İçeriğe geç

Gece Kanı

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Gece Kanı

Bölüm 2

Bölüm 2

Yeraltı şehrinin o ağır, küflü nefesi ciğerlerime doluyordu. Burası, tarihin unutmaya çalıştığı, güneşin dokunmaya cesaret edemediği bir mezarlıktı. Duvarlardaki sönmek üzere olan meşalelerin titrek ışıkları, üzerimizdeki devasa taş kemerlerde uzun, bozuk gölgeler oluşturuyordu. Adımlarımızın yankısı, sanki yüzyıllardır uyuyan bir devi uyandırmaktan korkuyormuşuz gibi boşlukta silikleşiyordu.

Selim, birkaç adım önümde duruyordu. Sırtındaki gerginlik, bir yayın kirişi kadar sertti. Deri ceketi, nemli havada hafifçe parlıyor, omuzlarındaki o karanlık karizma, bulunduğu mekânı bile bir savaş alanına çevirmeye yetiyordu. Durdu. Başını hafifçe yana çevirdi; o keskin, avcı bakışları karanlığın derinliklerini tarıyordu. Kanımın, damarlarımdaki o tanımsız zehrin sızısı hâlâ içimi yakıyordu. Onunkini tattığım andan beri, dünya artık aynı görünmüyordu. Renkler daha keskin, sesler daha uğultulu, içimdeki o vahşi dürtü ise bir fırtına gibi kopmaya hazırdı.

"Korkuyor musun?" diye sordu. Sesi, kadife bir bıçak gibi karanlığı kesti. Bana doğru dönmedi ama varlığının ağırlığını ensemde hissettim.

"Korku değil," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. Adımlarım ona yaklaştı. "Sadece bu yerin... nefes aldığını hissediyorum."

Selim güldü, ama bu gülüşte neşe kırıntısı bile yoktu. Aksine, acı bir alayın yankısı vardı. "Burası nefes almaz, Azra. Burası sadece unutulanları sindirir. Ve biz, Konsey’in gözünde artık sadece birer sindirim artığıyız."

Bana doğru döndüğünde aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde azaldı. Gözleri... o gözler. İnsan değildi. İçlerinde yüzyılların birikmiş öfkesi, bir o kadar da anlatılamaz bir keder vardı. Elini uzattı, parmak uçları yavaşça yanağıma yaklaştı ama dokunmadı. Havada asılı kalan o elektrik, cildimi karıncalandırıyordu.

"Kanındaki mühür," diye fısıldadı, sesi bir sır gibi alçalarak. "Onu hissetmiyorum ama yaydığı o bozulmuş enerji... sanki tüm yeraltı dünyası senin için uğulduyor. Onlar seni arıyor. Benim intikamım ise, senin bu anahtarınla zincirlerinden kurtulacak."

"Beni bir araç olarak mı görüyorsun, Selim?" diye sordum, çenemi hafifçe dikleştirerek. "Sadece bir kapıyı açacak bir anahtar mı?"

Selim’in yüzündeki ifade bir anlığına değişti. O karanlık maske, içindeki çatışmayla sarsıldı. Bir adım daha attı, artık bedenlerimiz neredeyse birbirine değiyordu. Onun soğuk vücut ısısı, benim ateş gibi yanan tenimle tezat oluşturuyordu. Elini nihayet yanağıma koydu; parmakları pürüzlüydü ama dokunuşu yakıcıydı. Başparmağı, alt dudağımın kenarında ağır ağır gezindi.

"Eğer seni sadece bir anahtar olarak görseydim," dedi, gözleri dudaklarıma odaklanmışken, "şu an burada, bu cehennemin ortasında seninle nefesimi paylaşmazdım. Seni çoktan o Konsey'in önüne atıp, kanındaki o zehrin tadını çıkarmalarını izlerdim."

"O zaman neden?"

"Çünkü," dedi, sesi boğuklaşarak, "senin kanın benimkini çağırıyor. İçindeki o avcı... o sadece bir mühür değil, Azra. O, benimle aynı dilden konuşan bir lanet. Birbirimizden kaçmamız imkansız."

Tam o sırada, uzaklardan, yerin çok derinlerinden bir çınlama sesi geldi. Sanki devasa metalik kapılar ardına kadar açılıyor, ardından korkunç bir zincir sesi yankılanıyordu. Selim’in gözleri anında büyüdü. Elini yanağımdan çekti ve hızla belindeki hançere sarıldı.

"Geliyorlar," diye tısladı.

Etrafımızdaki duvarlar sarsılmaya başladı. Tapınağın girişindeki o kadim mühürler, üzerimdeki dövmenin ısınmasıyla birlikte parlamaya başladı. Omzumdaki o keskin sızı, tenimi parçalıyormuş gibi hissettirdi. Gömleğimin altından dışarı sızan o soluk mavi ışık, etrafımızı aydınlatırken Selim beni kendine doğru çekti, bedenini bir kalkan gibi önüme siper etti.

"Bana sıkı tutun," dedi, sesi komut veriyordu. "Buradan çıkışın tek yolu, bu tapınağın merkezine gitmek. Ama orası... orası yaşayan bir organizma gibi. Eğer anahtarın gücünü kontrol edemezsen, ikimiz de bu taşların arasına gömülürüz."

"Ya Konsey?" diye sordum, korkuyla karışık bir adrenalin damarlarıma dolarken.

"Konsey kapıda," dedi Selim, duvarda beliren uzun, bozuk gölgelere bakarak. "Ve bu sefer, sadece kanımızı istemiyorlar. Ruhumuzu, o mühürde saklı olan her neyse onu istiyorlar."

Karanlığın içinden onlarca çift kızıl göz belirdi. İnsani hiçbir yanları kalmamış, sadece saf açlıkla dolu bakışlardı bunlar. Selim, kılıcını çektiğinde metalin o tiz sesi boşlukta yankılandı. Benim içimdeki o uyuyan avcı ise kükredi. Sanki damarlarımda akan kan, kendi başına bir karara varmış gibi hareketleniyordu. Mührüm daha parlak bir ışıkla yanarken, tapınağın zemininde antik yazılar belirmeye başladı.

Selim bana baktı. Gözlerinde sadece intikam değil, tarifsiz bir arzu ve koruma içgüdüsü vardı. "Hazır mısın, Azra? Bu gece ya bu şehrin efendisi oluruz ya da sonsuza dek bu dehlizlerde kayboluruz."

Tam o anda, tapınağın tavanından bir parça koptu ve devasa bir toz bulutu ortalığı kapladı. Sisin içinden çıkan o uzun, ince silüet, Konsey’in en sadık celladına aitti. Elindeki kancalı zincirleri havada çevirirken, sesini duydum:

"Anahtar... sonunda seni bulduk. Kanın, efendimizin kadehi için hazır."

Selim, önüme geçti ve tam hamle yapacağı sırada elindeki gümüş parladı. Ancak tam o anda, yerin altından gelen korkunç bir gürültüyle zemin aniden aşağı doğru çökmeye başladı. İkimiz de boşluğa düşerken Selim havada bana uzandı, parmakları elime kenetlendi. Aşağıdaki karanlık, sanki bizi yutmak için ağzını açmış bir uçurum gibi görünüyordu.

"Sakın bırakma!" diye bağırdı Selim.

Düşerken, göz ucuyla yukarı baktım. Cellat tam tepemizdeydi ve zincirini bize doğru fırlatıyordu. Tam o an, mührümden çıkan ışık, koca bir patlamayla bütün tapınağı sardı ve karanlığın içine gömüldük.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.