Tarık korkuyla kalbi çırpınırken titremesine engel olamadığı sesiyle
“Ne demek bu?” dedi. Karşılığında yanıt alamazken, “Bir şey mi dedin?” diyerek başını kapıdan uzatan Ayhan’a, “Yok bir şey demedim,” dedi.
“Demek sesli konuşunca cevap vermiyorlar,” diye düşündü.
“Sen bizi duyamıyorsun,”
Tarık’ın tüyleri diken diken kalktı. Zihnini okuyan gölgelere mi çatmıştı? “Saçmalık, kesin şizofrene bağladım. Kafayı yedim iyice, kafamın içinde sesler duyuyorum. Şizofrenlerde bu etki görülüyordu.”
Aklının bir köşesi gölgelerin varlığını kanıtlamaya çalışırken diğer bir köşesi kendini hasta ilan ediyordu. Başının bütünü çatlayacak gibi ağrırken mantıklı düşünemediğine kendini ikna ederek yeniden gözlerini kapattı.
Ayhan, Tarık’ın uyuduğundan emin olunca Figen’e mesaj attı. Telefonlarına cevap alamayan Figen de zaten merak ederek aparta geliyordu.
“Kapıyı aç,” diye gelen mesajın üstüne Ayhan çöktüğü kanepeden kalkıp kapıyı açtı.
“Nasıl oldu?”
Figen telaşlıydı. Gözbebekleri korkuyla büyümüştü.
“İçeri geç ve sessiz ol, anlatacağım.”
Figen ayakkabılarını çıkarıp sessiz olmaya özen göstererek eve girdi. Kapıdan geçerken Tarık’ın odasına bakmadan edemedi. Dizlerini karnına çekmiş, yüz kasları sıkıntıyla seğiren sevdiğine hüzünlü gözlerle baktı. Tarık’ı böyle görmekten nefret ediyordu. O öyle iyi, öyle sevecen biriydi ki bütün bunların hiçbirini hak etmiyordu. “Keşke yardım edebilsem sana,” mırıldandı. Arkasında duran Ayhan, “Hadi,” dediğinde bakışlarını ondan alıp yürüdü. Üzerindeki ince hırkayı çıkarıp koltuğun kenarına bıraktı ve kanepeye çöker gibi oturdu.
“Kim, niye kaçırır küçücük çocuğu?” dedi. Ayhan da yanına gelip oturdu. “Bilmiyoruz ki,” dedi.
“Neden bana haber vermediniz peki? Niye cevap vermediniz bana?”
“Tarık istemedi, senin sözünü dinlemediği için utandı sanırım.”
“Bunu o zaman söyledim evet ama Tarık’a hak verdim ben. Benim hiç kardeşim olmadı, nasıl bir duygu bilmiyordum Tarık’la Buğra’yı görene kadar. Onlarda ben sevgiyi gördüm. Saf ve koşulsuz sevgi. Ben böyle sevdiğim birini ölüm pahasına bırakmak istemem.”
“Bu düşüncelerini ona da söyleseydin keşke. ”
“Konu açılsa söylerdim. En son buraya gelirken konuştuk meseleyi. Tarık kabul etmeyince bende bir daha konuyu açmadım.”
Ellerini dizlerinin arasına sıkıştırıp ayak ucuna bakıyordu. Yüksek sesle konuşursa bir şeyler bozulacak gibi fısıltıya yakındı sesi. Birisi yanında sessiz konuşursa insan tepkisel olarak sessiz konuşur ya Ayhan da Figen’e uyum sağlayarak fısıltıyla konuşuyordu. Sessizliğin içinde kapı vurulduğunda ikisi de irkildi.
Ayhan kapıyı açmak için kalktığında odadan fırlayarak kapıyı açan Tarık’ı gördü.
“Buyurun geçin,” diyen Tarık’ın sırtını görüyordu. Ayhan, Tarık’ın tişörtündeki koyu lekeye gözlerini kısarak baktı. Az önce böyle bir lekenin olmadığına emindi.
Yaklaştı; açık kapıdan Adnan polisin, “Kardeşiniz aparttan hiç çıkmamış,” dediğini duydu ve yaklaştıkça anlam kazanan lekeye gözleri kocaman açılarak baktı. Koyu leke kan mıydı?
