızın hoşuna gitmişti.
"Bunu alacağım."
Oflaz, satıcıya birkaç Osmanlı Lirası uzattı. Beril çantasını belini taktı, elindekileri çantaya yerleştirdi.
"Hadi artık gidelim."
Oflaz arabaya binmeden önce faytoncuya cebinden çıkardığı zarfı uzattı.
"Bunu Fletcher'a teslim et ve ona acele etmesini söyle."
"Peki şimdi nereye gidiyoruz?"
"Limana. Anadolu'ya geçeceğiz."
***
"Saat on birde burada buluşalım."
Beril onaylarcasına başını salladı. Oflaz arkasını dönüp kalabalık sokakta uzaklaşmaya başlayınca, heyecanla etrafına bakındı. Tüm dükkanları gezmeliydi. Elbisesinin uzun eteğini parmaklarıyla kavrayarak hafifçe yukarı kaldırdı, koşarak caddeyi turladı.
Şehrin mimarisine henüz alışamamıştı. Yüksek katlı birbirine bitişik binalardan sonra filmlerden fırlamış gibi görünen bu şehire alışmak elbette zordu. Birkaç dakika hangi dükkana gireceği konusunda oldukça kararsızdı, kimse öyle olduğunu belirtmemesine rağmen ona bir sınırı varmış gibi geliyordu. İstediği her yere bakabileceğini fark ettiğinde neşeyle gülümsedi. Özgür hissediyordu, belki de hiç tanımadığı bir yerde hissetmesi gereken son duygu buydu.
Şüphe çekmemeye dikkat ederek Oflaz'la buluşacakları saat gelene kadar etrafta gezindi. Herkes arabanın açılışı için meydanda toplanırken o, ilginç bulduğu her nesneyi yakından incelemekle meşguldü.
Yol kenarındaki tezgahların birinde, kese kağıdının içine doldurulmuş küçük kırmızı mum parçalarını gördü. Her zaman mektupların mumla örtülmesine hayrandı. Burada insanların bu şekilde haberleşiyor olabileceklerini düşünmekten keyif aldı.
"Her yerde seni arıyordum. Neden buluşacağımız yere gelmedin?"
Genç kız irkilerek arkasına döndüğünde Oflaz'ın endişeli yüzüyle karşılaştı. Dikkati o kadar dağılmıştı ki saate bakmak aklına bile gelmemişti. Oflaz'ı baştan aşağı süzdü, o kıyafetlerini değiştirmişti.
"Saati fark etmedim, dalmışım. Senin işin bitti mi?"
"Evet, gidelim."
Beril'in ellerini kavradı, onu biraz ilerideki at arabasına sürükledi. Aceleci tavrına ve endişeli yüzüne bakılırsa ciddi bir şeyler yaşanmış olmalıydı.
Sormak istese de, Beril kendini tuttu. Ara sıra Oflaz'a bakıyor, onun konuşmasını umuyordu. Belki de bir gün ona her şeyi olduğu gibi anlatırdı. Gerçi bunu yapması için bir sebep var mıydı? Sadece ona yardım ediyordu. Yardımını kabul edip fazlasını istemekten kaçınmalıydı. Eve döndüğünde bir daha onu görmeyecekti. Aniden eve döndüğünde dayısına nasıl hesap vereceği konusundaki korkuları alevlendi. Dayısının ne zaman eve döneceğini bilmiyordu. Eğer Beril şanslıysa, ondan önce eve dönmeyi başarırdı. Yapamazsa da iyi bir yalan uydurmalıydı.
"Kara kara ne düşünüyorsun, ben yokken bir şey mi oldu?"
Oflaz'ın sesiyle kendine geldi. Bunları düşünmek için daha zamanı vardı, eve henüz dönemiyordu. Genç çocuğun merakla ona baktığını anlayınca dudaklarını araladı:
"Bir şey olmadı."
Tatmin edici olmamakla birlikte adil bir cevaptı. O da çoğu zaman Oflaz'ın ne düşündüğünü bilmek istiyordu. Onun gözlerinin içine baktığında zihnini okuyabilmeyi dilerdi.
Oflaz kaşlarını kaldırdı ve biraz öne eğildi. Şimdi Beril'le aralarındaki mesafe azalmıştı.
"Gerçekten mi? Çok düşünceliydin ama..."
Beril arkasına yaslanarak başını salladı. Arabanın içi küçük olduğundan içerisi havasızdı, sıcakladığını hissetti, yana uzanarak perdeyi eliyle sıyırıp camı açtı.
"Hava soğuk. Üşüteceksin."
"Hiç de değil."
Araba durduğunda limana gelmişlerdi. Hana dönebilmek için tekrardan vapura binmeleri gerekiyordu. Beril deniz yolculuğundan hiç hoşlanmasa da bunu belli etmemeye uğraştı. Ancak Oflaz ona karşı çok dikkatliydi. Ya ondan bir şey saklamak okudukça zordu ya da Beril duygularını saklamayı bilmiyordu.
"Sakın bana seni deniz tuttuğunu söyleme."
Genç çocuk elini onun omzuna koyarak sıvazladı.
"Kafandan bir şeyler uydurma Oflaz."
Oflaz etrafına bakındı, kıza dönerek fısıldadı:
"Oflaz demek yok. Unuttun mu?"
"İsmini unuttum ne yapayım?"
Oflaz derin bir nefes aldı. Hafif bir gülümsemeyle konuştu:
"Bayhan."
"Öyle isim mi olur?"
"Olduğunu biliyorsun."
Beril aniden eliyle ağzını kapattı. Oflaz'dan uzaklaşarak kenara çömeldi. Vapur sallandıkça midesi çalkalanıyor gibi hissediyordu. Gözlerini sıkıca yumdu. Başka bir şey düşünmek istiyordu.
Birkaç adım sesi kulağında yankılandı.
"İyi misin? İstersen sana bir poşet bulayım."
Beril gözlerini kocaman açtı. Bu durumda bile onunla alay mı ediyordu?
"Saçmalama."
"Ben ciddiyim."
Elini hayır anlamında salladı. Artık konuşacak hali kalmamıştı. Oflaz ne yapacağını bilemeyerek etrafına bakındı.
"Çok kenardasın gel biraz ortalara geçelim. Belki iyi gelir."
Beril demirlerden tutunarak ayağa kalktı. Ortalara ilerleyerek koltuklardan birine oturdu.
"Çok az yolumuz kaldı, biraz daha dayan."
Seneler gibi geçen dakikaların ardından vapurdan indiler. Beril midesinin düzelmesi için bir banka oturmuştu, Oflaz biraz sonra elinde cam bir su şişesiyle onun yanına geldi.
"Al bunu iç."
Genç çocuğun elinden su şişesini aldı ve kapağını açtı.
"Ne zaman eve döneceğiz?"
"Birazdan at arabasına binip hana döneceğiz. Umarım orada da miden bulanmaz."
Beril sudan birkaç yudum içtikten sonra şişeyi kenara bıraktı.
"Handan bahsetmiyorum. Eve ne zaman gideceğiz?"
Oflaz bir süre ifadesiz yüzüyle Beril'i izledi. Sonra arkasını dönüp uzaklaşmadan önce kızın sorusunu yanıtladı:
"İşimi bitirdiğimde. Ne yazık ki hemen bitmeyecek."
"Ama senin söylediğine göre yarın sefer var."
"Evet, var."
At arabası gelip Oflaz'ın önünde durdu. Kapıyı açıp ekledi:
"Ama henüz eve gitmiyoruz."