Alaz’ın dizlerine çöken dünyası, fırtınanın camlara vurduğu o gece tam anlamıyla sarsıldı. Deniz’in hastalığını öğrenmek, yıllardır biriktirdiği tüm planları, kırgınlıkları ve gelecek hayallerini bir anda hükümsüz kılmıştı. Artık yarınların bir önemi yoktu; sadece "şu an" vardı.
Gece boyunca Alaz dükkândan bir an olsun ayrılmadı. Şömineye attığı odunların çıtırtısı, ikisinin de göğsünde atan hırçın kalplerin ritmine karışıyordu. Deniz, üzerindeki battaniyeye sarınmış, Alaz’ın onu izleyen ıslak gözlerine bakıyordu.
"Neden bana daha önce söylemedin?" dedi Alaz, sesi kırık ama yumuşacıktı. "Seni bulduğum an kaybetme fikriyle nasıl baş edeceğim ben?"
Deniz oturduğu yerden yavaşça kayarak Alaz’ın yanına, ahşap zemine oturdu. Yüzünü Alaz’ın avuçlarının içine aldı. Teni hâlâ solgundu ama gözlerindeki tutku, ölümün gölgesini bile silip süpürecek kadar güçlüydü.
"Seni acımla değil, sevgimle hatırlamanı istedim Alaz," dedi Deniz, gözlerinin içine bakarak. "Sekiz yıl boyunca birbirimizden ayrı yaşayarak yeterince öldük zaten. Şimdi yaşama sırası bizde. Ne kadar sürerse sürsün..."
Bu sözler Alaz’ın içindeki son savunma duvarını da yıktı. Artık korkuya yer kalmamıştı. Alaz, yıllardır özlemini çektiği kokuyu içine çekerek Deniz’e doğru eğildi.
İki kırık ruhun Dudakları birleştiğinde, dükkândaki zaman tamamen durdu. Bu öpücükte ne geçmişin kırgınlığı vardı ne de geleceğin belirsizliği. Sadece sekiz yıllık bir hasretin, kavuşmanın ve vazgeçmeyişin yakıcı sıcaklığı vardı. Birbirlerine sarıldıklarında, sanki kasabadaki fırtına dinmiş, ikisi tek bir vücut olmuştu.
Alaz o gece ilk kez Deniz’i kaybetmekten korkmak yerine, ona sahip olduğu her saniyenin şükrünü yaşadı. Yıllardır biriktirdiği çizim defterini masadan aldı, Deniz’in eline tutuşturdu.
"Bu sayfalar bitti Deniz," dedi Alaz, gözlerinin içine bakarak. "Yarından itibaren seninle yeni bir defter açıyoruz. Ve o defterin her satırını sadece yaşayarak dolduracağız."