Gece soğuk bir battaniye gibi şehre çökmüştü. İnsanların çoğu evlerine girmiş bu sessiz gecenin tadını çıkarırken karların üstünde kaymamak uğruna yoğun bir çaba sarf eden ben ışığı yanan o evlerin içinde ne tür hayatlar yaşandığını merak ediyordum. Hepsi ayrı ayrı yaşamları yansıtan o ışıklar gecenin ortasında parlarken bir yandan da mutlu bir aile tablosu getiriyordu gözümün önüne. Belki oyuncak almaları için anne babasına bağıran bir çocuk, belki ders çalışmadığı için ebeveynleri tarafından azarlanan bir lise öğrencisi... Yerinde olmak istediğim yüzlerce insan... Onlar değerini bilmese de yerlerinde olsam yatıp kalkıp şükredeceğim yüzlerce aile...
Şimdi bu ıssız sokakta tek başıma diğerlerinin hayatlarını imrenerek izlerken sıcacık evime girme isteği içimde gittikçe büyüyordu. Ah elimde sıcak bir kahve olaydı...
Akılsız başın cezasını ayaklar çeker canım. Kütüphanede uyuyakalmasaydın şimdi evinde yatıyor olurdun.
Seni hiç sevmiyorum ama bu konuda haklı olduğunu inkar edemeyeceğim. Şimdi karanlığın ortasında sonsuzluğa doğru bir başıma yürüyorum, üstelik yollar kapalı olduğundan otobüs seferleri dahil tüm ulaşımlar iptal olmuşken. Deyim yerindeyse iyice kara battım yani.
Hey, hey limi limi ley ley! Hoppa!
Kafayı da üşüttüm. Halim iyi değil.
Ellerimi montumun cebine tıkıştırdım, biraz daha açıkta dururlarsa buz tutacaklardı çünkü. Ama ayaklarım için böyle bir seçenek olmadığından mecburen soğuktan neredeyse kaskatı kesilmelerine katlanıyordum. Üstümü kat kat giyinmeme rağmen sanki çıplak dolaşıyormuş gibi tir tir titriyordu vücudum. Üzerimde ağırlık yapan onca kıyafet hiçbir işe yaramıyor gibiydi.
"Bir daha kütüphaneye gidersem..." Konuşunca ağzımdan buharlar etrafa yayıldı. "Bir daha gidersem... Dünyada ıspanaktan başka sebze kalmasın."
Hahaha bu nasıl beddua!
Hadi sen et edebiliyorsan!
Ederim tabi.
Et de görelim.
Eğer bir daha kütüphaneye gidersen Reha seni sevmesin!
Bu pek bedduaya benzemiyor ama...
Bedduanın alası bu canım.
Tabi tabi...
Artık soğuktan beynim uyuşmaya başlamıştı. Yanından geçtiğim evlerin ışıkları teker teker sönüyor, yatma vaktinin geldiğini bana haber veriyorlardı. Karla kaplı sokakta evimden neredeyse iki kilometre-ne kadar uzaklıkta olduğuma dair tek bir fikrim bile yok-uzakta olan ben ise ağlamamak için kendimi zor tutarak düşe kalka ilerliyordum. Ne vardı şuradan bir araba gelip beni alsa da evime götürse? Neredesiniz hayırsever insanlar? Burada insanlık ölüyor insanlık!
Annemi aramak düşüncesiyle pantolonumun cebindeki telefona uzanırken yüzüstü yere yapışmak planladığım bir şey değildi. Ben sadece telefonumu almak istemiştim. Sadece telefonumu...
"Neden? Neden ya neden?" Ağzıma giren karları tükürdükten sonra aniden bastıran bir ağlamayla gelen gözyaşlarını elimin tersiyle sildim. "Neden böyle şeyler hep benim başıma geliyor? Be- B- Ben- Ben ne günah işledim?"
