İçeriğe geç

Gece Kanı

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Gece Kanı

Bölüm 4

Bölüm 4

Yer altının o sarsılmaz sessizliği, sadece Azra’nın kesik kesik nefes alışlarıyla ve tavan çatlaklarından sızan toz zerreciklerinin yere düşüşüyle bozuluyordu. Burası, tarihin unutmaya yemin ettiği, taşın ve kemiğin konuştuğu bir labirentti. Hava, paslanmış demir ve binlerce yıllık bir toz kokusuyla ağırdı; ciğerlere çekildiğinde boğazı yakan, insanın içine işleyen bir rutubet...

Azra, bileklerinden yayılan o tuhaf, karıncalanan sızının giderek damarlarında bir zehir gibi yayıldığını hissediyordu. Mühür... Göğsünün tam ortasında, kaburgalarının hemen altında sanki canlı bir kalp gibi atan o damga, artık ona ait değilmiş gibi zonkluyordu. Gözlerini araladığında karşısında gördüğü ilk şey, Selim’in yüzündeki o sert, hatları keskinleşmiş ifadeydi. Selim, gölgelerin efendisi gibi duruyordu; üzerinde siyah, ağır bir pardösü, elinde ise her an birini boğazlamaya hazır olan o soğuk, disiplinli duruşu.

"Bana bak, Azra," dedi Selim. Sesi, sanki karanlığın içinden bir bıçak gibi sıyrıldı. "Gözlerime bak ve o şeyin sana ne fısıldadığını söyle."

Azra, Selim’in elini kendine doğru çektiğini hissetti. Parmakları tenine değdiğinde, aralarında bir statik elektriklenme yaşandı. Bu, sadece bir dokunuş değil, bir elektrik çarpmasıydı; aralarındaki çekim o kadar yoğundu ki, odadaki hava bir anda ağırlaştı, oksijen tükendi. Selim’in kehribar rengi gözleri, bir avcının son hamlesini yapmadan önceki kararlılığıyla parlıyordu. Azra, Selim'in içindeki o bitmek bilmeyen intikam hırsının, tıpkı bir ur gibi onu içeriden çürüttüğünü görebiliyordu. Ama aynı zamanda, o gözlerin derinliklerinde, kendisine karşı duyduğu o mantıksız, yıkıcı koruma içgüdüsünü de seçebiliyordu.

"Bir teklif sundu," dedi Azra, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Kendi kanımla ödemem gereken bir borçtan bahsediyor. 'Eğer bu zincirleri kırmak istiyorsan, kendi karanlığını kusman gerek,' diyor."

Selim, dişlerini sıktı. Çenesindeki o gergin kas, Azra’nın dikkatini dağıtacak kadar belirgindi. "Hiçbir şey sunma ona. Bu fraksiyon, toprağın altında uyuyan leş kargalarıdır Azra. Onlar bir şey verdiğinde, ruhunun tamamını geri alırlar."

Selim, Azra’yı duvara yasladığında, o eski taşın soğukluğu sırtındaki ince kumaşı delip geçti. Selim’in gövdesi, aralarındaki boşluğu tamamen kapattı. Azra, onun kokusunu alabiliyordu; eski kağıt, barut ve yağmur sonrası toprağın o keskin, çekici kokusu. Selim’in eli, Azra’nın saçlarının arasına daldı, parmak uçları ensesindeki o hassas noktada gezindi. Bu bir şefkat gösterisi değildi; bu, bir sahiplenme beyanıydı. Azra’nın dizleri çözülürken, Selim onu düşmekten korumak adına belinden kavradı.

"Korkuyor musun?" diye sordu Selim, yüzünü Azra’nınkine yaklaştırarak. Nefesi dudaklarına çarpıyordu.

"Senin yanındayken değil," diye yalan söyledi Azra. Ama Selim’in gözleri, onun yalanını çoktan deşifre etmişti.

Tam o anda, mekanın derinliklerinden uğultulu, ritmik bir ses gelmeye başladı. Taş duvarlar sarsıldı, yerden bir duman yükseldi. Sanki mekanın kendisi, Azra’nın kanındaki güçle tepkimeye girmiş gibi dile geliyordu. Yerdeki tozlar havalandı, havada asılı kalan semboller birer neon ışığı gibi parlamaya başladı. O karanlık fraksiyon artık sadece dışarıda değildi; artık duvarların arasından, taşların içinden sızarak odaya doluyorlardı.