“Nasıl çıkmamış, hala apartta mı? “ diyen Tarık’ın canı yanıyormuş gibi durmuyordu. Ayhan, lekenin varlığından emin olmak için yanına geldiği dostunun sırtına elini koydu. Emin olmadan ortalığı vaveylaya vermek istemiyordu. Avcunun içinde hissettiği ıslaklık kalp ritmini arttırmıştı. Adnan’a ve Tarık’a belli etmeden eline bulaşan ıslaklığa baktı. El içini tamamen kaplayan kırmızılık gördüğünün gerçek olduğunu kanıtlıyordu.
“Güvenlik kameralarında hiçbir görüntü yok. Ayhan’la girişleri, Ayhan’ın geri çıkışı, senin gelişin ve ikinizin karşılaşması her şey mevcut ama Buğra buradan çıkmamış. “
“Bu nasıl olabilir? Evde yok, apartın içinde bu çocuk nasıl kaybolur? “
Tarık’la Adnan konuşurken Ayhan renkten renge girmişti. İçinden geçen bağırma isteğini zapt etmeye çalışıyordu. Polisin önünde bu kanı açıklamak zor olabilirdi ki o da mantıklı bir açıklama isteyecekti arkadaşından. İkisine hissettirmeden elini yıkamak için iki üç adım gerideki banyoya girdi, ışığı açtı. Musluğu açacakken başını kaldırıp aynaya bakma gafletini gösterdi. Arkasında birisi vardı. Hızla arkasını döndü, kimse yoktu. Elindeki kan zaten aklını karıştırmıştı, bir de bu gördüğünü sandığı siluet suratını beyaza kestirmişti. “Hayal gördüm, olduğu bu, “diyerek kendini ikna edip ellerini suyun altına tuttu. Suyla birlikte akıp giden kırmızılık beyaz mermerde döne döne akıp giderken Tarık ve Adnan çoktan dışarı çıkmıştı.
Ellerini kurulayıp banyodan çıktığında evdeki sessizlik kulaklarına ağırlık yapmıştı. Daha iki gün önce Buğra’nın kapıyı açıp boynuna atlayışı gözünde canlandı. “Aparttan hiç çıkmamış, “ demişti polis. “Neredesin Buğra? “ diye fısıldadı. Onun odasına yöneldi. Düzeltilmemiş yatağı, üstüne çıkarıp attığı kıyafetleri, yatağın ayak ucuna bıraktığı çantası, masanın üzerindeki suluğu ve sandalyenin arkalığına asılmış eşofmanı; odadan çıkmak üzere arkasını dönmüştü ki aklına gelen şeyle yeniden odaya döndü. Eşofmanı neden oradaydı ki? Okuldan geldiğinde o eşofmanı giydiğine bahse girerdi. Emindi, Ayhan ekmek almaya giderken Buğra’nın üzerinde o eşofman vardı. Neden çıkarmıştı peki? Heyecanlandı, gezmeye gidecekse ancak eşofmanı çıkarıp pantolon giyerdi. Hızla odadan çıkıp dış kapıya koştu. Kapıyı açıp merdivenlere yönelmişti ki temizlikçiyle burun buruna geldi. Sararmış dişleri, dağınık saçları ve hırpani kıyafetiyle sırıtıyordu. Adamın aklından noksanı olduğu gerçeği yüzüne çarparken baştan aşağı onu inceledi. Kıyafetlerine tezat ayağındaki yeni boyanmış kösele kunduralar dikkat çekiciydi. “Kesin birisi vermiştir, “ diye düşünürken, “Çekil birader, işim var, “ dedi ve yol veren temizlikçinin yanından geçerek aşağı indi. Tarık, Figen, apart sahibi Hasan, Adnan ve yanındaki komiser dikkatle görüntüleri inceliyordu. Heyecanla yanlarına yaklaşırken sırtı dönük duran Tarık’ın tişörtü dikkatini çekti. Leke kaybolmuştu. Gözlerini sımsıkı kapatıp üçe kadar saydı. Yeniden açtığında her şeyin normal olmasını diledi ve gözlerini açtı. Monitöre kafalarını eğmiş görüntüyü izleyenler aynıydı. Tarık’ın tişörtündeki leke hâlâ yoktu. Yutkundu; kafasının içinde mantıksız bir sürü açıklama sıra kapmaca oynuyordu. Onlara yaklaştı, Tarık’ın arkasına gelip durdu. Yakından bakınca sanki leke geri gelecekti. Bırak kan lekesini ter izi bile olmayan tişört gözlerinin önündeydi. Elini Tarık’ın omzuna koydu.
