İçeriğe geç

GARDİYAN

Bölüm 13 · 8 dk okuma

GARDİYAN

Bölüm 13

Göldeki ceset

Tarık, Figen ‘e, “Ne yaptın sen? “ dercesine acı çekiyormuş gibi baktı. Ayhan, işinin bittiğini düşünürken dudaklarını ısırdı. Süleyman ise bakışlarını Tarık, Ayhan ve Figen üçlüsü arasında gezdiriyordu.

“Sen kimsin kızım? “

Süleyman ‘ın gür ve otoriter sesi Figen ‘i ürkütmüştü. Tarık’a imdat isteyen bakışını iletirken Tarık’ın, “Gelinin sayılır dayı, “demesi ortamdaki gerilimi azalttı. “Böyle güzel gelinim vardı da daha önce niye tanıştırmadın yeğenim? “ Süleyman’ın çatılı kaşları düzelip gülümserken Figen’in yüzü utançtan kızarmıştı.

“Fırsat olmadı dayı, “dedi Tarık.

“Geç olsun da güç olmasın dayı, “ diyen Figen Süleyman’a yaklaşıp iri ellerini tutup dudaklarına götürüp öptü, ardından başına götürüp alnına yasladı.

“Berhudar ol kızım,” diyen Süleyman da Figen’in yanaklarından öptü.

“Gelin lafını duyunca dayımız hemen sarıldı öptü, beni az kalsın dövecek sandım.”

Ayhan’ın cümlesi Süleyman’ın, Tarık’ın ve Figen’in bakışlarını üstüne çekerken üçü de sessizdi. Ayhan’ın ciddi olup olmadığını çözmeye çalışan bakışlar Ayhan’ın, “Doğru değil miyim dayı? “ demesiyle kahkahalara karıştı. Süleyman, karşısındaki bu yüreği saf gövdesi büyük genci kollarına alıp sardı. Ayhan da sarılmaya karşılık verdiğinde bu çocuktan zarar gelmeyeceğine emin olmuştu. Tak, tak, tak... Kapıya vurulma sesini duyduklarında, “Yol geçen hanına döndü mübarek, “ diyerek Tarık kapıyı açtı. Adnan komiser yüzünde Tarık’ın çözemediği bakışıyla karşısında duruyordu.

“Bir haber mi var abi? “

Adnan sıkıntıyla nefesini ağzında tutup yanaklarını şişirdi, geri üflerken, “Maalesef evlat, gölde bir çocuk cesedi bulunmuş. Seni almaya geldim, “ dedi. Tarık’ın yüzü sararıp soldu, dudaklarını araladı ama harf dahi çıkmadan bedeni külçe gibi yere yığıldı. Tarık’ın yere yığılmasıyla, “Tarık! “ diye haykırarak yanına koşan Figen’i Süleyman ve Ayhan takip etti. Tarık’ın başını yerden alıp dizine yasladı Figen. Ayhan, “Uyan kardeşim ne oldu sana? “ derken Süleyman Adnan Komisere, “Ne dediniz de çocuk bu hale geldi? “ diyordu.

“Gölde çocuk cesedi bulunmuş, onun için geldim deyince bayıldı. “

Adnan’ın sıkıntısı iyice artmıştı. Tarık’ı oraya götürmek zorundaydı hem de en kısa sürede. Adli tıbba gitmeden önce cesedi görmesini istiyordu. Süleyman, “İnsan alıştıra alıştıra söyler komiserim, böyle dan diye söylenir mi? Siz polisler biraz düşüncesiz olabiliyorsunuz. “

Adnan mahcup olmuştu karşısında yaşça kendinden büyük olduğu belli olan adama karşı.

“Alıştıra alıştıra söyleyecek zaman yok beyefendi, cesedin teşhis edilmesi gerekiyor. Çocuğu kaybolan bir diğer aile de oraya geliyor. “

Tarık, yattığı dizde hafifçe gözlerini aralayarak kendine geldi. Süleyman ve Adnan’ın konuşmaları belleğinde anlam kazanarak yükseliyordu.