Karların üzerinde yatarken bebek gibi hıçkırarak ağlamak pek de güzel bir deneyim olmayacaktı hayatımda, eminim. Ama kendimi durduramıyordum. Göğsümden kopan bir hıçkırıktan sonra sakinleşmiş gibi hissediyor, sonra tekrar bir ağlama dürtüsüyle yıkılıyordum.
"Yeter ya yeter! Bu karın tadı da çamur gibi zaten! Eve gitmek istiyorum! Anneeee! Eve gitmek isti-"
Koluma bir elin değmesiyle kendimi hızla ve korkuyla geri çektim. Yaşla dolan gözlerimi kırpıştırarak karşımda duran yüzü anlamdırmaya çalıştım uzun süre. Yoksa dualarım kabul olmuştu da annem beni almaya mı gelmişti? Kalbim bu umutla çırpınmaya başladı.
Ne annesi Mehir ne annesi! Reha bu Reha! Allaaaaaaah! Reha bizi kurtarmaya geldi!
"Reha?" Ağzımdan buharla birlikte çıkan kelime soğuk havada donup yere çarptı. Ve karşımdaki yüz netlik kazanırken aklımdaki buğu da dağıldı, içimi bir utanç kapladı.
"İyi misin? Bir yerine bir şey olmadı ya?" Reha'nın vücudumu telaşla kontrol ettiği sırada yanağımda kalan son bir damla da süzülüp gitti. Öyle feci utanıyordum ki, dudaklarım birbirlerine kenetlenmişti. Beni bebek gibi ağlarken gördüğünü düşündüğümde yüzüne bakacak cesaretim bile kalmıyordu.
Evvet! Muhteşem karşılaşmalar serimize kaldığımız yerden devam ediyoruz! Bugün de bomba gibiyiz!
"İyi görünüyorsun. Kalkabilecek misin?" Reha'nın sorusu yeniden cevapsız kalınca elimden tutarak beni ayağa kaldırdı. Sıcacık elleri buz kesmiş tenime değince tüm vücudumu elektrik çarpmış gibi hissettim. Reha bana bakarken yüzümü olabildiğince başka taraflara çevirmeye çalıştım.
"Soğuktan kıpkırmızı olmuşsun." Dedi yüzümü incelerken. Ben ise karşıdaki sokak lambasına odaklanmıştım.(Ne güzel bir lambaydı o öyle.) Asla bakamazdım yüzüne. Onunla asla göz göze gelemezdim bir daha. Asla.
"Eve mi gidiyorsun?"
Başımı salladım. Sessiz tiyatro oynuyor gibiydik o anda. O konuşuyor ve ben susuyordum. O bana bakıyor ve ben bir sokak lambasına. Muhteşem bir iletişim.
"Eğer evin çok uzaktaysa benimle dükkana gelebilirsin. Biraz ısınmaya ihtiyacın var yoksa soğuktan donacaksın."
Buna hayır diyebileceğimi sanmıyordum çünkü söylediklerinde yüzde yüz haklıydı. Eve en azından bir on dakika daha vardı ve ben bu halimle yürümeye devam edebileceğimi hiç sanmıyordum. Zorla fark edilen bir baş sallaması daha ve ardından konuşmayı başardım. "Şey... Aslında gelsem iyi olur, evet."
Böylece ikimiz yan yana, böceklerin bile evlerine çekildiği gece saatlerinde ayak bileklerimize kadar gelen karların içinde yürümeye başladık. Ayaklarımız altında ezilen karın gıcır gıcır sesi dışında kulaklarımız bomboştu. Bir de benim ara sıra tutan minik öksürüklerim.
Hasta oldun, bravo!
Sakın beni suçlamaya kalkma. Kim bu havada iki saat boyunca aralıksız yürüse hasta olurdu.
Kütüphanede uyuyakalmasaydın yürümek zorunda da kalmazdın.
Sen beyin değil misin lan! Engelleseydin ya uyumamı.
Bir musibet bin nasihatten yeğdir lafını bilir misin evlat?
