“Bizi bul! “
“Hih! “ diyerek yatağında doğruldu. Göğsü inip kalkıyor, sabahın serinliği olmasına rağmen alnından ter damlıyordu. Neydi gördüğü şeyler? Kabus olmadığını bilecek kadar aklı başındaydı ama yatağa nasıl girdiğini, uykuya nasıl daldığını hatırlamıyordu. Yorganını kenara iteleyip ayaklarını ranzadan sarkıttı. Yere değmeyen ayaklarına hayalet görmüş gibi bakıyordu. “Ranza ne alaka ya? “ düşünürken odasının geri kalanına göz attı. Karşısında iki katlı ranza, beton zemin, daha dün ahşap olan kapısı çelik...
“Hala rüyadayım, uyanmış olamam. Bu gerçek olamaz! “ derken buldu kendini. Yüzü kirece dönmüş, boğazı ham ayva yemiş de takılı kalmış gibiydi. Odanın kapısı gıcırtıyla açıldığında başını zoraki o yöne çevirdi. Kapı usulca aralanırken kimi göreceğini merak ediyordu. Kapı tamamen açıldığında sarı benizli, esmer bir oğlan içeri girdi. Tarık’a otuz iki diş sırıttı.
“Lan daha uyuyor musun sen? Kalk çabuk! Müdire hanım sayım yapıyor. Koş hadi, “ diyerek gelişinin yavaşlığının aksine hızla gitti. Tarık, gözleri açılmış, donmuş bakışlarla onun arkasından bakıyordu. Bu çocuk öyle tanıdık gelmişti ki. Üstelik hayatında hiç görmediğinden adı gibi emindi. Ranzadan atlayarak ayaklarını zeminle buluşturdu. Alttaki yatağa oturmayı planlarken yorganın altında yatan beden yüreğini hoplattı.
“Buğra, “ diyerek yorganı bedenin üstünden aldı. Arkası dönük uyuyan beden telaşla ayıldı. Yatakta oturur vaziyete geçen beden Tarık’ın yüzüne baktı ve gülümsedi. “Bende o geldi sanıp korktum abi. “
Tarık, “O kim? “ diyebildi karşısında Buğra’nın neredeyse kopyası gibi olan çocuğa gözleri buğulanarak bakarken. “O işte, gardiyan,” dedi çocuk omzunu silkeleyerek.
“Gardiyan? “
Tak tak, tak tak, tak tak tak... Kapı kırılırcasına dövülürken sıçrayarak uyandı. Bir an nerede olduğunu kavramakta güçlük çekerken odasının bildiği şekli onu kendine getirdi. Kapı hala dövülmeye devam ediyordu.
“Geldim geldim! “ diyerek yataktan kalktı ve sarsak adımlarla kapıya ulaştı. Anahtarı kilitte döndürüp açtığında Ayhan endişeyle yüzüne bakıyordu.
“Öldün mü abi ya, bu ne uykusu allasen? Yarım saattir kapıyı dövüyorum. “
Ayhan yarı kızgın yarı endişeli ses tonuyla Tarık’a azar çekerek içeri girdi. “Sızıp kalmışım kardeşim, duymadım kusura bakma.”
Ayhan’ın ardı sıra kapıyı kapatıp mutfağa yürüdü. Ayhan çoktan kanepeye kurulmuştu. “Bir haber var mı? “ dedi sanki ilk kez görüyormuş gibi mutfağı incelerken. Tarık da gelip yanına oturdu. Üzerinde hala dünkü kıyafetleri vardı. “Üzerini değiştirmeden uyumuş olmalı, “ diye düşünürken Tarık’ın kirece kesmiş yüzüne baktı.
“Hiçbir şey yok,” diyen arkadaşının omzuna kolunu atıp kendine çekti. “Bulunacak kardeşim inşallah! “
“Bilmiyorum Ayhan, öyle garip şeyler oluyor ki ne düşüneceğimi bilmiyorum. “
Tarık’ı kendinden uzaklaştırıp yüzüne baktı. “Garip derken kast ettiğin ne kardeşim? “
Ayhan’ın yüz ifadesi Tarık’ı tedirgin etti. Sanki bir şeyler biliyormuş gibiydi.
