Karanlıkta saklanan sırlar gecenin koynuna girip, siyahlığı üstüne örtü edinmiş. O karanlıkta parlayan ışıklar ;şehrin ışıkları. Uğur böcekleri gibi pırıl pırıl, rengarenk mi dese? Sessizlik; hiç bu kadar azap verici olmamıştı oysa.
“Neden?”
Fısıldadı, öyle karışıktı ki zihni. Hatıralar kör kuyulardan hortlayarak çıkarken sakin kalabilmek, eskisi gibi güçlü olabilmek...
“Hayır!”
Bağırdı. O hâlâ güçlüydü.
“Yoksa değil miyim?”
Bir kurt süzüldü gizlice zihnine. Kıvrılarak süründü en kuytu köşelere. Alnında biriken terler korkudan olabilir miydi?
Ya bu parlayan ışıklar cenaze arabasının farları olsaydı?
Yutkundu ; adem elması inip kalktı, lurk diye bir ses kuyuya salındı. Dizlerine çektiği bacaklarını uzattı. Dar mekanda ayakları çelik duvara çarptı. Çıkan ses yankılandı, sarı bozkırda yayıldı. Dağlara çarptı, geri sekip yeniden kuyuya döndü.
“İşin bitti hı gardiyan, ne dersin?”
Aptal ses başlamıştı yeniden fısıldamaya. Hızlı hızlı sallanmaya başladı. Her salınışında karnı, yarı bükük dizlerine çarpıyordu.
Başını ellerinin arasına aldı.
“Kes sesini! Yeter artık karı gibi dır dır ettiğin. Yıllardır bırakmadın yakamı!”
Arsızca kıkırdadı kafasındaki ses.
“Ben olmazsam sen de olmazsın biliyorsun bunu.”
Hıçkırdı.
“Sensiz geçirdiğim bir anım oldu mu ki? Hep sen vardın, ağlarken gülerken, koşarken yürürken ve sürünürken.”
“Yanarken de vardım, ölürken de olacağım.”
Güldü, gülüşü duvara çarpıp sekti, yeniden kulağını buldu.
“Bir doğarken, bir de ölürken kimsesiziz, o zaman yanımda olamazsın ve ben belki huzur bulurum.”
“Senin huzurun benim gardiyan. Ne diye didişirsin benimle?”
“Belki hoşuma gidiyordur, belki konuşacak hiç kimsem yoktur. Belki, belki ve belki. Hep belkilerle ölüp gideceğim.”
Ses sustu. Ne zaman yüreği kabarsa, ne zaman kendini sorgulasa kaçardı zaten.
“İş başa düşünce ortaya çıkarsın. “
Homurdandı, ayağa kalktı. Bu mekan iyice sıkıcı olmaya başlamıştı. Duvarlara baktı ilk defa bakar gibi.
“ Bu limandan da demir alma vakti geliyor.”
Basamaklara doğru yürüdü. Tak tak tak...
Eskiden bu güne kalan tek alışkanlığıydı kösele ayakkabılar.
Tak, tak, tak...
Gıcırtıyla açtı demir kapıyı. Temiz hava yüzüne vurdu. Karanlık çarptı yüzüne rüzgârla birlikte. Bozkırın kokusunu çekti içine burun delikleri kabararak.
Yürüdü, kuru otlar çıtırdadı ayaklarının altında. Ağustos böcekleri cırladı sonbaharın serinliğinde. Yıllar geçmişti üstünden, aynı mevsim, aynı ay... Sessiz ovada bir kahkaha patlattı.
“Senei devriyelerini okutsa mıydım?”
“Bazen diyorum...”
Tek kaşı havaya kalktı. Sesin sözünü yarım bırakması da neyin nesiydi?
“Bazen ne?”
“Seni terk etse miydim o gece?”
Yürümeyi bıraktı ; rüzgar yüzünü yalayıp geçti. Kendi nefes sesini duydu. Sustu, cırcır böcekleri öttü. Kurbağalar vırakladı. Sustu.
Yeniden yürüdü adımları öfkeli.
“Bir sen kalmıştın gitmedik, sen de git!”
Ses sustu, gardiyan sustu. Kurbağalar vırakladı. Kuru otlar hışırdadı...