Allah Allah! Bir işi beceremiyorum demiyor da.
"Bu arada..." Reha konuşana kadar yanımdaki varlığını unutmuştum bile. Neredeyse olduğum yerde korkudan sıçrayacaktım ve bu üçüncü olduğu için artık ciddi ciddi deli olduğumu düşünmeye başlayacaktı. Ama öyle bir şey olmadı. Çok şükür.
"O kadar konuştuk ama adını sormayı unuttum."
Yürümeye devam ederken konuşmaya devam etmesini bekledim. Ama o da bir şey söylemeyince aramızda garip bir sessizlik oluştu. İkimizden birinin bir şey söylemesi gerekiyordu ama ikimiz de susuyorduk. Hadi ben utangaçlıktan susuyordum da o ne diye ağzını açmıyordu?
Adını söylesene salak! İlla sormasını mı bekleyeceksin?
Doğru. Adım.
"He, şey... Adım Mehir. Nehir değil Mehir. M ile."
Yav tamam anladı çocuk ne diye üsteliyorsun?
Reha güldü. "Anlamını biliyor musun?"
"Yoo..."
23 yıldır bu isimle yaşamıştım ama bir kez bile aklıma anlamının ne olduğu sorusu düşmemişti. Saçma sapan alakasız şeyleri merak eden beynim bunu niye etmemişti acaba?
Ya sen işine bak...
"Ay parçası."
Bu iki kelime ağzından çıkan buharlar gibi yayıldı etrafa. Ardından uzun bir sessizlik getirdi. Ne söyleyeceğini bilememenin sessizliği değildi ama. Aklına bir anı gelmiş de onu tekrar yaşıyormuş gibi bir sessizlik. Ve bu anı can yakan türden değil, keşke o zamana dönebilsem türünden bir anıydı. Bunu Reha'nın dudaklarına konan tebessümden anlamıştım.
"İsminin anlamı bu." Diye açıkladı daha sonra.
Mehir ben aşık oldum.
Ya sabır.
"Bunu nereden biliyorsun? Kimsenin boş zamanlarında Mehir isminin anlamını araştıracağını sanmıyorum."
Uzaktan beliren dükkanın ışıkları gözümü almaya başlarken Reha'nın sessizce gülüşü-sessiz ama ben duyarım-içimi ısıttı. Sokak lambalarının aydınlattığı yüzünün kızarmış olduğunu fark ettim. "İsim araştırmak gibi bir hobim yok ama kitaplarda gördüğüm hiçbir ismi de atlamam."
Demek kitapta ismim geçiyordu... Buna inanmamı beklemiyordu herhalde. Şu dünyada emin olduğum tek bir şey varsa o da hiçbir yazarın karakterinin ismini Mehir koymayacağı. Binlerce kitap okudum bir tanesinde bile denk gelmedim.
Ne diye yalan söylesin? Gizli gizli ismini araştıran bir sapık değilse tabii...
Az önce aşkından ölüyordun, şimdi sapık olmakla suçluyorsun. Ne iki yüzlü bir beyinsin sen be! Bana da böyle mi yapıyorsun yoksa?
Yok seni sevmediğimi direkt yüzüne söylüyorum canım.
Yaa çok teşekkür ederim, çok iyisin.
"İşte geldik." Dükkanın kapısını açtı ve girmem için kenara çekildi. Ayaklarımla birlikte içeri giren karlar girişte küçük bir gölcük oluştururken vücudumu saran sıcak havayla rahat bir nefes aldım.
"Burası geceleri de açık mı?" Diye sorarken misafirliğe gelmiş küçük bir çocuk gibi kapının kenarında ellerimi önümde birleştirmiş bekliyordum.
"Elbette," diye cevapladı Reha. Kapıyı kapattıktan sonra üstündeki karları silkeledi. "Asıl geceleri açık. Adı üstünde gece ortası. Eğer o uzun gecelerden birini geçiriyorsan, buraya gelir ve kitapların arasında her şeyi unutuverirsin."