“Ev, evde tuhaf bir şeyler var, “ demekle yetindi. Gölgelerden bahsedip etmemek arasında kararsızdı.
“Senin kanlı tişörtün gibi bir tuhaflık mı? “
Tarık ağzı açık ona bakakaldı. Kanlı tişört demişti. “Ne kanı, ne tişörtü abi? “
Bütün gün ve gece uykusundan eden olayın açıklamasını nihayet alacağını düşünen Ayhan da Tarık gibi şaşkındı. “Nasıl yani farkında değil misin? “
“İnan şu an neden bahsettiğini bile anlamadım.”
“Dün, sen kapıyı Adnan komisere açtığında sırtında leke gördüm. Uzaktan ne olduğu belli olmuyordu ama yaklaştıkça kan olduğunu anladım. Emin olmak için sırtına dokundum ve elime bulaşan şey kandı. Polisin yanında dile getirmek istemedim. Düşünsene kardeşin kayıp ve senin tişörtüne kan bulaşmış. “
“Sonra neden bahsetmedin? “
“Zaman mı oldu abicim, hem kandan daha tuhaf olan bir şey daha var. “
Tarık’ın heyecandan boğazı kurumuştu. “Ne? “ dedi.
Ellerimi yıkamak için banyoya girdim. Elimi yıkarken aynadan arkamda bir gölge gördüm. “
Tarık sevinsin mi üzülsün mü bilemedi. Sevindi çünkü gölgeleri gören tek o değildi ki bu akıl sağlığı yerinde demekti. Üzüldü çünkü gölgeler gerçekse dün gece ve bu sabah yaşadıkları da gerçekti. İdrak ettiği gerçekle nutku tutuldu.
“O gölgeler biz geldiğimiz günden beri var, “ diyebildi.
“Onlar ne, hayalet ya da ne bileyim üç harfliler mi? “
Ayhan kendini biraz rahatlamış hissetti. Anlatmadan önce Tarık’ın sen delisin bakışları atıp alay edeceğinden emindi.
“Hayalet mi bilemem ama sanırım üç harflilerden değiller. Zararsız gibi duruyorlar. “
“Babaannem onların da iyisi kötüsü varmış derdi. Bunlar iyilerden olmasın? “
Tarık arkadaşına, “Saf mısın oğlum, “ bakışları atarken aslında onun ne kadar saf olduğunu bir kez daha anlıyordu.
“Ben onların taiften olduklarını düşünüyorum.”
“Ha?“ diyen Ayhan apışıp kalmıştı. Hayatında ilk kez duyduğu taif sözcüğü ona çok yabancıydı.
“Taif halkı hakkında pek bir şey bilinmez. Bilinen tek taif Peygamber Efendimizin Taif yolculuğu ve orada yaşadığı olaydır. Kuran’ı Kerim’de de anlatılmış olay. “
“Evet, ben de biliyorum o olayı. Taif halkı Efendimize hakaret etmiş, taşlamışlar hatta. Bir köle yardım etmişti adı da... Neydi ya hatırlayamadım bak,” Ayhan bildiği olayı anlatan Tarık’ın konuşmasına karışmadan edememişti fakat isim hafızasının zayıflığı kendini burada da kendini belli etmişti. “ Hz. Addas’tı. “ Tarık ismi söyleyince Ayhan da bir aydınlanma yaşamıştı. “He işte o, “ dedi.