“Acelesi ne onu anlamadım ben komiserim, hastaneye kaldırıldıktan sonra da pekala teşhis edilebilirdi. “

Adnan, alnında biriken terleri elinin tersiyle sildi.

“Bizim de kendimize göre sebeplerimiz var beyefendi, size bunları anlatamam şu anda. Hem siz kimsiniz, bu çocukların neyi oluyorsunuz? “

Adnan kendi ağlarına girmek üzere olan topu kontra ataktan çevirmeyi başaran futbolcu edasıyla kollarını göğsünde kavuşturdu. Süleyman, karşısında atağa geçen polise fire verecek değildi.

“Dayılarıyım komiserim, “ dedi sanki Cumhurbaşkanının dayısıymış gibi kasım kasım kasılarak.

Ayhan ve Figen kapının önünde birbirlerine adeta meydan okuyan koca adamları ağızları açık izlerken iyice ayıkan Tarık olaya müdahil oldu.

“İkiniz de susun,” dedi. Adnan ve Süleyman ayağa kalkan Tarık’ın sararmış yüzünde acının koyu gölgelerini görürken sustular. “Hadi gidelim komiserim, “ diye devam eden Tarık, açık kapıdan dışarı çıktı. Onun arkasından sırayla Adnan, Süleyman, Ayhan ve Figen de evden çıktı. Kapıyı kapatma görevi üstüne kalan Figen, kapıyı çektiği an koyu bir gölgenin kapı aralığından baktığını görür gibi oldu.

Adnan ekip otomobilinin sürücü koltuğuna yerleşirken yanına Süleyman oturdu. Arka koltuğa diğerleri yerleşti. Otomobilin tekerlekleri dönerek aparttan uzaklaşmaya başladığında hepsini korku kaplamıştı. Görecekleri çocuk Buğra mıydı? Diğer ailenin çocuğu çıkması için dua ettiğini fark eden Ayhan kendinden utandı. Onların canı yanarken sevinmek ne kadar etik olurdu bilmiyordu ama ateşin düştüğü yeri yaktığı gerçeğini de yadsıyamıyordu. Ola ki bulunan çocuk Buğra olsa diğer ailede ufak da olsa mutluluk hissedecek, kendi evlatları olmadığı için sevineceklerdi.

Otomobil sirenlerini çalmadan, bozkırın ortasında sessiz tekerlek dönüşleriyle ölümün vuku bulduğu alana erişmeye çalışırken Figen içten içe pişmanlık duygusuyla boğuşuyordu. Eğer çarşıya gitmeseydi Buğra’nın yanında o kalacak, belki de Buğra hiç kaybolmayacaktı. Ayhan’ın dikkatsizliği yüzünden onun başına bir şey gelirse en az Figen de Ayhan kadar vicdan azabı çekecekti. Öte yandan hiç sahip olmadığı kardeşini kaybetmiş gibi hissediyordu. Gamzeli yanakları, sevgiyle bakan gözleri, sarı ve yumuşacık saçları... Gözleri doldu Buğra’nın yüzü gözlerinin önüne gelince.

Tarık başını cama yaslamış, içinde kopan fırtınaları dindirmeye, kendi kendine teselli vermeye çalışıyordu. “Kardeşim olamaz! “ diyordu mantığı. “Göle nasıl gidecek tek başına hem, “diyordu. Babası kaçırsa neden göle atsın ki? Diyordu. “diğer ailenin çocuğudur, “diyordu. Gözlerinden gizlice süzülen damlalar dudaklarına yol bulup akıyordu. Boğazından kaçan hain bir hıçkırık ağladığını diğerlerine belli ediyordu. Tekerlek dönüyor, Adnan sımsıkı direksiyonu kavramış önüne dikkatle bakıyordu. Süleyman gözlerini yolda dikili olan tabelalardan ayırmıyordu. “Göl, “ yazan tabelanın yanından geçip gittiklerinde yüreğine ağırlık gelip yerleşti. Kardeşinin emanetlerinden birini kaybetmiş, koruyamamış olmaktan korkuyordu.