Uzun geceden kastı neydi bilmiyordum ama aklımda canlanan; duran bir saat, nemli bir yastık, morarmış gözler ve acıyan kalpti. Gecenin en derinlerinde akılda beliren ölme isteğiydi.
"Gel de biraz dinlen."
Kasanın yanından geçerken onu takip ettim. İçimde söküp atamadığım müthiş bir rahatsızlık hissi vardı. Keşke buraya gelmeseydim diye düşünmeye başlamıştım şimdiden.
Rafların arkasındaki küçük kapıyı açıp içeri giren Reha'nın adımlarını izledim. Sarı ışığı buranın duvarlar arasına saklanmış minicik bir oda olduğunu gözler önüne seriyordu. Köşede kahverengi bir kanepe ile dört çekmeceli ahşap bir dolap duruyordu. Onların hemen karşısında ise tüm duvarı boydan boya kaplayan, içinde renkli renkli kitapların dizili olduğu kitaplık bana göz kırpıyordu. Çocukken resimli hikaye kitaplarında gördüğüm masalsı evler gibiydi. Sımsıcacıktı. Sımsıcacık ve büyüleyici.
"Benim gizli evim." Dedi Reha paltosunu koltuğun dibindeki askılığa asarken. O da bu küçük yerin büyüsüne kapılmış gibi gururlu bir baba edasıyla etrafı izliyordu.
"Çok güzel..."
Yüzümdeki ifadeyi görünce gülümsedi ve eliyle koltuğu işaret etti. "Otur da sana sıcak bir şeyler getireyim."
Annesinin lafını dinleyen uslu bir çocuğa dönüşmüş olan ben çantamın sapını sıkı sıkı tutarak koltuğa oturdum. Ağırlığımla birlikte çöken koltuk çığlıklar attı. Ve bu tamamen yanlış anlaşılmaya müsait bir çığlıktı.
Reha'yla göz göze geldiğimizde ellerimi salladım telaşla. "Ses koltuktan çıktı. Yemin ederim ben-"
Ne? Ne diyeceksin ben osurmadım mı?
Dudaklarını birbirine bastırarak gülmesini tutmaya çalışan Reha bu duruma alışıkmış gibi başını salladı. "Biliyorum. Buraya ilk geldiğimde bana da aynısını yapmıştı. İnsanı her seferinde zor durumda bırakıyor."
Utançla başımı kaşırken gülümsemeye çalıştım. Gerçekten çok zor bir durum, bir daha olmasın lütfen.
"Çay mı kahve mi?"
"Ne?"
"Ne içersin diyorum. Çay mı kahve mi?"
İstersen bir de hecelet çocuğa.
"He şey... K- Kahve! Kahve içerim." Heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibiydi, korkarım ki salak şey yine iş başındaydı. "Yani eğer zahmet olmayacaksa."
Reha cevabını almış odadan çıkarken elini bana doğru savuşturdu. "Yok ne zahmeti. İki dakikalık iş."
Odada yalnız kalınca gözlerim tabiki de ilk olarak karşımdaki rengarenk kütüphaneye kaydı. Çoğu ciltli ve eski gibi görünüyordu, tekrar tekrar okunup üzerine notlar alınmış gibiydiler. İçlerinde okuduğum birkaç kitap vardı ama... Geri kalanını hayatım boyunca hiç okumadığım ve de duymadığım isimler oluşturuyordu rafların. Üstten alta doğru kişisel gelişim kitapları, romanlar, hikayeler, biyografi ve otobiyografiler, çerveçe içinde fotoğraflar...
Üçüncü yok dördüncü rafın üzerinde duran biraz solmuş ve buruşmuş aile fotoğrafı dikkatimin kitaplardan ona çevrilmesine neden oldu. Normalde pek meraklı bir insan olmamama rağmen-kesinlikle değilimdir-gözlerimi genişçe açarak fotoğrafı incelemekten kendimi alamadım.