Peygamberimiz orada bir dua etmiş: “Allah’ım! Yeter ki, Senin gazabına uğramayayım. Ne çekersem ona katlanırım. Fakat senin af ve mağfiretin bunları bana yaptırmayacak kadar geniştir.” tamamı bu değil elbet ama sana anlatacağım olayın çıkış noktası duanın bu bölümüdür. “
“Ne güzel dua etmiş Efendimiz, “ dedi Ayhan ve ekledi, “ buradan nasıl bir olaya bağlayacaksın merak ettim valla kardeşim. “
Tarık hafif tebessüm etti. “ Rivayete göre ne zaman bir mazlumun başı sıkışsa bu duayı edermiş. Dünya hayatında beladan kurtulamayan ve belanın nedeniyle ölüme kavuşan mazlumlar iki dünya arasında bir yere gidermiş. Gittikleri yerin adına taif denirmiş. Taifte kalan yarı ruh, yarı insan halinde olurmuş. Tabii bu rivayete göre taif halkından hiç kimse dünyadaki belayı veren kişi cezasını bulmadan öteki dünyaya geçiş yapamazmış. “
Ayhan dikkatle dinliyordu ve aklından çıkarımlarda bulunuyordu.
“Yani sen diyorsun ki bu gölgeler taiften gelme ve belayı getiren kişinin cezasını çekmesini istiyorlar. “
“Aynen öyle kardeşim, benim tahminim bu yönde ki bu sabah yaşadığım olay da bunu neredeyse kanıtlıyor.”
“Ne yaşadın? “ dedi Ayhan. Merakı ve heyecanı sesinden okunuyordu.
“Uyandığımı düşündüğüm anda beni bir yere götürdüler. Sanırım bir yurt odasıydı. Müdire hanım filan dediler. Çok gerçekçiydi, bir an kendimi gerçekten orada gibi hissettim. Buğra’ya çok benzeyen küçük bir çocuk, gardiyan diye birinden bahsetti. “
“Bela o olabilir mi diyorsun? “
“Yüzde doksan o. Aklıma ne geliyor biliyor musun? “
Ayhan işi gırgıra vurmayı deneyerek, “ Nereden bileceğim henüz zihin okuma yeteneğim gelişmedi, “ dedi ve güldü. Tarık da arkadaşının çabasının boşa olmadığını kanıtlayarak güldü.
“Diyorum ki Buğra’yı kaçıran da aynı kişi olmasın? “
“Yok devenin nalı! “ Tarık, Ayhan’ın tepkisine kahkaha attı ama kahkahası boğazına takılı kaldı. Buğra kayıpken nasıl da gülebilmişti? Nasıl bir abiydi ki dudakları gülmek için aralanmıştı? Ayhan Tarık’ın içine düştüğü ruh halinden habersiz, “O gölgeler Allah bilir kaç yıl önce öldü. Hem daha bundan emin bile değiliz. Varsayalım ki tahminin doğru, gardiyanı nasıl bulacağız? Adnan abiye ne diyeceğiz? “
Tarık başını ellerinin arasına alıp ayaklarını koltuğa çekti.
“Bir bilsem abicim bir bilsem.”
Ayhan ağzını açıp, “Figen’e anlatalım, “ diyecekti ki kapı çaldı. “İyi insan lafının üstüne gelir derler Figen daha adını anmadan geliyor, “ diyerek ayağa kalkan Ayhan kapıyı açmak için yürüdü. Kapının kulpunu aşağı eğip kapıyı araladığında karşısında gördüğü adam onu şaşırttı. Gür kaşlı, gür bıyıklı, esmerlik sınırını aşıp zencilik boyutuna ulaşmış en fazla elli yaşında gösteren, zayıflıktan yanakları çukurlaşan adam ters bakışlarla Ayhan’ı inceliyordu. Ayhan ağzını açıp bir şey diyemeden, “Tarık yok mu yeğenim? “ diyen adam pantolon ceplerine sokulu ellerini çıkarıp ceketinin önlerini tuttu.
“İ- içeride amca, “ kekeleyerek konuşan Ayhan başını çevirip Tarık’a seslenecekti ki adam Ayhan’ı iteleyip içeri daldı. Kaşı bıyığı gibi gür olan sesiyle, “Tarık! “ diyen adamın sesini duyduğu an yerinden doğrulan Tarık, “ Hoş geldin dayı, “ diyerek adama yer verdi.