“Tarık. “
Tarık bir an gözünü monitörden ayırıp saniyelik bir bakış gönderdi ona. “Efendim kardeşim, “ dedi.
“Abi, Buğra çıkarken pantolon giyinmiş olabilir. Eşofmanı sandalyenin arkalığına atılı duruyor.”
“Eee, ne var bunda? Belki eşofman giymek istememiştir canı, pantolon giymiştir. “
“Öyle değil, okuldan gelince üzerini değiştirdi ve eşofmanını giydiğine bahse girerim. Bak, bilirsin öyle kılık kıyafet dikkatimi çekmez ama eşofmanı sandalyede görünce terslik hissettim. “
Figen, Hasan, Adnan ve şu ana kadar hiç konuşmayan genç komiser de konuşmaya tanıklık ediyordu. Genç komiser, “Ancak sokağa çıkacaksa üzerini yeniden değiştirmiş olabilir, “ dedi.
“İyi ama dışarı çıkmamış işte,” diyen Figen’in kafası da en az diğerleri kadar karışıktı. “O zaman elimizdeki tek olasılık aparttan birisinin onu kaçırdığı ya da apartta bir yerlere saklandı,” diyen Adnan, “arama izni çıkarmamız gerek, “ diyerek hızla çıkışa yöneldi. Ardından da diğer komser koşar adım ona yetişti. Hasan bütün konuşulanları dinlemiş, birlikte görüntüleri izlemiş fakat tek kelime etmemişti. Düşünüyordu, nereden başına gelmişti bu iş? Endişeli tavrı hepsi tarafından fark ediliyordu. Tarık’ın içine yerleşen küçücük şüphe tohumu da onun bu halleri sayesinde yeşermişti.
“Hasan abi, sen Buğra’nın evden çıktığını gördün mü? “
Tarık’ın sorusuyla bir an afallayan Hasan, elindeki mendille alnındaki teri kurulayarak, “Yok, Ayhan’la girdiğini gördüm sadece, hatta selam bile vermiştik birbirimize, “ dedi.
Tarık, şüpheli bakışlarını Hasan’ın gözlerinden ayırmadan, “Olur da bir şey hatırlarsan bana haber ver abi, küçücük bir şey bile bir ip ucu olabilir. “ dedi.
“Tabii, tabi ki haber veririm,” diyen Hasan’ın sesinden endişe vücut bulmuş akıyordu. O sırada apartın kapısından giren Adnan, hızlı adımlarla yanlarına geliyordu. Kırklı yaşların başındaki adamın yürüyüşü hızlı ve çevikti. Dik ve geniş omuzları, belli belirsiz fark edilen göbeği, kırlaşmış saçlarıyla henüz işimiz bitmiş değil yaşıma aldanmayın mesajı veriyordu. Sportif giyimi de yaşını saklıyordu ki Figen, Adnan’ın bu tarz giyimi bilerek tercih ettiğini düşündü. Birkaç adım kala elindeki kağıdı fark ettiler. Adnan, kağıdı havaya kaldırarak, “Artık arama iznimiz var, bütün daireleri arayacağız, “ dediğinde Tarık hafifçe gülümsedi, kardeşi bulunacaktı.
Bütün katlarda, yan yana sıralanmış dairelerde polis memurları girip çıkıyordu. Saatler süren aramalardan sonuç çıkmaması üç arkadaşı iyiden iyiye paniğe sevk ediyordu. “Son katı aramaya başladık. Buradan da bir sonuç alamazsak aramayı sonlandırmak zorundayım. “
“Bulunamazsa ne olacak peki, Buğra’yı aramaktan vaz mı geçeceksiniz? “ Tarık hayal kırıklığı ile Adnan’ın yüzüne baktı. Buğra için yapacağı hiçbir şey yok muydu? Böyle eli kolu bağlı beklemek, onun ne halde olduğunu bilmemek canını acıtıyordu.