Gölgeye benzeyen silüetler, odanın dört bir köşesinde şekillenmeye başladı. İnsansı ama insani olmayan, uzun parmaklı, yüzleri olmayan bu varlıklar, Azra’nın etrafında dönmeye başladılar. Selim, refleks olarak tabancasına davrandı ama silahın namlusunun bir anda eriyip yere düştüğünü gördüğünde donup kaldı. Bu fizik kurallarının dışında bir durumdu.

"O, sadece kanını istiyor," dedi silüetlerden biri, sesi bir koridorun yankısı gibi derinden ve yankılı geliyordu. "Azra Korkmaz, sen bizim anahtarımızsın. Kapıyı açtın, şimdi içinden geçip bu dünyayı küle çevirmemize izin ver. Eğer bunu yaparsan, sana istediğin her şeyi vereceğiz. Selim’in intikamını, geçmişin hayaletlerini, kaybettiklerini..."

Azra, başının içinde büyük bir uğultu hissetti. Zihni bölünüyordu. Bir yanda Selim’in hayatını kurtarmak için bu karanlığa teslim olmak, diğer yanda bu karanlığın dünyaya neler yapabileceğini öngörmenin ağırlığı... Selim, Azra’yı kendine doğru çekti, onu göğsüne bastırarak dış dünyadan koparmaya çalıştı.

"Onları dinleme!" diye bağırdı Selim. Sesi çatallanmıştı. "Ben buradayım, Azra. Eğer öleceksek, bu onların şartlarıyla olmayacak!"

Ancak Azra, bileklerinden sızan o kanın artık sadece kendi kanı olmadığını, toprağın altındaki o kadim gücün bir parçası haline geldiğini hissediyordu. Gözleri, yoğun bir kızıllıkla parladı. Odayı kaplayan o uğultu, bir anda kesildi. Her şey, tek bir saniyeliğine durdu.

Azra, Selim’e baktı. Onun yüzündeki o sert maskenin, ilk kez tamamen çatladığını ve altındaki korkunç savunmasızlığı gördü. Selim, Azra’yı kaybetmekten ölesiye korkuyordu. Azra, kendi elini yavaşça Selim’in yanağına koydu. Parmak uçlarından, Selim’in tenine geçen o karanlık enerji, adamın tenini hafifçe yaktı ama Selim geri çekilmedi.

"Seni korumak için ne kadar ileri gidebileceğimi biliyorsun," dedi Selim, bir itiraf gibi. "Ama bu kez, seni benden bile alabilirler."

Azra, tam o sırada odanın ortasında devasa bir yarık açıldığını gördü. Yer altı fraksiyonunun başı, o karanlıklar içindeki gölge, Azra’ya elini uzattı. "Kararını ver, küçük mühürlü. Kendi kanınla bu dünyaya hükmetmek mi, yoksa sevdiğin adamın gözleri önünde bir hiç olup yok olmak mı?"

Azra, Selim’in titreyen elini tuttu ve ona baktı. "Eğer bir şey yapacaksak," dedi Azra, sesi artık kendi sesinden daha otoriter, daha karanlık bir tona bürünmüştü, "bunu birlikte yapacağız."

Tam o sırada, zemin tamamen çöktü. İkisi de uçsuz bucaksız, zifiri karanlık bir boşluğa doğru düşmeye başladılar. Selim, Azra’yı kollarının arasına hapsetti. Düşerken birbirlerine sarıldıkları o an, zamanın durduğu ve gerçekliğin bittiği yerdi.

Boşluğun dibi görünmüyordu. Ancak karanlığın içinden, binlerce ses aynı anda fısıldamaya başladı: "Mühür kırıldı. Kan, ait olduğu yere dönüyor."

Azra, Selim’in kulağına doğru eğildi. Rüzgarın hızıyla saçları birbirine dolanırken, dudaklarından dökülen o son söz, her şeyi değiştirecekti:

"Selim... Asıl canavar, onlar değil. Benim."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.