“Buyur dayı otur. “
Koltuğa kurulup oturan adam Ayhan’a şüpheli bakışlarla bakıyordu. Tarık’a, “ Bu kim? “ der gibi tek gözünü kırptı. Tarık anın şaşkınlığından tanıştırmayı unuttuğu ikiliyi, “ Dayı, bu arkadaşım Ayhan, Ayhan, bu da Süleyman Dayım. Anne tarafımdan tanıdığım tek akrabam,” diyerek tanıştırdı.
“Arkadaşın olayları biliyor anlaşılan, “ Süleyman önemli bir şeyler söyleyeceğinin ilk sinyalini verirken Tarık elini Ayhan’ın omzuna atıp, “Merak etme dayı, Ayhan benim kardeşim gibidir, “ derken Buğra’yı hatırladı. Kim bilir şimdi nerede ve nasıldı? “
“Yeğenim,” deyip sustu Süleyman. Sıkıntılı hali kötü bir haberin habercisi gibiydi. “Evet dayı, “dedi Tarık. Gözleri dayısının siyah irislerine odaklanmıştı.
“Baban olacak adam hastaneden kaçmış. “
Tarık’ın kalbi tekledi. “Nasıl kaçmış? “ dedi ama bu sorudan çok dehşet ifadesiydi. Aklına süzülen ihtimal yüreğini burgu gibi oyuyordu. “Dayı, “ dedi. “ Buğra kayıp. “
Süleyman duyduğunu idrak etmek için kaşlarını çattı. Bakışları atmaca gibi Tarık’ı süzüyordu. “Ne zaman kayboldu? “
“ Dün, okuldan eve geldikten sonra. “
Süleyman öfkeyle ayağa kalktı. “ Sen ne halt ediyordun yeğenim! Parmak kadar çocuğu nasıl kaybedersin? “
Ayhan bağıran adamın az sonra yakasına yapışıp kendini döveceğinden emindi. Eli ayağına dolaştı. Süleyman Tarık’ın üstüne yürürken önüne geçti. “ Benim yüzümden dayı, “ demeye hazırlanıyordu ki, “ Ekmek almaya çıkmıştım dayı, evden kaybolmuş,” diyen Tarık’la afalladı. Onu suçlu duruma düşürmemek için suçu üstlenmişti. “ Ne halt yemeye dayısına böyle dedi, “ diye düşündü. Süleyman önünde duran Ayhan’ı kolundan tutup kenara çekti. Öfkesinden sıktığı sağ elini açıp Tarık’ın yanağına okkalı bir tokat vurdu. Tarık'ın yüzü vuruşun etkisiyle sol tarafa döndü. Dayısına kızacak ya da kırılacak değildi. Kardeşine mukayyet olamamış, annesinin emanetine sahip çıkamamıştı.
“Ben bilseydim böyle olacak alır giderdim yeğenimi. Millete söyleyecek bir şeyler bulurdum nasılsa.”
Süleyman konuştukça Tarık eziliyor, ufalıyor, mahcubiyetten yerin dibine giriyordu.
“ O adam kaçırmış olabilir mi dayı? “
Ne kadar mahcup olsa da şu an önemli olan Buğra’ydı. “ Bilemiyorum ama olmayacak şey de değil. İki gün olmuş kaçalı. Yerinizi biliyorsa eliyle koymuş gibi gelir alır.”
“Evde boğuşma izi yok, kapıda zorlama yok, Buğra bu adamı tanıyor mu ki tepkisiz elinden tutup gitsin. Mantıklı düşünün biraz,” diyerek içeri giren Figen, üçlüye kapıyı açık bıraktıklarını fark ettirmişti. “Tabii Ayhan dışarı çıkarken şimdi yaptığınız gibi kapıyı açık bırakmadıysa,” diye eklerken Süleyman Tarık ve Ayhan’a ölümcül bakışlar atıyordu.