Prenses gibi güzeller güzeli kadın, takım elbiseli saçları ağarmış ciddi bir yüze sahip adam ve onların altlarında omuzlarına dokundukları biri kız biri erkek iki çocuk. Kadın ve kız çocuğu neşeyle gülümsüyor, ikisinin de yüzleri bu gülümsemeler ile parıldıyordu. Onların tarafında güneş tüm ihtişamıyla ışıklarını saçıyor ve üstlerinden yıldız tozlarıyla bir gökkuşağı uzanıyordu. Fakat baba ile oğlunun tarafına çevrilince gözlerim, yaklaşan fırtına bulutlarının korkusunu iliklerime kadar hissediyordum. Şimşekler ardı ardına çakarken karanlık yüzlerine, ikisi de ruhsuz kalmış bedenleri andırıyordu. Çürümeyi bekleyen cesetler gibi.
Reha yüzünde tatlı bir gülümseme, elinde iki bardakla içeri girince fotoğraftaki yüz ile karşımdakini karşılaştırmadan duramadım. Bu çocuk o çocuk muydu gerçekten? Belki de fotoğraftaki oğlan o değildi. Tek açıklaması buydu çünkü böylesine ruhsuz bir yüzün o halinden sıyrılıp yeniden can bulması imkansız geliyordu bana. Hangi ölü üstündeki toprakları atıp da dışarı çıkarabilirdi kendini?
"Teşekkür ederim." Uzattığı sıcacık bardağın ısısı tüm vücuduma yayılırken Reha da yanıma-koltuğun bana uzak köşesine-oturdu. Neden bilmiyorum ama içimi yeniden bir utanç hissi doldurdu taşana kadar. Neden olup olmadık şeylerden utanıyordum ki her seferinde?
Utanmalısın tabi ki. Sen karlar arasında bebek gibi zırlarken seni kurtaran üstüne sana kahve yapıp gece gece yatmak yerine seninle oturan bu kişiye karşı utanmalısın.
Demek ki yardımsever bir insanmış. Ben niye bundan utanayım ki?
Bilmiyorum, utan işte. Utanmalısın çünkü.
"Sormamın sakıncası yoksa, neden bu geç saate kadar dışarıdayın? Başına daha kötü bir şey de gelebilirdi, biliyorsun."
Bugünkü fantastik hikayemi ona anlatıp anlatmamak arasında gidip gelirken açtım ağzımı. "Kütüphanede çalışıyordum. Gayet normal bir şekilde çalışıyordum, evet. Sonra çalışmaya devam ettim. Devam ettim... Ve bir baktım aslında uyumaya çalışıyormuşum. Masadan başımı kaldırdığımda saat çoktan dokuzu geçmişti."
Reha fincanı ağzından çekerken güldü. "Demek uyumaya çalıştın. Eh tabi o da önemli bir ders. Arada ona da çalışmak lazım."
"Ama sıklaşınca pek de iyi olmuyor."
Kahveden bir yudum aldım. Reha gerçekten de bu işin ustası olmalıydı. Onun kahvesini içtikten sonra bir daha kahve yapmaya cüret edemezdim herhalde. Bu güzelim kahveye hakaret olurdu.
Sen de sor. Sen de sor!
Ne sorayım?
Gece neden dışarıda olduğunu tabi ki akıllım.
Niye sorayım ki merak etmiyorum.
O merak ettiyse sen de etmek zorundasın.
Ama ben-
Merak etmek zorundasın. Merak etmek zorundasın. Merak etmek zorundasın. Merak etmek zorundasın. Merak etmek zorundasın. Merak etmek zorundasın. Merak etmek zorundasın. Merak etmek zorundasın. Merak etmek zorundasın. Merak etmek-
"Sen... Sen neden dışarıdaydın?"
"Hastaneye gitmiştim."
"Neden? Hasta mısın?"
Çüş o kadar da sor demedik!