İki saate yaklaşan yolcuğun ardından gölün bulanık suyu göründü. Hepsi göl kıyısına toplanan kalabalığı izliyordu. Arama kurtarma ekipleri, başlıklarını çıkarıp kıyıda bekleyen balık adamlar, kalabalık sivil halk ve gazeteciler... Adnan motoru susturup araçtan indiğinde diğerleri de dizleri titreyerek araçtan indiler. Tarık her an düşüp ölecekmiş gibiydi. Beti benzi atmış, elleri yumruk şeklini almıştı. Kalbi, aklı, ruhu; tüm varlığı ayağa kalkmış dua ediyordu.

“Allah’ım lütfen kardeşim olmasın, Buğra olmasın, lütfen lütfen lütfen! “

“Gelin hadi, yürüyün, “ diyen Adnan’ın arkasından hepsi itaatkarca yürüdü. Tek sıra halinde kalabalığı yarıp geçerken bir kadının feryadını duydular.

“Yavrum mu o benim? Ozan'ım mı söyleyin? “

Kalabalıktan sıyrılıp sarı şeridin içine girdiler. Kıyıda dizlerini döverek ağıt yakan kadının eşarbı başından kaymış, çiçekli şalvarı kum ve çamura bulanmıştı. Yüz metre ileride ceset torbasına konan bedeni görmeye takati kalmamıştı.

Figen, eliyle ağzını kapatıp sessiz ağlayışıyla kadına eşlik ederken Tarık durakalmış, ayakları kuma saplanmıştı. O Buğra olamazdı, olmamalıydı. Kadının canhıraş feryadı yüreğini kasıp kavursa da bencillikten yüreği sökün etmiyordu. Buğra olmasın da kim olursa olsundu. Ayhan Tarık’ın hemen arkasında, elini kolunu nereye koyacağını şaşırmıştı. Kadının feryadına bir yenisi eklendi.

“Kardeşim mi, Ozan mı anne? “

Aşağı yukarı Tarık’ın yaşlarındaki genç adam annesinin yanına diz çöküp kadına sarıldı. Polis memurlarından birisi gelip ikisinin de omzuna ellerini koydu. Süleyman ne konuştuklarını anlamasa da tahmin edebiliyordu.

“Görmeden onun olup olmadığını bilemezsiniz, “ diyor olmalıydı.

Kadının yanına çöküp kalan genç polis memurunun yardımıyla ayağa kalktı. Kumların ve çakılların arasında sarsak adımlarla torbaya doğru yürüdü. Bir eli yüreğinin üstünde, diğer eli ağzını kapatmıştı. Dizleri bükülüyor, düşecek gibi olunca memur kolundan tutuyordu. Tarık’a asırlar gibi gelen bir süreden sonra genç adam torbaya ulaştı. Maktulün başındaki görevliler torbayı açınca gencin sesi onlara kadar ulaştı.

“Hayır, hayır, hayır kardeşim değil! Değil, değil kardeşim değil olamaz... “

“Buğra,” diyerek yere çöken Tarık, artık emindi. Onların çocukları değilse kesin Buğra’ydı.

Adnan, Tarık’ın omuzlarına ellerini abi şefkatiyle yerleştirdi. Böyle bekleyerek sadece işleri geciktirir, bilinmezlik ise daha fazla can yakardı.

“Tarık, hadi sen de bak. Buğra mı değil mi? “

Kumların üstüne çöküp kalan bedenini Ayhan’ın yardımıyla ayağa kaldırdı. Yürüdü, bu yürüyen, adım atan uzvu onun muydu? Bu göğüs kafesinde çırpınmaya devam eden organ onun muydu? Hala nefes almaya devam eden akciğerleri kimindi? Nasıl yaşıyordu Tarık? Neden ölmemişti? Acıdan ölmez miydi insan? Ayak tabanları yerden kalkmadan sürüne sürüne siyah torbaya yaklaşıyor, yaklaştıkça Tarık’ın korkusu büyüyordu. Hazır değildi bir ceset görmeye. Hele ki Buğra’nın cesedini görmeye. Durdu, sadece birkaç metre kalmıştı ulaşmasına. “Hadi,” dedi sesinin rengini algılayamadığı birisi. Adnan bunca yıllık mesleğinde bir çok ceset görmüş, türlü türlü suçla karşılaşmıştı fakat bu başkaydı. Tarık’ın nasıl baş edeceğini bilmiyordu.

