"Mehir! Mehir koş!"
Sandalyeden düşmekten kendimi son anda kurtardığım o anda bir yandan da kalbim vücuduma ışık hızıyla kan pompalamaya başladı.
Ne? Ne oldu? Deprem mi oluyor? Lambaya bak çabuk!
Başım beynimin emri üzerine hızlıca beyaz avizeye yöneldi. Bir süre hareket edip etmediğini anlamaya çalıştım. Sanki sallanıyordu ama... Gözlerimi kısınca duruyordu. Ayak uçlarımın üstünde kalkarak lambaya iyice odaklanınca başım döndü, gözümün önünde yeşil yeşil noktalar belirmeye başladı.
"Nerdesin çabuk gel!"
Deprem yoksa ne oluyor o zaman? Ay annen yere mi düştü yoksa? Koş çabuk koş! Kadın ölüyor koş!
Rekor bir hızla merdivenlerden fırlayıp mutfağa girdim nefes nefese. Pandalı çoraplarım kayınca az kalsın kapıya toslayacaktım. Bir de üstüne bu korku binince iyice çıldıran kalbimi tuttum, hâlâ ortalıkta görünmeyen anneme seslendim. Daha doğrusu denedim.
"An... A... Ay Anneee!" Derin bir nefes aldım ciğerlerime. "Neredesin anne?!"
Ay kesin bir şey oldu. Camları silerken mi düştü yoksa?
"Anneeee!" Olimpiyatlara katılsam şampiyon olacağım bir süratle balkonda buldum kendimi. Görmeyi beklediğim korkunç ötesi dehşetli manzara aklımdan uçarken yerini koltuğa yatıp ayaklarını uzatmış telefonuna bakan bir yandan da çayını yudumlayan annemin görüntüsü aldı.
Bedenim büyük rahatlamayla yere çöktü, alarma geçmiş tüm organlarım eski haline geri döndü, böbrek üstü bezlerimin ise "Yav boşuna mı salgıladık şu adrenalini?" Dediğini duyar gibiydim. Hipotalamusum da cevaben "Kusura bakma kardeş uyardık seni de." Diye bir özür selamı çaktı yukarıdan.
Her şeyden bihaber annem ise "Gel, gel bir şey göstereceğim sana." Diye el yaptı tükenmiş bedenime doğru. Gözleri telefonuna kilitlenmiş heyecanla parıldıyordu.
"Anne!" Diye bağırdım ayağa kalkarken. "Aklım çıktı ya niye öyle bağırıyorsun?"
"Gel yanıma bir! Gösterdiğim şeyi görünce sadece çıkmakla kalmayacak, bir daha gelmeye de cesaret edemeyecek!"
Oflayarak koltuğun yanına yere oturdum ve biraz da öfkeyle bastırılmış bir merakla sordum, "Neymiş o?"
Telefonu yüzüme sokarcasına tutarken heyecanla bağırdı. "İşte bu!"
Baktığım şeyin gördüğüm şey olduğundan emin olmak için gözlerimi ovuşturdum ama önümdeki resim hâlâ aynıydı.
Bir elbise.
Mehir annen de kafayı yemiş hayırlı olsun!
"Bunun için mi çağırdın yani beni?"
Annemin yüzünde gururlu bir gülümseme belirdi telefonu kendisine çekerken. "Tabii canım başka ne için çağıracaktım?"
Sen elbiseye bakıp beni çağırırken ben senin düştüğünü, kalp krizi geçirdiğini, üstüne dolap düştüğünü, sele kapıldığını, eve giren hırsız tarafından kaçırıldığını falan düşünmüştüm. Ama tabi ki bir elbisenin yanında bunlar pek de önemli şeyler değil.
Tam ağzımı açıp söylenmeye başlıyordum ki "Aslında bir şey daha var." Dedi. Dudağının çocuksu bir heyecanla kıvrıldığını görünce içim yumuşadı ister istemez.
"Bu pazar bir randevum var ve bil bakalım kim benimle randevuya gelecek."
Kaşlarımı çattım. "Kim?"
Koltuktan kalkarak ellerini omzumun iki yanına yerleştirdi. "Sen!"
"Benimle randevuya mı çıkacaksın?"
Heyecanlanacağımı hayal edip umutlanmış olan annemin yüzü bir nebze hayal kırıklığıyla asıldı. "Neden canım, benimle randevuya çıkmak kabus gibi mi geliyor?"
"Ardından iki avm, üç kuyumcu ve dört butik gezeceğimizi bildiğimden dolayı evet, kabus gibi geliyor."
Gözlerini devirdi ve omuzlarımı bıraktıktan sonra kollarını göğsünde birleştirdi. Ah şu orta yaş kadın tripleri!
"Pekala, üzülerek söylüyorum ama bu sefer o söylediklerini yapamayacağız. Çünkü randevuya başka biri daha geliyor."
"Sevgilin mi?"
Annem ayıp bir şey söylemişim gibi bir yaşlı teyze edasıyla sus işareti yaptı. Peş peşe üç kez öksürdü. "Sevgili değiliz henüz. Sadece görüşüyoruz. Bilirsin, evlenmek istediğim adamı evlenene kadar her yönüyle tanımam gerek."
Başımı salladım. Onun bu utangaç haline gülmeden edemiyordum. Küçük bir çocuk gibiydi. "Peki benim bu randevuda ne işim var?"
Annem sorduğum soruya inanamıyormuş gibi başını iki yana salladı. "Kızım olarak gelmen gerekiyor tabi ki. Senin onayın olmadan hiçbir işe kalkışmam ben."
Annem ve sevgilisiyle bir randevu... Tam ihtiyacım olan şey. Hem de güzelim pazar gününde. Ders çalışmadığım tek gün. Bu günün öylece elimden kayıp gittiğine inanamıyorum.
"Eee elbiseyi beğendin mi? Beni zengin gibi gösterir mi sence?"
Telefonu tekrar yüzüme tuttu. "Bir insan neden kendini zengin gibi göstermeye çalışır ki?" Diye sordum uzattığı telefonu ona doğru iterken.
"Değil mi canım? Kalplerimiz zengin olsun yeter."
Annemin tavrına kahkaha attım.
"Ama gerçekten Mehir," Kocaman açılmış gözlerini ciddiyetle bana doğrulttu. "Bu randevuyu en iyi şekilde atlatmamız benim için çok önemli."
"Atlatırız atlatırız," diye rahatlattım onu. "Unuttun mu? Ne de olsa biz kusursuz bir ikiliyiz."