“Aramayı sonlandırmayacağız, sadece apart dışında arayacağız. Sana herhangi bir arama veya mesaj geldi mi? “
“Hayır, arayan soran yok abi.”
Adnan karşısında çaresizliği yüzünden okunan gence üzülerek baktı. Buğra’nın bulunma ihtimalini şu dakikadan sonra zayıf görüyordu. Tek bir kayıt, tek bir ip ucu yoktu. “Allah’tan vahiy gelmedikçe bu iş zor, “ diye düşündü. Apartın giriş katı kiracılar ve polislerle dolmuştu. Son katı aramayı bitiren ekipler elleri boş aşağı indi. On dört katlı bina, bodrum katı da dahil didik didik aranmıştı, Buğra yoktu.
Tarık, umutsuzluk içinde merdivenleri tırmanırken dağılmıştı. Her adımı sarsak, her an olduğu yere yığılacak gibi acemiceydi. Ardından gelen Ayhan koluna girmeye çalışırken kolunu çekip kurtardı. Figen de diğer yanından yaklaşıp diğer koluna girmeye çalışmıştı ve aldığı tepki aynıydı. “Yalnız kalmak istiyorum, “ dedi. Sesi içindeki acının dışa vurumu olmuş, sessiz çığlıklar atıyordu. Ayhan ve Figen birbirlerine bakarak birer adım geri çekildiler. Diyebilecekleri pek bir şey yoktu. Onun isteğine saygı duymaktan başka. Tarık merdivenleri teker teker çıkarken ardından bakıp kaldılar. O yürüdü, evinin kapısını açıp içeri girdi, kapıyı hınçla çarparak kapattı. Figen’le Ayhan üzülseler de gerisin geri merdivenleri inip sessizce apartı terk ettiler.
Kapıya sırtını verip yaslandı. Issız kanepe, yemek dolu iki tabak, televizyonun siyah ekranı; sessizliği, kimsesizliği izledi bir süre. Buğra ’sız ne yapacaktı? Anne babası gittiğinde mezarlarına varıp söz vermişti. Gözünüz arkada kalmasın ben bakarım kardeşime demişti. Merak etmeyin biz iyi olacağız demişti. Demişti ama daha yolun başında sözünü tutamamıştı. “Anne, baba affedin! “ derken kayarak yere çöktü. Gözlerinden akan yaşlar çenesinden boğazına akıyordu. Şu ana kadar sessiz akıttığı gözyaşları artık hıçkırığına karışmıştı. Kapının önünde öylece kıvrılıp yattı. Parkeyi ıslatan gözyaşları, ağlamaktan tıkanan burnu, sert zemine yatmaktan ağrıyan sol kolu umurunda olmadı. Gece çöktü, karanlık tüm şehri kuşattığı gibi Tarık’ı da kuşattı. Gözleri yorgunluğa yenik düşüp kapandığında Buğra’nın bulunmasını diledi. Kalbi uyanık, gözleri uykuluyken yüzüne vuran rüzgarla yanan gözleri serinledi. Rahatladığını hissederken rüzgarın nereden geldiğini düşündü. Açılan göz kapakları kendi iradesinden bağımsızdı. Yerinden kalkmak için elini yere koyup destek alırken yüzünü serinleten rüzgâr bütün bedenini buza kestirdi. Dişleri takır takır birbirine çarpıyor, gözyaşının bıraktığı izler kristalleşiyordu. Yere koyduğu elinin zemine yapıştığının ayırdına varırken gıcırdayan kapı sesiyle gözbebekleri korkuyla büyüdü.
Ağzından çıkan karbondioksit buhar olup havaya karışırken tak tak sesleri kulaklarında uğuldadı. Ritmik adım sesleri yavaş yavaş yaklaşırken bütün gücüyle elini yerden ayırmaya çalıştı. Buza yapışmış gibiydi eli, biraz daha zorlarsa derisi yüzülüp ayrılacak, kırmızı eti ortaya çıkacaktı. Vazgeçti; bedeni yerden kalkamadan gerisin geri yere yığıldı. Tak... Tak... Tak... Korkusu had safhaya ulaştığında üzerine düşen koyu gölgenin nefesini boynunda hissetti. Buz tutmuş bedenine çarpan sıcak nefes daha fazla titremesine yol açtı.