“Umarım kardeşi değildir,” diye düşünürken buldu kendini. Ne ara sevmişti bu genç çocuğu bilmiyordu. Tarık kendine ait olmasını istemediği ayaklarını sürüdü yeniden. Ruhu bedenini terk etmiş gibiydi, yorgun, harap, bitmiş. Siyah torbanın dibine gelince durdu yeniden. Eğilmeye, o yüze bakmaya yetecek yürek var mıydı, varsa neredeydi? Tarık yüreğini hissedemiyordu. Görevli memurun açtığı fermuarın sesi beynini delip geçti. Gözlerini sımsıkı kapatıp açtı. Gözyaşları durmaksızın akarken sarı saçlar yüreğini yaktı. Buğra mıydı? “Hayır,” dedi. Eğildi, yakından bakmalı, iyice emin olmalıydı. Her hareketi ağırdı. Usulca baktı harap olmuş yüze. Elini ağzına kapattı. Hıçkırıkları avucunun içinden kaçıp diğer kulaklara ulaştı. Minicik yüze ait minicik dudaklara fermuar dikilmişti. Dikişlerin etrafı morarmış, kabuk tutmuştu. Göz altlarına çizikler çekilmiş, kara birer kesik izi oluşmuştu. Su temizlemese kim bilir yüzü ne haldeydi. Yanaklarındaki morluklar koyulaşmış, neredeyse iyileşme evresine girmişti.

“Buğra değil, “ dedi elini ağzından çekmeden. Ayağa kalkan midesini yerinde tutmaya çalışarak geri geri çekildi. Adnan, hemen Tarık’ın yanında yerini aldı.

“Emin misin? Diğer ailede kendi çocukları olmadığını söylüyor. “

“Eminim abi, Buğra’nın sağ kulağının kepçesinde beni vardı, bu çocukta yok.”

Ayhan, Süleyman ve Figen hızlı adımlarla Tarık’ın yanına geldiler. Ayhan koluna girdi, Süleyman omzunu kavrayıp sıktı. Figen onca insanın içinde sarılmaktan utanıp, gözleriyle sarıldı. Hepsi bir ağacın altına sığındı. Siyah torbanın yanına yaklaşan bu kez anneydi. Tarık gözlerini bir saniye ayırmadan onu izliyordu. Güllü dallı şalvarı annesini hatırlattı, başından kaymış eşarbı, perişan yüzü, tutmayan dizleriyle yürüyordu. Arada düşecek gibi oluyor, sonra yeniden yürüyordu.

“Allah’ım ona yardım et! “ dua ediyordu dudakları kıpır kıpır. Ağlıyordu kadın. Nihayet ulaştı torbaya, eğildi, baktı. Dua yüklü dudaklardan bir figan yükseldi. Elleri saçlarını yoldu, dizleri bedenini taşımayı bırakıp büküldü. Yere çöken bedeni minik bedeni kucakladı.

“Yavrum, Ozan’ım, kuzum, kim kıydı sana annem, kim kıydı meleğim? Allah belasını versin! Allah belasını versin! “

Koynuna bastı meleğini, eğildi gözlerini öptü. Saçlarını kokladı. Elini incitmeye korkarak dudaklarının üstünde gezdirdi. Yine sarıldı, yine öptü. Tarık ağladı, Figen ağladı, Adnan, Ayhan, Süleyman, herkes ağladı, bir kişi izledi. İzlediği yerden görünmeden kaybolup gitti. Kimse görmeden, kimse bilmeden.

Bölüm sonu

7 yorum