İçeriğe geç

Gece Kanı

Bölüm 13 · 4 dk okuma

Gece Kanı

Bölüm 13

Bölüm 13

Mağaranın derinliklerinde hava, paslanmış bir bıçağın tadını taşıyordu. Yer altının o boğucu, rutubetli sessizliği sadece Azra’nın hızlanan kalp atışları ve Selim’in kesik nefesleriyle bölünüyordu. Karanlık öyle yoğundu ki, birinin nerede bittiğini diğerinin nerede başladığını anlamak imkansızdı. Ama mühür... Bileklerinde, damarlarının hemen altında nabız gibi atan o kadim bağ, onları birbirine bir mıknatıs gibi çekiyordu.

Azra, elini havaya kaldırıp boşlukta bir dayanak ararken parmakları sert, soğuk bir deriye çarptı. Selim’in koluydu. Adamın teni, mağaranın buz gibi havasının aksine, içten içe yanan bir ateşle kavruluyordu. Selim, Azra’ya temas ettiği an irkildi; ancak onu geri itmek yerine, parmaklarını Azra’nın beline dolayıp kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe sıfıra indiğinde, nefesleri birbirine karıştı.

"Neden?" diye fısıldadı Azra. Sesi titriyordu ama içinde öfkeden ziyade, cevabını bildiği bir sorunun ağırlığı vardı. "O mektup... Beni bir yem olarak mı kullandın Selim? Tüm o sahte dokunuşlar, o koruyucu tavırlar... Hepsi Bekçiler’i oyalamak için miydi?"

Selim’in göğsü, acı bir sarsıntıyla yükselip indi. Karanlığın içinde gözlerini seçemiyordu ama bakışlarının üzerindeki yakıcı etkisini hissedebiliyordu. Selim, yüzünü Azra’nın boynuna gömdü. Bir anlığına sadece kokusunu içine çekti, sanki bu son nefesiymiş gibi.

"Senin için her şeyi yakmaya hazırım, Azra," dedi sesi bir hırıltıyı andırarak. "Ama kendimi yakmam gerekiyorsa, bunu yapmaktan da çekinmem. Bekçiler seni istiyor. Onlara birini vermek zorundaydım. Mektuptaki o isim... Benim ismimdi."

Azra, Selim’i sertçe itmeye çalıştı ama mühürleri buna izin vermedi. Bileklerindeki o görünmez zincirler onları birbirine daha sıkı bağladı. "Ben senin kurbanın değilim! Beni korumaya çalışırken hayatımı bir oyuncağa çevirmene izin vermeyeceğim."

"Seni korumaya çalışmıyorum," dedi Selim, aniden sesi yükselerek. Eliyle Azra’nın çenesini kavradı ve onu kendine mahkûm etti. "Seni saklıyorum. Senden, kendimden, dünyanın geri kalanından. Bu mağaradan sağ çıkarsak, seni asla bırakmayacağımı biliyorsun. Bu bir tercih değil, bu bir lanet."

Tam o sırada, mağaranın derinliklerinden gelen boğuk bir çatırtı duyuldu. Kayalar yerinden oynuyor, sanki yeryüzünün altında yaşayan kadim bir varlık uyanıyordu. Toprak titredi. Azra, dengesini kaybedip Selim’in üzerine yığıldı. Selim, onu korumak istercesine üzerine kapandı.

"Daha büyük bir şey var," dedi Selim, sesi bir anda ciddileşmişti. Elini belinden çekip ceketinin iç cebindeki hançerine attı. "Bekçiler bizi takip etmiyor, Azra. Onlar buradaki şeyi uyandırdı."

"Ne diyorsun?" Azra’nın gözleri karanlığa alışmaya başladı. Uzak bir noktada, yosun tutmuş duvarların arasında iki parlak sarı göz, birer fener gibi yanmaya başladı. Bu bir insan gözü değildi. Bu, yeraltının bekçisi, unutturulmuş bir kâbustu.

Selim, Azra’yı arkasına alarak bir adım öne çıktı. Ancak mühürleri yüzünden Azra onunla birlikte hareket etmek zorundaydı. İkili, sanki bir dansın zorunlu partnerleri gibi, o sarı gözlere doğru çekiliyorlardı. Selim’in elindeki hançer, mühürlerin yaydığı gümüşi ışıkla parıldadı.

"Sana bir söz verdim," diye fısıldadı Selim, Azra’nın kulağına. "Seni bu cehennemden sağ çıkaracağım. Ama karşılığında... ruhunu bana bağlaman gerekecek. Kabul ediyor musun?"

Azra’nın kalbi, tehlikenin soğuk nefesiyle sarsıldı. O gözler artık çok yakındaydı. Karanlığın içinden devasa bir gölge, keskin pençelerini taş duvara sürterek çıkmaya başladı. Selim’in teklifi bir kaçış yolu muydu, yoksa daha büyük bir tutsaklığın başlangıcı mı?

"Neden şimdi?" diye sordu Azra, sesi bir feryat gibi mağarada yankılandı. "Neden her şey biterken?"

"Çünkü başka zamanımız kalmadı," dedi Selim.

Karanlıktaki o büyük varlık, bir kükremeyle üzerlerine atıldı. Mağaranın tavanı çökmeye, toz ve toprak üzerlerine yağmaya başladı. Selim, son bir hamleyle Azra’nın belinden tutup onu köşeye savurdu ve kendi bedenini saldırının önüne bir kalkan gibi siper etti.

"Selim!" diye çığlık attı Azra. Ancak sesi, mağaranın gürültüsü içinde kayboldu.

Yere düştüğünde, eline sert bir şey değdi. Bu bir anahtardı. Selim’in mektupta bahsettiği o 'feda' aslında bir kilit taşıydı. Azra anahtarı tutarken, karşısındaki devasa gölgenin Selim’in omzuna geçirdiği pençeyi gördü. Kanın, zemindeki kadim sembollerin üzerine damladığını izledi.

Selim, acı içinde ama kararlı bir ifadeyle Azra’ya baktı. "Kilidi aç! Hemen!"

Azra’nın elleri titriyordu. Eğer kilidi açarsa bu kâbus bitecekti, ama Selim’i o pençelerin arasında mı bırakacaktı? Mühürleri, Selim’in çektiği acıyı Azra’nın zihninde bir şimşek gibi çaktırdı. Genç kadın, anahtarı taş duvardaki oyuğa yerleştirdi. Duvar inlemeye başladı, sanki dünya ikiye ayrılıyordu.

Tam anahtarı çevirdiği an, mağaranın tavanı tamamen çöktü. Selim’in çığlığı, toprak yığınının altında boğuldu. Azra, gözlerini kör eden bir ışığın ve toz bulutunun içinde tek başına kaldı. Karanlık geri gelmişti, ama bu sefer Selim’in sıcaklığı yanında yoktu.

Sessizlik, bir bıçak gibi Azra’nın ruhunu kesiyordu. "Selim?" diye seslendi, karanlığa doğru. Cevap gelmedi. Sadece derinden gelen, ritmik bir kalp atışı sesi... Ama bu, Selim’in sesi değil, mağaranın altındaki o kadim varlığın ritmiydi. Azra, karanlığın içinde el yordamıyla ilerlerken, parmaklarının ucunda soğuk bir şey hissetti: Selim’in bıraktığı hançer, hâlâ sıcaktı.

Ve sonra, karanlığın içinden bir el Azra’nın bileğini tuttu. Sıkı, buz gibi ve hiç bilmediği bir güçle.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.