E ben sorayım mı sormayayım mı ne istiyorsunuz benden?
Düzgün sorular sor istiyoruz! Yani ben istiyorum.
Reha başını ellerine eğdi ve hüzünle gülümsedi. "Hasta olan ben değilim, annem. Onu ziyarete gitmiştim." Benim suskunluğum onu konuşmaya devam etmesine teşvik etti. "Üç yıldır hasta. Doktorlar artık umut kalmadığını, son günlerini yaşıyor olduğunu söylüyor ama... Onlara inanmak istemiyorum. Hâlâ nefes alıyorsa umut da vardır."
Söyledikleri karşısında cam kırılmış da parçaları her tarafa yayılmış gibi patlayıverdim. Kalbim büyük bir yumuşamayla büzüştü, gözlerim doldu.
Ne oluyor bana?
Başkalarının acılarına ortak olmalısın. Yoksa seni sevmezler.
Ama niye ağlıyorum ki ben şimdi? Kendisi bile ağlamıyor!
Ağlamalısın.
Neden?!
Bilmiyorum bana öyle dediler.
Gözümden bir damla yaş aşağı düşerken "Özür dilerim." Diye fısıldadım. Kendimden nefret ede ede, boğazımı nefessiz kalıp ölene dek sıkmak isteye isteye.
"Neden özür diliyorsun ki... Hey, iyi misin?" Ben onun annesi için peş peşe gözyaşları dökerken bana doğru dönmüş şaşkınlıkla ve ne yapacağını bilmez halde bakıyordu.
"Ben... Aklına kötü bir şey mi getirdim? Gerçekten öyle bir niyetim yoktu. Özür dilerim."
Harika. Şimdi de beni üzdüğünü sanıyor. Ne yapacağım ben?
Kaçacaksın.
Ne?
Bu kadar zaman kalman bile bir mucizeydi Mehir. Unuttun mu? Sen delisin. Diğer insanlarla konuşamazsın, onları sevemezsin. Çünkü sen farklısın. Seni asla olduğun gibi kabul etmeyecekler. O yüzden hemen buradan gitmelisin.
Reha'nın şaşkınlık ve mahcubiyetle parlayan gözlerine baktım son kez.
Seni asla olduğun gibi kabul etmez.
Bir şey söylememi, bir tepki vermemi bekliyordu benden. Bunu gerçekten önemsiyordu. Yüzünün her bir zerresinden okuyordum bunu.
Sen delisin.
Ben... Deliyim.
Elimdeki fincan yere düşüp parçalara ayrıldı. Üstüme dökülen kaynar sıvının farkında bile olmayan ben Reha'nın telaşlı seslenişleri arasında kapıdan dışarı attım kendimi.
Kaçmalısın. Daha hızlı!
Etraftaki nesneler gözlerimin önünde dönüp bedenime çarpıyor ve her biri kulağıma bir delinin çaresiz çığlıklarını fısıldıyordu. Ayaklarım onlardan kaçmak uğruna hızlanırken karlı yolda, gittikçe battığım derin sularda boğuluyordum.
Seni kimse sevmeyecek.
Her bir yol uçuruma dönüşüyordu ayaklarımın altında. Düşmek için ilerliyor ama düşemiyordum. Ölmek için nefeslerimi tutuyor ve ardından yeniden geri veriyordum. Hiçbir şeyi... Hiçbir şeyi beceremiyordum.
Çünkü sen kendine bile faydası olmayan beceriksizin tekisin. Tek yapabildiğin şey utanmazca nefes almak. Hak etmediğin bu dünyada arsızca yaşamak!
Arkamdan biri ismimi bağırıyor. "Mehir!" Kim ki o öyle kirli adımı ağzına almış? Yazık. Belki de iyi bir insan olduğumu düşünüyor, benim için endişeleniyor. Benim için endişelenmek de neyin nesi? Hah. Çılgınlık.
Hatırla Mehir, sen delisin.