“Neden? “ dedi. Dudakları aralanmayı reddetmiş, sesi çıkmamıştı.
“Bizi bul. “
Kalbini sanki birisi eline almış da hamur yoğurur gibi yoğuruyor sandı. Dünyanın bütün çilesi bir anda üstüne çökmüş, on dokuz değil de yüz on dokuz yaşına kavuşmuş gibi dertli hissetti. “Nasıl? “ dedi yine dudakları aralanmadan. “Bizi bul, lütfen! “ yalvarıyordu fısıltı. Son şansıymış, son umuduymuş gibi. Hıçkırdı Tarık, neden böyle hissediyordu. Ruhu azap çeken bir ölü gibiydi. “Öldüm mü acaba? “ diye düşündü. Gölgelerden ses gelmedi; onun yerine tam arkasından gelen tak tak sesini duydu. Durdu; yürümeyi sonlandıran ayakların iriliğini görmese de biliyordu. Yüz yıllardır o ayakları görmüş, sesini duymuş gibiydi. Ruhu bedeninden ayrılıp göğe yükseldi. İşte, sonunda ölmüştü. “ Buğra, “ dedi. O neredeydi?
Ruhu yukarı doğru süzülürken bedeni ayağa kalktı. Kapılar, yataklar, kanepe, mutfak... Her şey değişti. Zaman mekan... Akıl bendini yıkıp geçmişti. Ayakların sahibi bedenine yaklaştı. Ayakta duran bedeni hareketsiz, kabullenilmiş çaresizliğin içinde titriyordu. Bedeninden ses yükseldi. “Lütfen ona dokunma! Ne istersen yaparım. “ Ayakların sahibi hırıltılı sesini karanlığa koyverdi. “Çok mu seviyorsun onu? “ dedi ve boğuluyormuş gibi kahkaha attı. Titreyen bedeni hıçkırdı, “Lütfen, o daha çok küçük! “
“Sevmiyorsun yani, öyle mi? “
Bedeni dizlerinin üstüne çöktü, başını yere eğdi. Ayakların sahibi ensesinden yakaladı. Bedeni fısıldadı, “Canımdan çok, kendimden öte, eğer ona dokunursan senin kanından öte gardiyan. “
Uyandı; kan ter içindeki bedeni kapının dibinde büzülüp kalmıştı. Hızlı hızlı inip kalkan göğsü kafesini yıkıp geçecek gibiydi. Yerinden doğrulup sırtını kapıya yasladı, dizlerini karnına çekip kollarıyla dizlerini sardı. Rüya görmüştü, ya da kabus mu demeliydi? Bilmiyordu. Ölmüştü sanki ama aynı zamanda yaşıyordu da. O adam, ayakların sahibi, kötü biriydi. Bedenine girene kötü şeyler yapacaktı. Eğleniyordu, bu öyle belli ve öyle iğrençti ki midesi ağzına yükseldi. Yaslandığı kapıdan hızla ayrılıp banyoya koştu. Midesinde ne var ne yok çıkarırken sırtında ürperme hissetti. Ağzını suyla çalkalarken gözleri aynayı buldu. Kendi bedeni tam arkasında durmuş boynunu bükmüştü. Morarmış dudaklarından kan sızıyor, gözyaşları zayıflıktan çökmüş yanaklarına akıyordu. Sağ gözündeki mor halka yakında dayak yediğini kanıtlıyordu. Ağzındaki su boğazına kaçıp öksürüğe boğarken, “Kardeşim, “ diyen bedeninin eli sırtına uzandı. Aynadan gördüğü el omzunu kavradığında çığlık atarak arkasını döndü. Karanlık beyaz bir aydınlığa evrildi, göğsü inip kalktı, aldığı nefes yetersiz kaldı. Beyazlığın içinde iki gölge ellerini uzattı, “Bizi bul! “ dedi.





