Karanlık, doku kazandı. Sadece bir yokluk değil, Azra’nın ciğerlerine dolan tozlu ve rutubetli bir varlıktı. Mağaranın çöküşüyle sarsılan toprak, zihnindeki uğultuyu bastıramıyordu. Azra’nın sağ eli, dedesinden kalma o soğuk, gümüş işlemeli hançeri kavrarken, sol bileği ise bir mengene gibi sıkılıyordu. Bileğini tutan elin buz kesen soğukluğu, damarlarındaki kanın çekilmesine neden oluyordu. Bu bir insan eli değildi; parmak uçları, teninde sanki deriyle değil, çelikle buluşuyormuş hissi bırakıyordu.
"Selim?" diye fısıldadı Azra. Sesi, boşlukta bir ölü gibi yankılandı. Cevap yoktu. Sadece mağaranın derinliklerinden gelen, taşların birbirine sürtünme sesi ve uzaklarda yankılanan metalik bir ayak sesi.
Bekçiler gelmişti.
Bileğini tutan el, onu aniden karanlığın daha da derinlerine, bir kaya girintisine doğru çekti. Azra, çığlığını yutmak zorunda kaldı. Sırtı buz gibi duvara yaslandığında, karşısındaki karaltı bir anlığına hareket etti. Bir koku yayıldı: yanık barut, kurumuş kan ve toprağın kadim küfü. Selim’in kokusu değildi bu. Selim, güneşin ve fırtınanın kokusuydu; bu yabancı ise sadece mezar toprağını taşıyordu.
"Bağır," dedi yabancı. Sesi, sanki bir mağaranın derinliklerinde biriken su damlalarının yankısı gibiydi. "Bağır ve senin ruhunu teslim almalarına izin ver. Ya da sus ve içindeki o mühürlenmiş gücün seni yakıp kavurmasını izle."
Azra, dişlerini sıktı. "Sen kimsin?"
Yabancının yüzü, yukarıdan sızan soluk bir ay ışığı hüzmesiyle aydınlandı. Yaralı, beyaz bir maske gibi duran bir yüz; göz yuvaları ise boş birer uçurum. "Ben, senin reddettiğin her şeyim, Azra Korkmaz. Ben, senin o çok güvendiğin Selim Kara’nın unuttuğu bir günahım."
Dışarıdan gelen ayak sesleri durdu. Mağaranın ağzındaki toz bulutu dağılırken, Bekçiler’in zırhlarının çıkardığı o tiz, ritmik ses yaklaştı. Her adım, Azra’nın kalp atışlarını bir saniye daha yavaşlatıyordu. Selim ölmüş müydü? Yoksa mühürler, onları farklı katmanlara mı hapsetmişti? Azra, Selim’in gitmiş olabileceği düşüncesiyle içindeki o boşluğun genişlediğini hissetti. O boşluk, sadece üzüntüyle değil, aynı zamanda korkunç bir öfkeyle doluyordu. Eğer Selim öldüyse, bu karanlık dünyayı başına yıkacak gücü nereden bulacaktı?
"Onu öldürmediler," dedi yabancı, sanki Azra’nın zihnini okuyormuş gibi. "Onu sadece zamandan kopardılar. Tıpkı senin şimdi yapacağın gibi."
Bekçiler içeri daldı. Ellerindeki meşalelerin turuncu ışığı, mağaranın duvarlarında grotesk gölgeler oluşturuyordu. Liderleri, zırhının içinden süzülen soğuk bir aura ile etrafı tarıyordu. "Koku burada," dedi lider, sesi bir bıçağın kemiğe sürtünmesi gibiydi. "Mühür parçalanmış. Kızın kanındaki o kadim lanet artık dışarıda."
Azra, hançerini daha sıkı kavradı. Bileğini tutan el çekildiğinde, o soğukluk yerini dayanılmaz bir sıcaklığa bıraktı. Sol bileğindeki mühür, kor gibi parlamaya başlamıştı. Teninin altından geçen çizgiler, sanki damarları boyunca yayılan bir zehir gibi ışıldıyordu. Acı, bir çığlık gibi zihninde yükseldi ama Azra ağzını açmadı.
Bekçiler’den biri, saklandıkları oyuğa doğru yöneldi. Azra, o an karar vermesi gerektiğini biliyordu. Ya teslim olup, mühürlerini söküp almalarına izin verecekti –ki bu, Selim’in uğruna savaştığı her şeyin yok olması demekti– ya da o mühürlerin karanlığını serbest bırakıp, bir canavara dönüşmeyi göze alacaktı.
"Korkuyor musun, Azra?" Bekçi, Azra’nın gizlendiği kayanın hemen önünde durdu. Kılıcını kınından çekti. Metalin parıltısı Azra’nın gözlerini kamaştırdı. "Selim Kara artık yok. Seni koruyacak kimse kalmadı."
Azra, yavaşça ayağa kalktı. Gölgeden çıktığında, Bekçi’nin gözlerindeki o küçümseyici ifadeyi gördü. Ancak Azra’nın gözleri artık o tanıdık Azra’nın gözleri değildi. İrisleri, mührün ışığıyla kehribar renginden katran karasına dönmüştü.
"Ona bir daha asla o ismiyle hitap etme," dedi Azra. Sesi, kendi sesinden daha derin, daha eski bir tınıya sahipti.
Tam o sırada, mağaranın en derin yerinden, taşların arasından bir sarsıntı daha geldi. Bir el, toprağın içinden çıkarak Bekçi’nin zırhlı boğazına yapıştı. Azra nefesini tuttu. Bu Selim’di. Ama daha önce hiç görmediği bir Selim. Gözleri tamamen mühürlerin karanlığıyla örtülmüş, derisi ise çatlamış toprak gibi yer yer yarıklara bölünmüştü.
Selim, Bekçi’yi tek bir hamlede yere serdiğinde, Azra’ya döndü. Bakışları, bir yabancının bakışlarıydı. Aralarındaki o yoğun çekim, şimdi tehlikeli bir elektriğe dönüşmüştü. İkisi de aynı karanlığın çocukları gibi karşı karşıya duruyorlardı.
"Azra," dedi Selim, sesi bir hırıltı gibiydi. "Kaç."
"Seni bırakmayacağım," dedi Azra, hançerini yere atarak. Elleri artık kendi kendine yanıyordu. "Seninle birlikte yanmaya geldim."
Selim, Azra’ya doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe kapandığında, yer sarsılmaya devam etti. Bekçiler etraflarını sararken, Selim’in parmakları Azra’nın çenesini kavradı. Parmak uçlarındaki mühürler, Azra’nınkilerle birleştiğinde, dünyaları gerçekten değişmeye başladı. Mağaranın tavanı tamamen çökmeye başladığında, Azra kendini boşluğun içinde, Selim’in kollarında ama aslında uçsuz bucaksız bir felaketin tam ortasında buldu.
Toprak, yerini kadim bir boşluğa bırakırken, Azra’nın kulağına sadece tek bir cümle fısıldadı: "Mühürler birleştiğinde, geri dönüş yoktur, Azra. Şimdi ya birbirimizi yok edeceğiz ya da bu gerçekliği."
Tavan tamamen çöktü. Karanlık, her şeyi yuttu.